Anlatabildiğim Kadarıyla IMF Yorumları

IMF ile anlaşma yapılası bu dönemde; bu güne kadar neler yaşandı tekrar hatırlayalım ve bu sürecin iyi yönetilip olumlu sonuçlanmasını dileyelim..

1946 devalüasyonu

Tarım ürünleri ihracatına olan dış talebin azalması ve bunun döviz gelirleri üzerinde yarattığı olumsuz etki, en temel tüketim mallarının bile ithalatını imkansız hale getirdi. Ekonominin, kendine yeterli bir sanayi yapıya geçmesini kaçınılmaz kılmıştır ve korumacı-devletçi bir iktisadi yapı oluşmuştur.

1930’da ekonomik bunalımdan korunmak için izlediği dışa kapalı ekonomik programı, ikinci dünya savaşının etkisiyle 1950’lere kadar sürdürmek zorunda kalmıştır.

Türkiye IMF’ye üye olabilmek için ciddi bedeller ödemiştir. Öncelikle, 7 Eylül 1946’da Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk devalüasyonu yapması gerekmiştir. Çünkü, diğer ülkeler arka arkaya devalüasyon uygularken, bu ülkeler ile Türk Parası arasındaki fark yükseldi. Ama bu devalüasyon aslında Türkiye’deki dış ticaret bilançosunun, yapısal olarak açık verme özelliğinin de başlangıcı olmuştur. Bu açık ilk dönemlerde rezerv çokluğu sebebiyle sorun oluşturmamıştır.

Ağustos 1958’de IMF ile istikrar programına gidilmiştir. Bu program temelde, merkez bankası sınırlamaları ile para arzını kısıtlayıcı bir anlayış içerisindedir. Bunun yanında, TL’nin değeri devalüe edilecek, bütçe harcamaları kısılacak, dış ticaret kolaylaştırılacak, KİT ürün ve hizmetlerinin fiyatları yükselecektir.

Sonuçta istenilen hedeflere ulaşılamamıştır. Yapılan devalüasyon ithal malların fiyatını artırmış ve dış ticaret açığı büyümüştür, kamu kurum ve kuruluşlarının ürettiği mal ve hizmetlerin maliyetleri ve fiyatları artmıştır.

1960-1970 dönemi ve 10 stand-by anlaşması

60’lı yılların ilk yarısı Türkiye’de yaraların sarılması dönemidir. 1961 anayasasının yürürlüğe girmesi ile; istikrar, planlı kalkınma anlayışında aranacaktır. Bu amaçla Devlet Planlama Teşkilatı kurularak, birinci beş yıllık kalkınma dönemi başlamıştır. Amaç, GSMH’nın %7 oranında büyümesi, istihdam sorununun çözülmesi ve dış ödemeler dengesine ulaşılmasıdır.

GSMH %6,6 büyüme ile hedefe çok yakın olarak gerçekleşmiştir. Diğer taraftan, ithal ikameci sanayileşmenin hız kazandığı bu dönemde, kamu kesimi maliyetin altında fiyatlarla satış gerçekleştirirken, sürekli artan bütçe açıklarına neden olmuştur. İthal ikamesinin, dışarıdan gelen makine ve teçhizatla besleniyor olması Türkiye’nin dışa bağımlılığını artırmış ve döviz darboğazı yaşatmıştır.

1970-1980 dönemi

Ekonomik ve sosyal yönden birçok çalkantıların olacağı bir döneme girilmiştir. Ekonomide fiyat istikrarı bozulmaya başlamış, Kıbrıs barış harekatını nedeniyle oluşan bütçe açıklarının etkisiyle 77 dönemine kadar %10 – 30 arasında değişen ortalama %20 enflasyon yaşanmıştır.

Özellikle sanayi alanında üretim yetersizliği ekonomideki olumsuzluğu artırmıştır. 10 ağustos 1970 stand-by ‘ı ile %66 oranındaki yeni bir devalüasyonla 1 dolar 9 TL’den 15 TL’ye yükselmiştir.

Devalüasyon kararının içeriği; dış ekonomik istikrarın sağlanmasına ilişkin, TL paritesinin değiştirilmesi ve dış ticaret sisteminin tekrar gözden geçirilmesi ile ihracatta katlı kur uygulaması, ithal teminat oranlarının azaltılması, kotaların sınırlandırılması, faiz ve vergilerin yükseltilmesi, KİT mal ve hizmetlerinin %50 zammı, yurtiçi ekonomik istikrarın sağlanmasına ilişkin, para politikası programı, banka kredileri ve özel tahvil faiz oranlarının artırılması, uzun vadeli mevduatların faiz oranında artış ve bütçe dengesi önlemlerinden oluşmaktadır.

1974 yılından itibaren, petrol fiyatlarındaki artış, dolar ihtiyacını ve dış ticaret açığını artırmış, ödemeler dengesi krizine yol açmıştır. Bu krizin %77’si dövize çevrilebilir mevduat hesapları ile kapatılmıştır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu olumsuz ekonomik ve siyasi ortam IMF’in yeni bir stand-by anlaşması ile buluşmuştur. % 32 oranında yapılan devalüasyon – 1$=25TL -, aynı yıl sonunda yapılan denetimlerde yetersiz görülmüştür.

Haziran 1979 yılındaki stand-by ile 1$=47 TL’ye çıkarılmış, KİT ürünlerine farklı oranlarda zamlar yapılmıştır.

Bu dönemde uygulanan istikrar politikaları, TL’nin büyük oranda değer kaybetmesine yol açmış, ödemeler dengesinde iyileşme sağlanamamış, milli gelir gerilemiş, enflasyon oranları yükselmiştir.

24 ocak 1980 kararları

Türkiye’nin birçok problemi olan bu dönemde; siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, ulusal tasarruf ve yatırımlar arasındaki genişlemiş uçurum, enflasyonun hızlanması, petrol ve enerji yetersizliği, ulaşım sorunu, ithal girdilerin yokluğu, ihracat yetersizliği, ithalatın ihracat karşısında artması sonucu bozulan cari işlemler dengesi, dış borç yükünün artması, vergi yükündeki adaletsizlik sorunları vardı. 70’li yılların sonlarında yaşanan ekonomik bunalım, yeni kararların alınmasını zorunlu hale getirmiştir.

Döneme damgasını vuran uygulama 24 Ocak kararları ile ekonomik istikrar tedbirleri alınması olmuştur. İzlenen temel ekonomi politikaları tamamen değiştirilmiş, liberal ve dışa açık politikalar konmuştur. Bunlar, 80 öncesinde dünya ekonomilerinde güçlenen, uluslararası piyasalarda bütünleşmeye yönelik, özel teşebbüsün itici gücünü ön plana çıkaran liberal politikalarla paralellik gösterir.
İhracata dayalı büyüme modelini ve ekonomide devletin etkinliğini azaltmayı amaçlaması, programın farklılığıdır.

Bu istikrar tedbirlerine 3 yıllık uzatılmış fon kolaylığı olarak IMF desteği alınmıştır. O ana kadarki en yüksek meblağ olan 1,25 milyar SDR tutarında bir kaynak sağlanmıştır.

Fiyat istikrarını sağlayarak enflasyonist süreci kontrol altına alabilmek, ödemeler dengesi, üretim ve tüketim darboğazlarını giderebilmek, ekonomiyi kendi kendini besleyen bir büyümeye ve yapıya kavuşturabilmek amacıyla; ekonomik istikrar tedbirleri alınmıştır.

Türk ekonomisinde köklü değişimlere gidildi; 1986 yılında faiz oranları liberalize edilerek İMKB faaliyete geçti, Sermaye Piyasaları Kanunu çıkarılarak Sermaye Piyasası Kurulu kuruldu. MB bünyesinde Bankalar arası Para Piyasası, Döviz ve Efektif Para Piyasaları kurularak yeni bir bankacılık kanunu çıkarıldı.

Alınan kararların uygulanması sonucu ekonomide beklenen gelişmeler gerçekleşememiştir. 90’lı yıllara cari işlemlerdeki olumlu gelişmelere rağmen, yüksek enflasyon oranı para arzının kontrol edilememesi, düşük büyüme oranı, dengesiz gelir dağılımı ve iç – dış borç yükleri ile girilmiştir.

5 nisan 1994 istikrar kararları

5 nisan kararları sadece emek ve mal piyasalarını değil, para ve döviz piyasalarını da dengeye getirmek üzere tasarlanmıştır. Konjonktürel kararlar ve yapısal düzenlemeler olarak iki başlıkta incelenebilir.

Konjonktürel kararlar, tarımsal destekleme politikası, döviz kuru, ücret ve fiyat politikaları, sermaye piyasası, merkez bankası ve bankacılık sektör, kamu kesimi borçlanma gereği ile ilgilidirler.Yapısal kararlar, sosyal güvenlik reformu, KİT’lere yönelik düzenlemeler, yerel yönetim idari ve mali düzenlemeleri ile ilgilidir.

Mal ve hizmet piyasalarında, mali piyasalarda kısa sürede istikrar sağlamak için;

  • KİT ürünlerine yüksek zam yapılmıştır.
  • Kamu harcamalarında kısıtlamalar yapılmıştır.
  • Yeni vergi düzenlemeleri yapılmıştır.
  • Yüksek faizli hazine bonosu satışı ile, özel kişilerin ellerindeki likidite fazlası hedeflenmiştir.
  • Döviz piyasası serbest bırakılarak TL’nin devalüasyonu serbestleşmiştir.
  • Bu kararlar ile Türkiye, IMF ile 460 milyon SDR kullanacağı, 610 milyon SDR’lik bir anlaşma yapmıştır.

Kararların uygulanması sonucu ekonomide oluşan tablo şu şekildedir;

  • Dış ticaret açığı bir önceki yıla göre %37 oranında azalarak 5,2 milyar $ seviyesine gerilemiş
  • İhracat %18 oranında artarak 18.1 milyar $
  • İthalat % 21 oranında azalarak 23,3 milyar $
  • TL’nin dolar karşısındaki değeri %165,7 oranında azalmış
  • İhracatın GSMH’ ya oranı %8.4’den %13.8’e yükselmiş
  • Tarım kesimi büyüme hızı %1.3’den %0.3’e düşmüş
  • Sanayi büyüme hızı %8.2’den %5.7’ye düşmüş
  • GSMH %6.9 oranında azalmış
  • Enflasyon %106.2 olarak gerçekleşmiştir.

Alınan yapısal kararlar, özelleştirme ile ilgili KİT’lerdeki yapısal düzenlemeler oluşmadığı için gerçekleştirilememiştir. Bu anlaşmanın Türkiye üzerinde olumlu bir etkisi olmamıştır çünkü 1994’ü takip eden yıllarda olumlu gelişmeler devam etmemiştir.

90’lı yılların ikinci yarısı

90’ların sonlarına doğru Türkiye ekonomisinin genel durumu;

  • enflasyon %65
  • ekonomik büyüme % -6.1

faiz giderlerinin artması ile, her 100 TL’lik vergi gelirinin 72 TL’si faiz ödemeleri için kullanılır hale gelmiştir, yüksek maliyetli iç borçlanma, faiz giderlerinin bütçe içerisindeki payını hızla artırmıştır.
Yüksek reel faizler kamu açıklarının hızla büyümesine neden oldu.
99 yılının haziran ayı sonunda, IMF ile yıl sonuna kadar sürecek olan ‘Yakın İzleme Anlaşması’ başlamış ve 1999 yılında meydana gelen ve yarattığı olumsuzlukların giderilmesi amacıyla, IMF Türkiye’ye 361:5 milyon SDR’ lik ‘Acil Yardım Kredisi’ desteği sağlamıştır.

Kamu kesimi toplam borç stokunun GSMH’ ya oranı 1990 yılında yüzde 29 seviyesindeyken, 1999 yılı sonunda yüzde 61’e ulaşmıştır. 1990 yılında yüzde 6 olan net iç borç stokunun GSMH’ ya oranı 1999 yılında yüzde 42’ye çıkmıştır. Bu artışın nedeni, yüksek faiz dışı kamu açıkları ve yüksek reel faizlerin etkisidir.

2000 yılı enflasyonu düşürme programı ve yaşanan krizler

1999 yılı aralık ayında, 3 yıllık olan fakat 2001 yılı sonunda kesilecek olan bir stand by anlaşması imzalanmıştır. 2002 yılı başında, yine 3 yıllık olacak olan yeni stand by anlaşması ile 2000 yılı başından, 5 yıllık bir stand by anlaşmasına imza atılmıştır.

Yeni ekonomik program asıl olarak ‘Döviz Kuruna Dayalı Enflasyonu Düşürme’ özelliği taşıyordu ve üç temel ayağı vardı;

  • Bütçe ve bütçe dışındaki kamu kesiminde mali disiplinin sağlanması.
  • Sabit kur uygulamasıyla döviz kurlarının belirlenmesi.
  • Özelleştirmenin hızlandırılması ve yapısal reformların uygulanması.

Belirlenen bu hedeflerin sonucunda,
Faiz oranları hızla düşmüştür. Bu düşüş, hazinenin borç yükünü düşürüp, gelecekte merkez bankasının enflasyonla mücadele politikasına zarar verecektir.
Enflasyon önceki yıla göre 10 puan azalarak % 54,5’e düşmüş fakat beklentilerin üzerinde gerçekleşmiştir. Çünkü bankaların düşük faizlerle önerdikleri bireysel kredilerin de desteğiyle tasarruflar tüketime kaymağa başladı, talep canlı kaldığı için enflasyondaki düşüş beklenen hızda olmadı.
Üretim ve yurtiçi talep artma eğilimine girmiştir.
İthalatın ihracatı karşılama oranı 14 puanlık bir düşüşle % 51 olarak gerçekleşmiştir.
GSMH’ ya oranla net borç stoku 0.6 puan azalarak % 60.8 olmuştur.
Özelleştirme gelirlerinde hedeflenen 7.6 milyar dolar, 3.1 milyar dolar tutarında gerçekleşmiştir.

Kasım 2000 krizi

Uygulanan para politikaları, iç talebi canlandırdı. TL’nin reel olarak değer kazanması ve ithalatın artması cari işlemler dengesinde bozulmalar oluşturdu. 2000 yılının ikinci yarısında özelleştirme ve yapısal reformlara ilişkin gecikmeler, artan cari işlemler açığı iç ve dış piyasalarda tedirginliğe yol açmış, sermaye girişlerini dolayısıyla likiditeyi azaltmış ve kısa vadeli faizleri yükseltmiştir.

Portföylerinde yoğun miktarda Devlet İç Borçlanma Senedi tutan ve bunları kısa vadeli kaynaklara yatıran bazı bankaların mali durumlarını bozmuş ve mali piyasalara güvensizliği arttırmıştır.

Kısa vadeli faizlerin bir süreliğine de olsa % 100’lerin üzerine çıkmasına neden olmuştur.

Bu durum Kamu Menkul Kıymetleri ve hisse senetlerinin değerini düşürmüş ve yabancı sermayenin Türkiye’den kaçışına sebep olmuştur. TL’ye olan güvenin azalması para ikamesini hızlandırmıştır. Kasım krizinde yerli ve yabancı yatırımcılar ve bankalar aşırı miktarda döviz talep etmiştir. MB döviz rezervleri azalmış, döviz kuru üzerinde baskı oluşturmuştur.

Olumsuz gelişmelerden tedirgin olan yabancı yatırımcının, döviz talebini daha da artırıp ülkeden çıkarması yine faizleri artırmış oldu. Ekonomideki olumsuz dalgalar sonucu yapılan her akım faizleri artırdıkça artırdı. Merkez bankası %210 faizle piyasaya likidite sundu. Likidite fonlanması ve döviz satışı sonucu Merkez Bankası’nın kasasından 3,9 katrilyon TL ve 6 milyar dolar civarında para çıkışı olmuştur. Yüksek reel iç borçlanma faizleri, bankacılık sisteminin fonksiyonunu bozarak, kamu açıklarını finanse etmeye yöneltmiştir.

  • Kasım krizi hakkında birçok görüş belirtilmiştir ve bunların ortak noktası;
  • Kriz bir likidite krizidir.
  • Krizin çıkmasının temel nedeni, bankalarla ilgili düzenlemelerin çok kısa sürede yapılacağına ilişkin beklentilerdir.
  • Kriz kamu otoritesince yanlış teşhis edilmiş ve yanlış tedavi yöntemi uygulanmıştır.

Yaşanan bu krizin derinleşmesini önlemek için IMF ile 7.5 milyar dolarlık ek bir destek anlaşması yapıldı. Ek rezerv kolaylığı mali piyasaları görece rahatlatmış fakat faiz oranlarını kasım öncesi seviyesine indirmemiştir.

Şubat 2001 krizi

Kriz sonrasında sermaye girişlerinde kısmen bir canlanma vardı. Kasım krizi başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sisteminin mali yapısında oluşturduğu hasar, sistemin kırılganlığını artırmıştır.
Meydana gelen siyasi olayların piyasalarda panik havası yaratması ve sisteme olan güvenin yok olması neticesinde, 22 Şubat’ta, TL yabancı paralar karşısında dalgalanmaya bırakılmış, dalgalı kur rejimine geçilmiştir.

Şubat krizinin siyasi bir boyutu da vardır;

18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra DSP MHP ve ANAP ‘dan oluşan koalisyon hükümeti döneminde Türkiye’de yeni bir devrin kapısı açılıyordu. Cumhurbaşkanı Sezer ‘in Devlet Denetleme Kurulu’nu devreye sokarak, kamu bankalarını, görev zararıyla ilgili incelemeye aldırması, yakın zamanda devletin zirvesinde yaşanacak olan krizin ön habercisi gibiydi. 19 Şubat 2001’de yapılan MGK toplantısında yaşanan şiddetli tartışmalar neticesinde, Anayasa kitapçığı fırlatıldı ve bu tartışmaların ekonomiye yansıması sonucu, döviz kurunun serbest bırakılmasıyla, 680 bin TL olan dolar bir gecede 1milyon 380 bin TL’ye yükseldi.

Krizden sonra Dünya Bankasında görev yapan Kemal Derviş’in Türkiye’de ‘Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı’ görevine geçmesiyle 2001’de ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ dönemi başlamıştır.

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin Türkiye ekonomisine etkileri şunlar olmuştur;

  • Üretimin düşüşü, artan iflaslar ve rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlik oranında artış.
  • %9 ‘u bulan ekonomik küçülme.
  • IMF’ den ek borçlanma sonucu borç yükünün artması.
  • İç borç faizlerinin yükselmesi.

Bankacılık sektörü kasım krizi sonrasında faiz riski, şubat krizi sonrasında buna ek olarak kur riski sonucu önemli kayıplar vermiştir.

Güçlü ekonomiye geçiş programı

Programın temeli; kur rejiminin terk edilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımının yok edilmesi, kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılarak Türk ekonomisinin istikrara kavuşturulması, sürdürülebilir bir büyümenin sağlanması hedeflenen politika ve tedbirlerdir.

  • Finansal sistem yeniden yapılandırılacak, fiyat istikrarına yönelik maliye, para ve gelirler politikası izlenecektir.
  • Belirsizliklerin azalmasıyla enflasyon hedeflemesine geçilecektir.
  • Kamuda şeffaflık, etkin yönetim ve yolsuzlukla mücadele sürdürülecektir.
  • Dalgalı kur sistemi içinde enflasyonla mücadele sürecektir.

Bu amaçlar doğrultusunda bir takım yapısal yenileme ve yasal düzenlemeler yapılmıştır;

  • Mali sektörün yeniden yapılandırılması,
  • Devlette şeffaflığı artırılması,
  • Kamu finansmanının güçlendirilmesi,
  • Ekonomide rekabetin ve etkinliğin artırılması,
  • Sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi
  • Reel ekonomiye yönelik önlemler.

Programın uygulanması sonucunda ekonomide beklentiler şu yöndedir;

  • Enflasyon sorunu çözülecek kamu dengesi iyileştirilecek ve istikrarlı bir büyüme ortamı yaratılacak,
  • Yapısal reformlar ekonomide etkinliği artıracak,
  • Devlet, sosyal harcamalar, teknoloji ve eğitim-sağlık hizmetlerine yeterli kaynak ayırabilecek,
  • Yabancı sermaye yatırımları artacak.

2002 – 2004 Dönemi

2002 yılı başında IMF ile üç yıl sürecek 19. stand-by imzalanmış ve strateji ve hedefler belirlenmiştir.
Bunlar;

  • Enflasyonda düşüşün sağlanabilmesi için enflasyon hedeflemeleri, 2002 yılı için %35, 2003 yılı için %20, 2004 için %12 olmuştur.
  • Özel bankacılık sektörünün güçlendirilip, kamu bankalarının nihai olarak özelleştirilmeleri yoluyla yeniden yapılandırılmaları.
  • Özelleştirme hızlandırılacak, KİT’lerin bir çoğu özelleştirilecek.
  • Finansal ve makroekonomik istikrarı sağlamak için faiz dışı fazlanın %6.5 olması sağlanacaktır.

Sonuçlar şöyle olmuştur;

  • İhracat artış oranı
    • 2002 yılında % 15.1
    • 2003 yılında % 31.0
    • 2004 yılında % 33.7
  • İthalat artış oranı
    • 2002 yılında % 24.5
    • 2003 yılında % 34.5
    • 2004 yılında % 40.7
  • İhracatın ithalatı karşılama oranı
    • 2002 yılında % 69.9
    • 2003 yılında % 68.1
    • 2004 yılında % 64.8
  • Konsolide bütçe açığı GSMH’ ya oranla
    • 2002 yılında % 14.4
    • 2003 yılında % 13.0
    • 2004 yılında % 11.1
  • İç borç stoku GSMH’ ya oranla
    • 2002 yılında % 54.4
    • 2003 yılında % 54.4
    • 2004 yılında % 52.3
  • Özelleştirme gelirleri
    • 2002 yılında 536,5 milyon dolar
    • 2003 yılında 180,6 milyon dolar
    • 2004 yılında 1.282,5 milyon dolar

20. stand-by anlaşması

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra yeni hükümet de Türkiye’nin IMF politikaları dışında seçeneği olmadığını kabul etti ve önceki stand-by anlaşmasını devam ettirmenin yanı sıra Mayıs 2008’e kadar uygulanacak ayrı bir stand-by anlaşması daha imzaladı.

Aşağıdaki tabloda gördüğümüz sürece son on yılda Türkiye’de İthalat ihracattan daha hızlı arttığı için dış ticaret açığı yükselmiş, yıllık ihracatın 90 milyar $ olduğu bu dönemde, ithalat 143 milyar $’ı bulmuştur.

Dış ticaret açığının 53 milyar $’a çıkmasıyla, cari işlemler açığı 32 milyar $ seviyelerine yükseldi. IMF programlarından banka sektörü de büyük faturalar ödedi; 1999 yılında %5’i yabancıların elinde olan 81 bankanın, 2007 yılında –borsada sahip oldukları payla birlikte- %40.5’i yabancıların elinde olan 46 banka kalmıştır.

Leave a Comment