Bodrum

Burası da Aspat değil şekerim, aman Bitez Yalısı’ndayım. Bodrum’da… Yediğim içtiğim bana kalsın, gördüklerimi anlatayım.

Havaalanı terminali, dolmuş durağı ebatlarında… Metrekareye 150 kişi düşüyor, nefes alamıyorsun. Her uçak, en az bir saat rötar yapıyor. Yolcu karşılarken arabanı otoparka bırakıyorsun, fiyatlar makul! Çıkışta arabanı tekrar satın alıyorsun, köküne kadar geçiriyorlar. Yok eğer gideceğin yere taksiyle gideceksen, zaten bi araba parası ödüyorsun.

Allah’ın denizini dubalardan şeritlerle çevirmişler, bildiğin balık çiftliği gibi, kapısına ızbanbut yarmalar koymuşlar, ki, donla yüzen şambrelli kekolar girmesin… Biiç deniyor.

Samimi bi ortam. Arka şezlongdaki kadının ayağı kulağına giriyor, senin bacakların önündeki adamın omuzlarında… Kıç kıça oturuluyor. Günde 18 bikini değiştiren tikiler, kıçının kılları ağarmış amcalara aşkito, totişko diye sesleniyor. Amcalar da birbirine kankito filan diyor.

Biraz deniz, biraz huzur arıyorsun… Bangır bangır “tatlım fırfır aklım, çıkmadı kırkım” gibi bi şeyler çalıyor. “Portakalorda kal” diye şarkı var abi… Bana üste para versen Serdar Ortaç dinlemem, burdakiler Serdar Ortaç dinlemek için üste para veriyor. Demet Akalın’dan zaten kurtuluş yok, tahminim sualtına hoparlör koymuşlar, dip dalıyorum, gene duyuluyor.

Dün gece kan ter içinde uyandım mesela, rüyamda Fatih Ürek pareo giydiriyordu bana!

Biiç’lerde şale’ler var. Tüllerle çevrilmiş, kutu gibi bi dalga, güya loca… Ahaliyle birlikte olmayayım diyen biiç’e giriyor, biiç’teki ahaliyle birlikte olmayayım diyen şale kiralıyor. 300 liraya var, 500 liraya var… Aylık kirası değil ha, günlük kirası… Yakında teraslı şale’ler icat edilirse şaşma, ki, şale kiralayanlarla birlikte olmak istemeyenler teraslı şale’lerde otursun!

İki dilim karpuzu 20 liraya kakalıyorlar. Bende karpuz 25 lira diyen, kıymete biniyor. Kim daha fazla giydirirse, o biiç trend oluyor, müşterinin en kerizi hangisiyse, en itibarı o görüyor.

Vin-vin yani.

Türkbükü, kazığın en sivri ucu…
O yüzden, en çok tercih edilen yer…
En takdir ettiğim adres ise, Maça Kızı… 10 dakka takılıyorsun, hesabı öderken kupa papazını buluyorsun!

Yabancı turist diye gele gele, İngiliz muslukçu, Rumen kamyoncu, Belçikalı amele gelmiş… Alman’ın kırosu bile gelmemiş bu sene Bodrum’a… Ruslar desen, değil öldüren sahte viski, siyanür versen, fondip yapar… Çünkü, doğma büyüme buraların çocuğuyum, bu kadar yoksul turisti ilk defa görüyorum. Ucuz diye kümes gibi pansiyonlarda kalıp, halk plajında domates-ekmek yiyorlar. Para mara bırakmadıkları gibi, üstüne çöp bırakıyorlar memlekete.

(Lokantacı esnafına parantez açmam şart… Baklavayı, cacığı sahiplendiler diye hiç kızmayın Yunan’a… Bin yıllık çoban salatayı, “greek salad” diye yazan şuursuzlar artmış Bodrum’da.)

(Aganta Burina Burinata’yı boşuna yazmış Halikarnas Balıkçısı… Sünger bitmiş, bitirilmiş.)

(Bodrum’un yerlisine de parantez açmam şart… Mekânları kiraya verirken, tipe değil, papele bakıyorlar. Bu yüzden, abuk sabuk adamların eline geçiyor. İstanbullu işletmeciler bir bir çekiliyor. Mafya yerleşiyor. Henüz silahlar patlamıyor ama, uyuşturucu patlamış… Narkotik uzmanı olmana gerek yok, alenen satılıyor. Mümbit bi ortam çünkü… Polis ve jandarma, turisti rahatsız etmeyelim diye fazla göz önünde dolaşmadığı için, torbacılar cirit atıyor.)

(Bodrum’a gelen Bizans gazetecileri, şurda güneşin doğuşunu seyredin, ay burdan seyretmesi çok romantik filan diye yazıyor ama… Sabaha karşı itler dolaşıyor Bodrum sokaklarında… Özellikle, Atatürk dövmesi olan gençlere bulaşıyorlar. Bıçaklamalar oluyor, üstü örtülüyor.)

Kültür turizmine gelince…
Kale’de Sualtı Müzesi var. Arkeolojik gurur abidesi… Girerken para ödüyorsun, içinde Karya Prensesi’nin bölümü var, oraya girerken bi daha para ödüyorsun…
Bir müze, iki bilet.

Sadece özel sektör değil yani…
Devlet de kazıklıyor milleti Bodrum’da.

Yollar berbat.
Herkes şikâyetçi.
Düzeltilsin deniyor.
Halbuki, Bodrum’da doğru yapılan tek icraat, Bodrum yollarının yapılmaması!

Yollar düzgün olsa, her gece 20 kişi ölür Bodrum’da… İstanbul’un ilçesi burası… Herkesin altında porş’lar, bemeve’ler, ok gibi mersedes’ler, 320 kadranlı jipler var. Sabaha kadar içki içiliyor. Çeşme’ye otoyol yaptık, trafik kazasıyla gömdüğümüz gencin haddi hesabı yok. İlla düzeltecekseniz, düzeltilmesi gereken milyonlarca saçmalık var, yollara dokunmayın.

Ve, şimdi diyeceksiniz ki, kardeşim madem bu kadar dandik bi yer, ne işin var Bodrum’da?

Kardeşim…

Sebep çok ama, bi kaç tadımlık vereyim… Zeki Müren’in evini gezip, onu ne kadar özlediğimizi düşünerek, Fatiha okumayacaksan… Hayatını prenses olarak yaşadığı halde, Anadolu kadınının dramını yansıtan Karya Prensesi’nin gözlerine dalmayacaksan… Atatürk’ün kızı, otantik giysi ve el sanatlarındaki uluslararası onurumuz Aybüke Baran’la sohbet etmeyeceksen… Gümbet pazarında, Milaslı caanım köylülerin mis gibi şeftalisini, biberini koklamayacaksan… Gümüşlük’te güneşi söndürürken Botan’ın ahtapotunu yemeyeceksen… Hayatından parayı çıkarmış ender insanlardan Zafer Olcay’ın limon bahçesindeki Çilingir’i yudumlamayacaksan… Lezzet mimarı Haluk Tanrıverdi’nin Ferayesi’yle manzaraya bakmayacaksan… Üniversite öğrencisi olan ve harçlık için garsonluk yapan Mehmet’in Bağarası’nda kendi elleriyle sakız dallarına dizdiği çöpşişteki emekten, yürekten haberin yoksa… Yok efendim, Fink’miş, Shipahoy’muş filan, geç bunları geç, Veli’nin barına oturmadıysan… Adam gibi adam İkizler, Can ve Ceyhun’u dinlemediysen, iyi ki varsınız diye kucaklaşmadıysan, gençler ve daima genç kalanlar’ın şövalyesi Sümer’in davuluyla kendinden geçmediysen…

Asıl senin ne işin var Bodrum’da?

Anayasaynştayn

AKP’liler “yargı milli iradeyi yok sayamaz, hangi demokraside atanmışlar seçilmişlerin önüne geçebilir, milletin iradesini mahkemelik yapmak anca CHP’ye yakışır, hâkimler siyaset yapmak istiyorsa cüppesini çıkarsın siyasete atılsın, yargıçlar hangi hakla kendisini yasamayla eşit görüyor, hangi cüretle TBMM’ye hiza vermeye çalışıyorsunuz, hangi vasfınızla milletten daha iyi biliyorsunuz, millet yanılıyor da yargıçlar mı en doğruyu biliyor, milletin vasisi misiniz, milletin temsil makamına yönelik hazımsızlık ve tahammülsüzlük hiç bu kadar ileri gitmemişti, bu millet kendi kaderini belirleme hakkını sadece milletvekiline vermiştir, buradan milletimize bir kez daha ifade etmek istiyoruz ki, Türkiye yargıçlar devleti değil, demokratik hukuk devletidir” derken…
CHP’liler ne diyordu?
“Hukuka müdahale edilmesin.”

CHP’liler “yargı milli iradeyi yok sayamaz, hangi demokraside atanmışlar seçilmişlerin önüne geçebilir, milletin iradesini mahkemelik yapmak anca AKP’ye yakışır, hâkimler siyaset yapmak istiyorsa cüppesini çıkarsın siyasete atılsın, yargıçlar hangi hakla kendisini yasamayla eşit görüyor, hangi cüretle TBMM’ye hiza vermeye çalışıyorsunuz, hangi vasfınızla milletten daha iyi biliyorsunuz, millet yanılıyor da yargıçlar mı en doğruyu biliyor, milletin vasisi misiniz, milletin temsil makamına yönelik hazımsızlık ve tahammülsüzlük hiç bu kadar ileri gitmemişti, bu millet kendi kaderini belirleme hakkını sadece milletvekiline vermiştir, buradan milletimize bir kez daha ifade etmek istiyoruz ki, Türkiye yargıçlar devleti değil, demokratik hukuk devletidir” derken…
AKP’liler ne diyor?
“Hukuka müdahale edilmesin.”

“İzafiyet teorisi ispatlanırsa, Almanya benim Alman olduğumu iddia edecek, Fransa ise dünya vatandaşı olduğumu açıklayacaktır. Yok eğer, izafiyet teorisi ispatlanamazsa, Fransa derhal Alman olduğumu söyleyecek, Almanya ise Yahudi olduğumu açıklayacaktır” demişti Einstein.

Alman’ı Fransız’ı bilmem…
Einstein olsa olsa Türk’tür.

Hatta, eşi Elsa da Türk’tür.
“Kocamın izafiyet teorisini anlamıyorum” demişti ama…
Ölene kadar onunla yattı kadıncağız.

Cümle’ten Hayırlı Olsun

HEP’in Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan ÖZDEP’in Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan DEP’in Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan HADEP’in Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan DEHAP hakkında Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılma davası açılması üzerine feshedilip, yerine açılan DTP’nin Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan BDP’den bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’ye önce aday olamazsın diyen YSK, sonra aday olabilirsin dedi ama, aday olup seçilmesinden sonra, bu sefer milletvekili olamazsın dedi, ki, aynı YSK’nın önce aday olamazsınız deyip, sonra aday olabilirsiniz dediği, aynı BDP’nin hapisteki bağımsız milletvekillerinin durumuna, önce milletvekillerini milletvekili olmadan önce tutuklayan mahkemenin, sonra da milletvekili adayı olmalarına izin veren YSK’nın karar vermesinin gerekeceği gibi, CHP adıyla kurulup, darbeyle kapatıldıktan sonra, HP, SODEP ve SHP maceralarının ardından, yeniden darbe öncesindeki adına geri dönen, bi ara DSP’yle ittifak yapan CHP’nin hapisteki milletvekillerinin durumuyla, CKMP adıyla kurulup, MHP’ye dönüşen, darbeyle kapatıldıktan sonra, MÇP adıyla açılan ve yeniden darbe öncesindeki adını alan MHP’nin hapisteki milletvekilinin durumuna da, önce milletvekillerini milletvekili olmadan önce tutuklayan mahkemenin, sonra milletvekili adayı olmalarına izin veren YSK’nın karar vermesi gerekecek, ancak, MNP’nin Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan MSP’nin darbeyle kapatılması üzerine açılan RP’nin Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan FP’nin Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan SP’ye geçmek yerine, FP’den ayrılan ve Anayasa’ya aykırı bulunduğu için hakkında kapatılma davası açılıp, neticede laiklik karşıtı fiillerin odağı ilan edilen ve bilahare, kendisinin aykırı bulunduğu Anayasa’yı ve kararı veren Anayasa Mahkemesi’ni referandum marifetiyle değiştiren AKP’nin ne diyeceği merak ediliyor, zira, milletvekillerini milletvekili olmadan önce tutuklayan mahkemelerin, milletvekili seçilen milletvekillerini serbest bırakmaması durumunda, PKK’nın hadise çıkarması bir yana, BDP’nin meclise gitmemesi, sine-i millete dönme ihtimali doğarken, bi taraftan mazbatalarını aldıkları için milletvekili kabul edilebilecekleri gibi, öbür taraftan henüz yemin etmedikleri için milletvekilleri kabul edilmemeleri ihtimali doğacak, böylece, bi yandan milletvekili sayılıp sayılmayacaklarına YSK’nın nasıl karar verebileceği tartışılırken, beri yandan Meclis’in sine-i millet kararı alıp alamayacağı tartışılacak, çünkü, BDP’nin sine-i millete dönmesi neticesinde, Anayasa gereği üç ay içinde ara seçim mecburi olacak ama, ara seçimde yüzde 10’luk baraj, ülke genelinde değil, sadece ara seçim yapılan şehirlerde uygulanacağı için, BDP’nin bağımsız adaylar yerine, yekpare BDP olarak seçime katılma ihtimali doğacak, ki, BDP’nin ara seçim yapılacak şehirlerimizde barajı aşması şöyle dursun, yüzde 70’lere 80’lere vurup, Hatip Dicle’yi milletvekili yapamıyor sanılırken, toplam milletvekili sayısını katlama ihtimali doğacak, dolayısıyla, daha üç gün önce yüzde 50 alan AKP’nin üç gün sonra 8-10 milletvekili kaybedip havasının bozulması ihtimalini boş ver, yekpare memleket YSK’nın Anayasa gereği tesciliyle demokratik olarak bölünmüş olacakken, Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılan RP saflarından milletvekili seçilip, hemen peşinden RP’nin Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan FP’ye geçip, genel başkan adayı olan, ancak genelbaşkan olamayınca, FP’nin Anayasa’ya aykırı olduğu için kapatılması üzerine açılan SP’ye geçmek yerine, ayrılıp AKP’yi açan ve Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla kapatılma davası açılan AKP’nin oylarıyla Anayasa gereği Çankaya’ya çıkan Cumhurbaşkanımız, bugün Mahmud Abbas’la görüşüp, El Fetih’le Hamas’ın arasını bulacak, ki, aman diyim Filistin bölünmesin diye nokta koyup bitireyim derken, PKK on satır önceki hadise çıkarma ihtimalini vicahiye çevirip, iki şehitli mayını baskıya yetiştirdiğine göre, şimdilik en iyisi virgül

AKP’nin Oyu Yüzde 30’un Altındadır

AKP'NİN OYU YÜZDE 30'UN ALTINDADIRSeçim gecesi, saat 19 civarı, CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum imzası ile, sandıkta görevli partililere gönderilen, cep telefonu iletisi aynen şöyleydi;

Saygıdeğer sandık sorumlumuz;
Genel merkezimize gelen sandık sonuçları ile basında açıklanan sonuçların çok farklı olduğu görülmektedir. Lütfen sandıklarınızı terk etmeyiniz. Mutlaka, ıslak imzalı sandık tutanaklarınızı ilçe merkezlerimize ulaştırınız.
Bu konuda göstereceğiniz hassasiyetin, ülkemizin geleceğine katkı yapacağını unutmayınız. Saygılarımızla.

Oy kullandığım sandığın sonucunu öğrenmek için beklerken, CHP sandık görevlisine geldi bu ileti. Benim sandıkta CHP 179, AKP 41, MHP 37 idi. 6 adet de bağımsızlara çıkmıştı. “İş bitti” dedim içimden ve eve TV başına döndüm.

Kameralar CHP Genel Merkezini gösteriyor, dev ekrandan yansıyan sonuçlar geldikçe coşku artıyordu. Biliyorsunuz bu coşku ilerleyen saatlerde hüzne dönecekti. Nitekim saat 21 civarında AKP oylarının oranı yüzde 56’lara kadar çıkacak sonra 49.9’a inecekti. CHP ise 25.9… Bunlar Yüksek Seçim Kurulu tarafından açıklanan resmi sonuçlardı. Türkiye yeni bir demokrasi sınavına girmiş, işte bunu da başarıyla, yüzünün akıyla sonuçlandırmıştı. Acaba öyle mi? Millet iradesi, böyle tecelli etmişti. Halk AKP’yi seçmişti. Peki bu bir gerçeği mi yansıtıyordu acaba?

Bir ay kadar önce Giresun’da idim. Daha önceki seçimde AKP 4-1 almıştı seçimi. Şimdi milletvekili sayısı 4’e düşmüş ilde, milletvekilliklerinin 2-2 olması neredeyse kesindi! CHP’liler “şu an öndeyiz, az daha zorlarsak 3 -1 almamız muhtemel” diyordu. 2 gün çarşı pazar dolaştım, sahilde oturdum, şoför, berber, esnaf, köylü ile konuştum. Değil AKP’ye oy vereceğiz diyeni, laf açılınca küfretmeyenle bile karşılaşmadım. Demek ki kırılma Karadeniz’den başlıyordu. Hopa olayları, Trabzonspor’un durumu… Ama şimdi sonuç açıklandı; 3 AKP, 1 CHP! Trabzon, Samsun, Rize, Samsun…. Benzer sonuçlar. Nasıl olur?

Size birazcık eskiye taşıyayım.

Yıl 2002, AKP ilk iktidarına gelmiş. İlk saldırdığı ve ele geçirdiği yer neresi; anımsayın lütfen. YSK, yani Yüksek Seçim Kurulu. Ve yine anımsayın, anımsamıyorsanız gazete arşivlerine bakın. CİA Türkiye masası şeflerinden birisi olan ABD Büyükelçi’sinin ilk ziyaret ettiği kişi YSK Başkanı olmuştu. Niye?

Ve seçimleri bu YSK yapıyor, yönlendiriyor, yürütüyor, kesin kararları alıyor. AKP’nin adamları, içinde AKP’nin de olduğu seçimleri düzenliyor. Sözde açılan ihale ile oy pusulalarının basımı AKP’li adama veriliyor.

Yine anımsayın, YSK seçmen kütüklerini ilan etti. 2 yıl önceki seçmen sayısına 10 milyon kişi birden eklenmiş. Kim bunlar, nereden çıktı, nereden geldi? Ve bir şey daha; tüm şüpheler artarak sürerken, ele sürülen mürekkep birden ortadan kalktı. Niye?

Seçim gecesi TV seyretmeyi sürdürüyorum. Keçiören’de yaşanan bir arbadeyi gösteriyor. Polisler, bir grup vatandaşla itişiyor, vuruşuyor. Vatandaşlar CHP ve MHP’li kişiler. Şöyle diyor TV muhabiri. Niye; çünkü oy kullanılan binanın önünde duran bir kadın, insanlara AKP’ye oy vermeleri halinde 200’er lira dağıtıyor. Olaya tanık olan bir vatandaş, “200 lira az oldu diyenlere, 100 lira daha veriyor.” diye anlatıyor. Bu nasıl olur?

Hanımefendinin çantasında, AKP hanesine evet yazılı oy pusulası bulunuyor. Bunu alan “oy satıcısı” oy pusulasına bu hazır pusulayı yerleştirip, ona verilen boş oy pusulasını getirip verdi mi, 200 lirasını alıyor. Birkaç saat sonra herkesin dikkati çekiyor bu işlem, müdahale ediyorlar. Ve beklenen oluyor; polis anında müdahale edip, bu kadını ve oy pusulalarını kaçırıyor, kalan polisler de vatandaşa saldırıyor.

İlerleyen saatlerde, İstanbul’da AKP’ye evet mühürü basılı milyonlarca oy pusulası yüklü bir kamyonun yakalandığı duyuruluyor ekranlarda. Ne oldu bu kamyon, o kadın, onu kaçıran polisler. Ne bir haber, ne ses… Bunlar bilinenleri, ya bilinmeyenler?

10 milyon birden artan seçmen sayısı… yetmiyor bunlar YSK’ye, 19 milyon da fazla oy pusulası bastırıyor. İhale verilen AKP’li matbaacının, bu oy pusulalarından ne kadar bastığı da bilinmiyor…

Seçimin ertesi günü, e-postama, bir arkadaşım tarafından gönderilen notu mutlaka sizle paylaşmalıyım;

Sarıyer’de sandık başkanı olarak görevliydim. Oy kütüğünde, rastlantıyla bir şey dikkatimi çekti. Bir apartmanın 5’nolu dairesinde 17 kişi seçmen gözüküyor. Çoluk çocuğu da sayarsan, mahelle gibi bir ev olmalı. Oysa o apartmanın, diğer dairelerinde 4’ü aşan seçmen yok. Bir ayrıntı daha, 17 kişilik evde 5 kişi Şebinkarahisar, 3 kişi Çorum, 4 kişi Hatay diğer 5 kişi ise farklı yerlerde kayıtlı. Türkiye’nin her köşesinden gelmiş insanlar nasıl bir arada?
Sabahleyin söz konusu aparmanın 1’nolu dairesine kayıtlı 2 seçmen oy kullanmaya gelince, söz konusu 5 nolu daireyi sorduğumda akıl almaz bir yanıt aldım. Adam sinirle, “Allah belalarını versin. Bu 12 kişi daha önce benim dairemde kayıtlı çıktılar. Oradan sildirinceye kadar emdiğim süt burnumdan geldi. Ben sildirince demek ki 5 nolu daireye yazılmışlar.”
Bu arada olay büyüdü. CHP’nin hukukçuları geldiler. Söz konusu kişilerin vatandaşlık numaraları çıkarılıp araştırıldı. Türkiye’nin başka bir yerinde kayıtlı değiller. Peki ama kim bunlar? Niye buraya kayıtlı. merakla saat 17’ye kadar, bu kişilerin gelip oy vermesini bekledim. Ancak belli ki haber onlara uçurulmuş, gelemediler. Hadi ben benim sandığımda bunları önledim, ya diğer sandıklar?

Bir şeyler döndüğü kesin kere kesin! Bazı kişilere birden çok vatandaşlık numarası verilmesi de olabilir bu, ölmüş kişilere ait numaraların bazı adamlara dağıtılması da… Peki bunu kim çıkaracak ortaya? Tabii ki CHP.

CHP bu seçimde açıldıkça açıldı, bütcesini bitirdi. Yine de AKP ile kıyaslanabilir mi? AKP’nin seçim harcamaları sorgulanmalı. Bu bir…

Gerekirse YSK önünde yatıp kalkılmalı. Ve bu fazla basılan 19 milyon oy pusulası nerede şimdi? Kadının çantasında, kamyonda bulunan AKP’ye evet mühürü basılı oy pusulaları nereden çıktı? YSK olan bitenin hesabını vermeyecek mi? Bunun lamı cimi yok. Koca ülke bir çetenin kıskacında, müthiş bir hileli, şaibeli seçimden geçti. Kazanmak için her şeyi mübah sayan, insanla Tanrı arasındaki ilişkiyi bile çıkarı için kullanan bu teşkilattan önce Türkiye , böylece kamunun zaten bir avuç kalan malları ile vatandaşın cepleri de bu kirli ellerden kurtarılmalıdır. En azından, bırakın onu bunu; 10 milyon seçmen yaratıldı. Oyların yüzde 20’si bu! Hele seçimlerde 40 milyon oy kullanıldığı düşünülürse bu oran yüzde 25’i buluyor. Bu 10 milyon AKP’ye oy kullandırıldı, bu o kadar açık ki. Çıkar yüzde 20’yi, geriye yüzde 29, yüzde 25 derseniz 24 kalmaz mı? AKP’nin aldığı oy 21 milyon, yarısı şaibeli! Bu yüzde 20 oy kullanılmasa, CHP’nin oy oranı yüzde 30’u rahat rahat aşmaz mı? Bu müthiş sahtekarlık ortaya çıkartılırsa, “yahu ben hayatımda AKP’ye oy vereceğim diyeni görmedim, nereden çıkıyor bu oylar” diye soranların da sorusuna yanıt verilmiş olur.

Önümüzdeki dönem, gerçek CHP olmaya hazırlanan partinin bugün tek görevi, bu şaibeli seçimin, hileli ahlaksız seçimin faş edilmesidir. Seçimlerde partisinin geriye düşmesi için çalışan 13 Hazirancılara verilecek en iyi yanıt da bu olacaktır!

Bu sayede yinelenecek seçimlerde iktidar nihayet el değiştirecektir!

Ters Lale

Çöp ithal ediyoruz.
Bursa’ya.

El âlemin çöpüyle leğen yapan çöp ithalatçısı, vatandaşın çöpünü çöpe atmasından şikâyetçi.

Eşek ithal ediyoruz.
Mardin’e.
Belediye’deki 48 kadrolu eşeğin 10’u emekli oldu, çöp toplama işi aksadı, Belediye Başkanı kendisini ziyaret eden İtalya’nın Ankara Büyükelçisi’ne sipariş etti, Sicilya’dan 15 eşek gelecek. İthal eşekler, Fen İşleri Müdürlüğü’nde bir hafta kurs görüp, kadroya alınacak.

Böcek ithal ediyoruz.
Uğurböceği…
Hani “uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacak” var ya, işte o…
İspanya’dan geliyor. İthal tarım ilaçlarıyla bizdeki neslini yok ettik, halbuki, tarımdaki zararlıları o yok ediyor.

Bakteri ithal ediyoruz.
Hollanda’dan…
Türk yoğurdu için.

Koyun güdemez bunlar…
Kaz güdemez bunlar…
Memleketin adı, Turkey.
Hindi ithal ediyoruz.

Hamsiyi duymuşsunuzdur…
Fare ithal ediyoruz.
Malum, bizimkiler cahil, laboratuvarda deney yapmak için diplomalı fare lazım.

Antepfıstığı…
Gazitahran’dan.

Kabuk ithal ediyoruz.
Limon kabuğu…
Elde kalan malı ineğin önüne döküyoruz, sonra, ilaç üretimi için kabuğunu ithal ediyoruz.

Limonun kilosu 10 kuruş.
Kabuğun kilosu 4 lira…
Ki, 10 kuruşa satmaktansa yesin diye önüne döktüğümüz inek de Uruguaylı zaten.

Bas bas bağırsak, hikâye.
Bağırsak ithal ediyoruz.
Brezilya’dan, kokoreç için.

Tahta bıçak ithal ediyoruz.
Bambu…
“Salata yaparken sebzelerin vitaminini kesmeyin” sloganıyla piyasaya sürüldü. Aman diim yani, metal bıçakla kesince vitamini kaçıyormuş…
Ki, marul Çin’den.

Bildiğin taş ithal ediyoruz.
İsveç’ten, bahçe süsü için.
Toprak ithal ediyoruz.
Almanya’dan, saksı için.

Kafamızı nereye çevirsek, keresteye rastlıyoruz ama, az bile demek ki…
İthal ediyoruz.

Ekonomisi iflas etmiş Yunanistan bizden banka aldı, biz onlardan babayı aldık desek, yanlış olmaz… Sperm ithal ediyoruz.

Hal böyleyken…

57 adet “ters lale”yi yurtdışına çıkarmaya çalışan iki turist… Tarım Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Adalet
Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli İstihbarat Teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığı, Gümrük Muhafaza Müdürlüğü ve Doğa Koruma Genel Müdürlüğü’nün nefes kesici operasyonuyla, Kapıkule Sınır Kapısı’nda suçüstü enselendi. Dört-beş üniversite, TÜBİTAK filan devreye girdi.

Çünkü, lale tersine…

Burası Türkiye.
Yok öyle!

Seçimde Hile Varsa Eğer CHP ve MHP Bunu Kanıtlayabilir

Seçimde hile olayı hep konuşulur ama hiç sonuç alınmaz nedense, konuşulur ve unutulur gider… Ama bu kez öyle olmamalı, konuşuluyorsa eğer, ciddi ciddi araştırmalı ve bu araştırmalar sonuçlandırılmalı… Benim 12 Haziran seçimi üzerinde kuşkum var, yakın çevrem de buna tanıktır… AKP’nin yüzde yani iki insanımızdan birinin oyunu almış olduğuna inanmıyorum ben, kişisel yargım budur… Ama seçimde hile var diyebilmek için, kanıt olması gerek, bu iddiayı doğrulayacak bilgi ve belgeye ulaşılması gerek, boş iddialar da bize yakışmaz…

Önce Nihat Genç’in bu konudaki tespitlerini masaya yatıralım. Ne demişti Nihat Genç:

“Dünya siyasi tarihinde eşine benzerine rastlanmayan ve üç seçim aynı grafikle başlayıp aynı grafikle sona eren, yani ekranlar saat yedide açılır yüzde altmışların üstündeki AKP üç seçimdir bir saat içinde çekile çekile yüzde elliye çekilir ve seçim biter… Milyonlarca seçmen bunun büyük bir oyun olduğunu düşünüyor, böyle düşünerek delirmiş durumdalar, o halde, milyonlarca delirmiş partilinin bu delirmiş halini tedavi etmek önce CHP’nin görevidir…”

Biz seçim sonuçlarını SKY TÜRK ekranından izledik, adım adım. Ekranda ilk sonuçlar görünmeye başladığında AKP yüzde 57 ile başladı ve yanılmıyorsam, spiker bir ara, ilk açılan sandık sonuçlarına göre AKP’nin yüzde yetmiş ile önde başladığını duyurmuştu. Ama işi garantiye alalım biz, gördüğümüzü söyleyelim ve yazalım, evet, duyduğumuz ve gördüğümüz ekrandan, AKP’nin ilk seçim sonucu yüzde 57 olarak bize duyuruldu… Elbet çok öfkelendik, olamaz dedik içimizden…

Ardından geçen zamanla, Yüzde 57 ile başlayan AKP adım adım düştü, CHP ise adım adım yükselmeye başladı, tıpkı MHP gibi, bu bize biraz garip geldi… Yüzde 57, 56.9, 56.8, 56.7… 55, 54, 53… diyerek düşmeye başladı AKP gözlerimizin önünde…

İlk soru şu oldu kendimize; nasıl oluyordu da çok yüksek oy alan AKP, ekranlar açıldıktan seçim sonucu alınıncaya kadar düşmeye devam etmişti, yüzde 57’den yüzde 49.9’a kadar… Yüzde 57 ile yüzde 49.9 aralığında AKP bir puan bile oy alıp yükselmedi hiç, hep düştü… Nihat Genç’in tespiti de bizimle aynı, o da aynı soruyu sormuş: “ekranlar saat yedide açılır yüzde altmışların üstündeki AKP üç seçimdir bir saat içinde çekile çekile yüzde elliye çekilir ve seçim biter?”

Bu tespit ile bir seçim hilesi olduğunu kanıtlayabilir miyiz, hayır, bu durum kuşku yaratır ama kanıt olmaz, sorarsanız “seçim bu, halkın tercihi bu” der geçerler…

Ama kanıt olabilecek bir çıkış yolu bulabiliriz, nasıl mı?

Seçim sonuçları çok detaylı olarak verildi bize, “katılım yüzdesi, açılan sandık, partilerin oy sayısı ve oranları” gibi… Bu açıklamalarda ikinci dikkatimizi çeken ise şu oldu; “açılan sandık yüzde 70, katılım oranı yüzde 25… Açılan sandık yüzde 80 katılım oranı yüzde 40…

Bu durumu gördüğümüzde isyan etmiştik evimizde, haykırmıştık; nasıl oluyordu da seçime katılım oranı böylesi ağır bir şekilde düşük oluyordu, çünkü bu şekilde devam etmesi halinde, katılım yüzdesi 50-60, taş çatlasa 70 seviyesinde kalacaktı, bu imkansızdı, böylesi önemli bir seçimde katılım çok düşük olamazdı…

Bu durum seçim sonucuna yakın bir süreye kadar devam etti. Açılan sandık sayısı yüksek ama katılım çok düşük… Buna karşın kesin olmayan sonuçlar açıklanırken, “AÇILAN SANDIK YÜZDE 100 KATILIM ORANI YÜZDE 86.7” olarak söylendi bize… İşte katılım oranına ilişkin gazete haberi: “Seçime katılım oranı yüzde 86.7 ile son yılların zirvesine çıktı. Katılım Avrupa genelini de sollarken bu oran 22 Temmuz 2007 seçimlerinde 84.5 olarak gerçekleşmişti.”

Yani rekor bile kırmışız katılım oranı yüksekliğinde, ama bize açıklanan ilk katılım oranları çok düşüktü, nasıl oldu bu iş?

Araştırın, alın bakın TV’lerin seçim haber kayıtlarını, açılan sandıklar yüzde sekseni bulduğunda katılım oranları hala yüzde 50, 60, yüzde 55 gibi rakamlardaydı, biz duyduk ve gördük ekranlarda… Öyle ya, yüzde 75’i açılmış bir sandıkta katılım oranı yüzde 50 ise, tüm sandıklar açıldığında katlım yüzde 80 nasıl olabilir?

ÇIKIŞ NOKTAMIZ İŞTE BU OLABİLİR, BAŞLANGIÇTAKİ KATILIM ORANLARI…

Peki, ne yapmalı?

Önce SYK TÜRK TV’nin seçim sonuçlarını açıklayan 12 Haziran 2011 haber bülteninin bir kopyasını alacaksınız… Seçim haberlerini dikkatle izleyerek, katılım oranını açıklayan söz ve yazıları tek tek bir kenara not edeceksiniz… Başlangıçta katılım oranının yüzde kırk ve elli seviyelerinde olduğu açıklanan il ve ilçe sandık çevrelerini tespit edeceksiniz, bulduğunuz sonuçları son seçim sonucu ile karşılaştıracaksınız, varsa eğer hileyi orada bulabilirsiniz…

Burası İzmir de olabilir, Şanlıurfa’da, ilin önemi yok, ya da AKP çok oy almış ya da az, önemi yok, önemli olan televizyonun başlangıçta açıkladığı ve alt yazı olarak geçtiği “KATILIM ORANI” ile ilgili yapılan açıklamalar ve geçen alt yazılar…

Öyle ya Şanlıurfa’da açılan sandık sayısı yüzde 80 olduğu noktada, katılım oranı yüzde 50 olarak açıklanmışsa, o seçim çevresindeki toplam katılım oranı yüzde 86 olamaz, oluyorsa eğer, başlangıçta hayali oy eklenmiş demektir ve yapılan hatanın farkına geç varılarak katılım oranı sonradan yükseltilmiş demektir. Bu durumu ispatlayabilirsek, gerisi çorap söküğü gibi gelir…

Peki, bu durum neyi gösterir?

Katılımın düşük olduğu bir yerde, BİLGİSAYARA OY YÜKLEMEK ŞEKLİNDE HİLE YAPILARAK katılım yükseltilmiş demektir.

Peki, kolay mı bu iş?

Hayır, fazladan oyunu yükleyeceğiniz insan olması gerek, organize bir iş, bu durumda kütüğe kayıtlı ama kendisi olmayan kimlikler çıkabilir, ölmüş kişiler çıkabilir… Son günlerde ortaya atılan “beş on milyon hayali seçmen” iddialarını yabana atmamak gerek…

Peki, NASIL ORTAYA ÇIKARILABİLİR bu iş?

Biraz sabır, biraz gayret ve biraz dikkatle bu iş ortaya çıkarılabilir… Önce televizyon kayıtlarını adım adım izleyerek ve açılan sandık sayısı YÜZDE 10’dan başlayıp, ilan edilmiş katılım oranlarının seyrini bir grafikle ortaya çıkarmak gerek… O kadar zor değil, veriniz TV haber kayıtlarını bize, biz dahi yapabiliriz bu tespiti, çünkü her şey açık…

Sonra tüm sandık sonuçlarını yerinden alıp Yüksek Seçim Kurulu verileriyle karşılaştırmak gerek… Başta İzmir, İstanbul ve Antalya’da seçmen artışı olan mahalleleri tespit edip, özellikle beklenmedik bir şekilde AKP’ye fazla oy çıkan yerleri tek tek, adres adres inceleyerek, seçmen kütüklerine bakarak…

İsteyen çözer, yeter ki istesin…

Biz yapamayız tüm bunları ama CHP yapabilir, MHP yapabilir…

Kendi şahsi düşüncemi söyleyeyim, son bir yılda yüz bine yakın kilometre yol yapıp Anadolu’yu gezmişiz ve halkımızla konuşmuşuz biz… Her iki kişiden bir AKP’li demek, sanıldığı kadar kolay değil… Ama iftira atmak, boş laflar etmek bize yakışmaz, susuyoruz, kanıt arıyoruz, bu tek başımıza yapmamız da mümkün değil, öyleyse CHP çıksın araştırsın, MHP çıksın araştırsın, söz konusu olan ülkemiz ve çocuklarımız, geleceğimiz…

Dört yıllık olası bir AKP iktidarı demek, çok değerlerin kaybı demektir, bu kayıpların geri alınabilmesi için çok ağır bedellerin ödenmesi gerekebilir, bu nedenle kim ne yapacaksa çıksın şimdi yapsın bu işi, yarın değil…

Ben Bir Aptalım

Buna karar verdim. Çünkü akıllı biri olsam: AKP’nin yanında olduğumu, Recep Tayyip Erdoğan’dan başka büyük olmadığını ülkemde oniki milyondan fazla açlık sınırında insan bulunmadığını, üç milyon işsiz olmadığını, emekli ve işçilerin refah içinde olduğunu, yakında Avrupa Birliği’ne gireceğimizi, AKP hükümetinin muhteşem bir hükümet olduğunu söyleyip, istediğim kanalda en iyi parayla istediğim işi bulup, reklam filmlerinde boy göstererek, acayip para kazanır gül gibi geçinirdim. Oysa ben bankadan kredi alabilmek için oturduğum evi ipotek ettirip, bu parayla okul yaptırıyorum ve AKP karşıtı olduğum için de tehditler alıyorum… Bana bakın  satılmışlar… Bana bakın AKP uşakları ve popo yalayıcıları… Benim korumalarım yok, zırhlı arabalarım yok, silahım yok… Daha doğrusu ben böyle zannediyordum… Ama varmış. Bu ülkede gerçek Atatürkçü gençler varmış. Gerçek onurlu insanlar varmış. Öğrencilerim dışında yürekli pek çok öğrenci varmış… Elli yıldır kimseyi kandırmadığımı, düşüncelerim uğruna hapis yattığımı ve tek çıkarımın onların çıkarı olduğunu bilen kitleler varmış. “Mış” demem haksızlık olur. Biliyordum. Ama bu denli atik davranacaklarını bilmiyordum… Aldığım riyasız telefonlar, fakslar, mailler satılmışları çok azınlıkta bıraktı…

Size başbakan sofrasında yemek yiyip “haklısınız efendim” diyen sanatçılar mı lazım?… Ben onlardan değilim. Size popo yalayıcı, suya sabuna dokunmayan “siz bilirsiniz efendim” diyen sanatçılar mı lazım? Ben onlardan değilim. Size korkak ürkek “aman parama dokunmayın” diyen sanatçılar mı lazım? Ben o değilim. Size muhalefet etmeyen, el etek öpen, “padişahım çok yaşa” diyen sanatçılar mı lazım? O ben değilim. Ben, kendini bildi bileli fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan, dümdüz biriyim. Yaptıklarımı, söylediklerimi herkesin beğenmesini istemem. Neden bir hırsız, bir üçkağıtçı, bir yağcı, bir sahtekar benim yaptıklarımı beğenecekmiş?… Herkesi mutlu etmek gibi bir niyetim hiç olmadı. Söylediklerimden mutlu olmayanlar dönüp kendilerine bakacaklar. “Bu adam ne dedi de biz kızdık?” diyecekler… Ben yetmiş yıla yaklaşan ömrümü toplumuma verdim. Bundan mutlu olmayanlar kendilerine dönüp bakacaklar. “Bu adam neler yapmış, ben ne yapmışım?” diye kendilerini bir gözden geçirecekler. Her türlü eleştiriye açık bir meslek yapıyorum. Beğenen de olacak beğenmeyen de. Ama, tehdit, küfür, hakaret odlumuydu, orada aynen sizin anladığınız dilden giderim.

Bir Gün Kala…

Pelee…
Yanardağ.
Karayipler’deki Fransız sömürgesi Martinik Adası’nda.

Sene 1902.

Seçim yapılacak. Ahaliyi temsilen Paris’e mebus gönderilecek. İki parti var. Biri kodamanların, öbürü garibanların… Ada’da bi de vali var. Fransız. Güya demokrasi filan ama, aslında bu arkadaş yönetiyor. Ve, istiyor ki, hep kodamanlar kazansın. Malum, avanta alıyor.

Sandığa 10 gün kala… Yanardağ kımıldıyor. Ufak ufak kül püskürtmeye başlıyor. Ahali huylanıyor. Vali tutuşuyor. Çünkü, ahalinin derdiyle valinin derdi başka… Seçim kafa kafaya görünüyor, yanardağ patlayacak diye kaçışlar başlarsa, kodamanlar tüyecek, garibanlar kalacak, denge bozulacak, ve böylece sandıktan gariban çıkacak, ayıkla pirincin taşını.

Yerel gazeteler, valinin adamı… Arıyor hemen “sakin olun, tehlike yok” manşeti çaktırıyor. Hatta, mamalı köşe yazarlarına aba altından sopa döşettiriyor, “seçim arifesindeki yanardağ dedikoduları kötü niyetlilerin işi, panik başlar da ticaret aksarsa, sorumlusu olurlar” yazdırtıyor.

Ahali yiyor… Çünkü, gazetelere inanmasalar bile, din adamlarına inanıyorlar. Ve, valinin kankası din adamları, papağan gibi, adanın huzurunu bozmak isteyenleri lanetliyor.

Kodamanlar yemiyor… Manşetler ne uydurursa uydursun, gözleri de mi görmüyor, villaların çatıları yarım metre külle kaplanmış, kulakları da mı duymuyor, yanardağın homurtusundan geceleri uyuyamıyorlar. Burun desen, bariz kükürt kokluyor… Tası tarağı toplayıp, vınnnlamaya niyetleniyorlar. Ancak eli verip, kolu kaptırdıklarını unutuyorlar. Yok öyle!

Vali emir veriyor, limana asker dikiyor, gitmek yasak, seçimden önce gitmek isteyen oyulacak… Hatta, adadaki Amerikan elçisi Washington’ı tehlikeden haberdar eden telgraf çekiyor, postane valinin, el koyuyor, tehlikenin geçtiğini bildiren çakma telgrafı gönderiyor.

Seçime dört gün kala…
Dağın sıcağından kaçan yılanlar, böcekler, sürüler halinde şehir merkezine akıyor.

Seçime üç gün kala…
Kuşlar.
Patır patır düşüyor.

Seçime iki gün kala…
Pelee patlıyor.
Krateri kağıt gibi yırtılıyor, önce 815 derece sıcaklıktaki gaz bulutu, hemen bi kaç saniye ardından lavdan çığ… Saatte 100 kilometre hızla şehre akıyor.

İktidar hırsı…
Hepi topu iki dakika.
Komple yok oluyor.
Vali dahil.

Ve, seçime bir gün kala…

Siz siz olun, yalancı manşetlere, avantalı telkinlere, zorbalığa değil… Uyaranlara kulak verin.

Planlanan İstanbul Kanalı Üzerine Bilimsel Bir Görüş

Beni bu köşede hep tozların etkileri veya meteoroloji ile ilgili haberler ile tanıdınız. Ama benim asıl uzmanlık alanım deniz bilimleridir. Uzmanlığım da Türk Denizleri özellikle de Marmara Boğazlar ve İstanbul Haliç’i dir. Yani bu konularda uzmanım, konuşabilirim hem de göğsümü gere gere.

Şimdi gelelim en son proje önerisine. Size çok basit dilde anlatayım. Karadeniz’i bir tatlı su havuzu olarak düşünün. Nedeni de basit çünkü bu havuza giren tüm sular (nehir veya yağmur suyu) tatlı su. Peki o zaman Karadeniz neden tatlı su havuzu değil? Çünkü Çanakkale ve İstanbul Boğazı altından gelen ve belirli eşikleri belirli rüzgar koşulları altına aşan tuzlu ve de dolayısı ile yoğun Akdeniz suları Karadeniz’i bugünkü tuzluluk seviyesine getirdi. Geçmişi o kadar da taze ki en son hali 3500 senelik ve bildik tarihi de 12 bin senecik.

Durduk yerde neden Karadeniz havuzu diyorum değil mi? Karadeniz’i az tuzlu bir havuz diye düşünün hem de Akdeniz’den ortalama 30 cm yüksek. İşte bu nedenle bu havuzun fazla suyu Boğazlardan akar durur ama havuza giren su belli ve doğanın açtığı bu kısıtlı musluktan çıkan su belli. Yani Karadeniz havuzunu boşaltan bir musluk vardı. Ama doğanın yarattığı bir musluk ve dengesini ancak son 3500 senedir sürdüren bir musluk.

Şimdi siz bir ikinci musluk takmayı planlıyorsunuz hem de 25 metre derinlikte, yani musluk sadece Karadeniz’in suyunu Marmara’ya akıtabilecek ama alttan girmesi gereken su bu yeni kanala giremeyecek. Doğanın dengeleri bozulacak ve ne olacak?

Ne olur biliyormusunuz, ah keşke bilebilsek.

Ama her ne olursa hiçbir zaman geri dönüşü olmaz, doğal dengeler bozuldu mu geri dönüş maalesef yok.

Akıl mantık basit. Havuza takılı bir musluk vardı şimdi ikinci musluğu takmayı planlıyorsunuz. Eh iyi de havuza gelen su miktarı artmayacak ki. Yani Tuna, Dinyeper Dinyester siz musluk taktınız diye debisini arttırmayacak ki? Diğer bazı kanalları örnek göstermek demek Karadeniz’in Marmara’nın oşinografik gerçeklerini bilmemek demektir. Böyle bir sisteme sahip bir deniz yerkürede yok, sadece bizde ama değerini bilirsek elbette. Ben talebelerime derslerde Marmara’yı anlatırken onu sağlıklı Akdeniz ve sağlıksız Karadeniz’in astımlı doğan çocuğu derim. Yani doğuştan solunum zorluğu çeken bir deniz ve de dikkat edilmesi şart olan bir deniz. Onu kurtaran Karadeniz’den gelen ve jet akım halinde Boğazdan Marmara’ya çıkan ve 25 metrelik üst tabakayı 3 ayda bir değiştiren Karadeniz suyu. O çıkışta öyle harika işler yapıp alt tabakadaki suyu yukarı çekiyor ki sormayın gitsin. Marmara’ya oksijen pompalayan ise Çanakkale’den gelen alt su. Takın bu sisteme tek taraflı bir musluk ve seyreyleyin olacakları. Ben karada olacaklardan bahsetmiyorum denizdekiler benim uzmanlık alanım.

Başka tarafları da var elbette bence bu proje hiçbir zaman yapılamaz çünkü sınır aşan sular gibi sınır aşan deniz bu, debisi ile rejimi ile oynayamazsınız. Şimdi Almanya Avusturya Tuna’üzerinde muazzam bir baraj kursa suyu akıtmasa ne olur. Karadeniz’in felaketi olur. Altta verilen su bütçesi alt üst olur.

Kiminiz bu hoca da her şeyi biliyor demişsinizdir. Ama ben aşağıda verilen ve Marmara Denizinin bütçesini çıkartan ekibin parçasıydım. İstanbul Boğazının altını 4 defa al bayrak rengi kırmızıya boyayan (Rhodamin boyası ile) ekibin başı idim. Yani İstanbul Kanlizasyon Deşarj projesinin gerçekleşmesinde, Haliç’in temizlenmesinde emeğim, alın terim çoktur. Ve de dediklerim doğrudur. Havuza ikinci musluk takarken havuzun daha hızlı boşalacağını da hesaplamalısınız öyle iki mimara ısmarlama ile olmaz bu işler. Keşke iş, en boy yükseklik ve debi ile hallolabilseydi. Ben size hemen şimdiden diyeyim. Karadenizin su rejimini değiştirirseniz size hesap sorarlar daha da dos doğrusu yaptırmazlar. Hani neden boğaza köprü yaparken 64 metre yapmak zorunda kalıyoruz, 50 yapsak neden olmuyorun cevabı gibi. İşte aşağıda Marmara’nın su ve tuz bütçesi, öyle şappadanak ortaya çıkan bir şey değil, kaç kişinin alın teri var ve bu sistemi sürdüren yegane güç Karadenize giren ama sadece Boğazdan çıktığı hesap edilen tatlı su. O da %95 Tuna suyu, yani Tuna’nın debisi bizim için hayati öneme sahip. Siz durduk yerde Karadeniz havuzuna giren tatlı suyun debisini arttırmadan havuzu tek muslukla boşaltmak yerine bir musluk daha takarsanız sistem alt üst olur.

Aslında bunu anlamak için ne bilim adamı olmak gerek ne de alim, basit havuz problemi hani şu ilk okul çocuklarına çözdürülen cinsten.

:)

Başbakanlık falan filan kurulu, karikatürlerin maneviyatı bozduğu gerekçesiyle, bi mizah dergisini poşete soktu, 18 yaşından küçüklere satılmasını yasakladı.

Karara poposuyla gülen bir grup ilkokul öğrencisi, gaz bombasıyla dağıtıldı.

Kabataş Lisesi’nin yatakhanesine düzenlenen operasyonda, yastıkların altına gizlenmiş halde 327 mizah dergisi ele geçirildi. Yatakhane ilaçlanıp, mühürlendi. Öğrencilere fıkra anlattığı iddiasıyla tutuklanan kimya öğretmeni, gülmekten fenalık geçirerek hastaneye kaldırıldı.

İzmir Kız Lisesi’nde gizli gizli Cem Yılmaz siidileri seyredildiği yolunda duyumlar alan milli eğitim müfettişleri, baskın yaptı. Kahkaha atarken suçüstü yakalanan 218 öğrenci, ibret-i âlem için okuldan atıldı.

Ankara’da bir anaokuluna yerleştirilen gizli kamerayla, anaokuluna palyaço getirildiği, bebişlerin kıkır kıkır kıkırdadığı saptandı. Gözaltına alınan ve sabıka kayıtları incelenen bebişlerin, ana-babasıyla içkili restoranda gözaltına alınan bebişler olduğu ortaya çıktı.

Poyrazköy’de yapılan kazıda, toprağa gömülü halde, Olacak O Kadar kasetleri bulundu. Din, dil, ırk ve yaş farkıgözetmeden halkı kahkahaya teşvik etmek suçundan ifadeye çağırılan Levent Kırca, “gülmekten kasıklarıma ağrılar girdi” dedi. Kasık kelimesini kullanan Kırca’ya, din, dil, ırk ve yaş farkı gözetmeden halkı pornoya teşvik etmek suçundan dava açıldı.

Müjdat Gezen’in ses kayıtları internete düştü… 18 yaş altı gençlerin söz konusu kayıtları gülücük işaretiyle birlikte feysbuk’tan yayması üzerine, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne baskın yapıldı. Ses kayıtlarının kendisine ait olmadığını söyleyen Müjdat Gezen, “olsa olsa İsmail Dümbüllü’nündür” dedi. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde yapılan aramada, İsmail Dümbüllü bulunamadı, kavuğu bulundu… “İsmail Dümbüllü nerede?” sorusuna “Valla bilemem, Nasreddin Hoca’ya sormak lazım” cevabını veren Müjdat Gezen, iyi hali göz önüne alınarak, serbest bırakıldı. Nasreddin Hoca’nın görüldüğü yerde yakalanması için Akşehir Emniyet Müdürlüğü’ne yazı yazıldı. Bunun üzerine duruma müdahale eden Müjdat Gezen, “ispiyonlamış gibi olmayayım ama, hoca bu aylarda Akşehir’de olmaz, Noel Baba’nın yanına tatile gitmiştir, siz en güzeli interpole yazın” dedi. İnterpole yazıldı.

Televizyonlara uyarı gönderen RTÜK, Çok Güzel Hareketler Bunlar veya Şanslı Masa gibi programlara “18 yaşın altındakiler seyredemez” ibaresinin konulmasını istedi. Minik Osman son bölümde fazla neşeli olduğu için Ali Kaptan’a 250 milyar lira giydirildi, Ali Kaptan’ın o hınçla Cemile’ye tekme tokat girişmesi üzerine, 125 milyarı Soner, 125 milyarı Balıkçı ödedi… Hürrem’in telefon ihbarı üzerine, Şehzade Mustafa’nın Mahidevran’a sarılırken gülümsediği tespit edildi, 250 milyar akçelik ceza, Topkapı Sarayı’na tebliğ edildi.

Hükümet sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, Türkiye’nin ciddi bi ülke olduğu, gülmek için reşit olmak gerektiği belirtildi… 18’inden gün almadan “sehven” gülümseyenlere, ileri demokrasi kriterleri çerçevesinde zaten yeteri kadar hoşgörü gösterildiğine dikkat çekildi.