Daniel

Daniel… Hani şu, trafik kazasında ölen karı-koca turistin talihsiz oğlu…

Hemşire tarafından emzirilen ve İzlanda Fahri Konsolosu tarafından akrabalarına teslim edilen bebecik.

Hiç merak ettiniz mi, niye fahri konsolos? Haritadaki yerini bilmediğimiz Afrika ülkelerinin bile Türkiye’de elçiliği falan varken, İzlanda’nınki niye elçi değil de, fahri?

Sene taaa 1627…

Korsanları kovalıyorum ayaklarıyla Danimarka kıyılarını talan eden Murat Reis, bakalım yukarda başka ne var diye, kutuplara yelken açmıştı ki, şak, karşısında yemyeşil bi ada… Altından girdi, üstünden çıktı, 26 gün boyunca hal hatır(!) sordu, ayrılırken de 400 civarında esir aldı, erkekleri köle olarak sattı, sarışın kızları ganimet aldı, hareme mareme hediye etti.

İzlanda bizimle tanışmıştı!

O kadar sevdiler ki bizi, orada sadece 26 gün kalmamıza ve aradan 383 sene geçmesine rağmen “Tyrkjaranid” diye bi kavram var hâlâ İzlanda’da… “İnsan çalan Türk” diye tercüme edebiliriz kabaca… Ve, bu travmatik hadiseden hemen sonra, kalbimizi kıran özel bi kanun çıkardılar… İzlanda topraklarında Türk öldürmek suç olmaktan çıkarıldı!

Neyse ki, üç asır boyunca Türk kıstıramadılar, bu kanundan faydalanan İzlandalı olmadı. Baktılar ki, öldürmek için Türk denk getiremiyorlar, 1970’lerde filan kaldırdılar kanunu.

Vay sen misin kaldıran, pasaportu kapan soluğu İzlanda’da aldı kardeşim… Selamünaleyküm.

Adamlar kanunu kaldırdığına bin pişman olmuştu ama, iş işten geçmişti. Halbuki, bizimle görüşmemek için diplomatik temas bile kurmamışlardı, elçilik bile açmamışlardı. N’oluyor demeye kalmadan, İzlanda’nın her tarafı dönerci doldu. Onlar diplomatik temas kurmamıştı ama, biz yakın teması derhal kurmuştuk. Derhal evlenmeye, kız alıp, erkek vermeye başladık!

Suratımızı görmek istemeyen İzlanda ile “dünür” olmuştuk. Çocuklar doğdu. Başta iyiydi. Kaçınılmaz tabii, korkulan oldu. Türk babalardan biri, kızlarını Türkiye’ye getirdi, türban giydirdi, anneleriyle görüşmelerini yasakladı, sonra da İzlandalı eşini boşadı.

İzlanda mahkemesi, çocukların velayetini anneye vermişti aslında. Hikâye… Türkiye ile İzlanda arasında imzalanmış herhangi bir sözleşme olmadığı için, Türk hukuku, İzlanda hukukunu tanımadı. “Yürrü, anca gidersin” dedi. Anne uçağa binip geliyor, polis nezaretinde kapıya dayanıyor, baba alt tarafı 50 lira ceza ödeyip, çocukları göstermiyordu.

İzlanda ayağa kalktı. Kampanyalar yapıldı, şarkılar bestelendi. Anne, Türkiye’de dava açmak için, insan hakları avukatı Hasip Kaplan’ı tuttu. O zamanlar milletvekili değildi, açılım da henüz yapılmamıştı, dolayısıyla birbirimize ırkçı-bölücü diye hakaret etmiyorduk. Dinci medya Hasip Kaplan’ın “Hıristiyan” olduğunu iddia etti, anne de “kahpe” ilan edildi!

Takunyalı siyasetçiler devreye girdi, kolayca tatlıya bağlanabilecek mevzu, dallanıp budaklandı, “din kavgası”na dönüştürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti. Türkiye mahkûm oldu. Gene hikâye… Anne, evlatlarını göremedi. Gel zaman git zaman, çocuklar 18’ini geçti. Dava düştü. Siyasetçiler elini çekti. Siyasetçiler defolup gidince, aile baş başa kaldı, tatlıya bağlandı. Anne, çocuklarıyla görüşüyor şu anda, torunları oldu.

300 küsur sene sonra yaşanan bu yeni travma, İzlanda’yı, hiç olmazsa olan bitenden haberleri olsun diye, diplomatik temas kurmaya mecbur bıraktı. Elçi göndermediler, elçi kabul etmediler. İstanbul, Ankara ve İzmir’de fahri konsolosluk kurdular. İzmir’de minik Daniel’ı akrabalarına teslim eden Esat Kardıçalı, o yüzden fahri konsolos.

İzmir’in en köklü, en saygın ailelerinden biridir Kardıçalılar… Esat beyin, İzlanda ile hiç alakası yok aslında, tek kuruş ticari ilişkisi yok, tanıdığı yok, hatta, fahri konsolos olana dek, İzlanda’yı görmemiş bile, ayak basmamış… 17 sene Kanada’da yaşadığı halde, yüzlerce kez uçakla İzlanda’nın üstünden geçtiği halde, bir kez olsun inip bakmamış.

Gelip bulmuşlar onu… O da, medeni bir ülkenin konsolosluğunu onurla kabul etmiş… Neden kendisinin tercih edildiğini bilmiyor… Bana sorarsanız, hayatı boyunca İzlanda’ya gitmediği, hiç alakası olmadığı için tercih etmişlerdir… Gidenlerin ne yaptığı belli çünkü!

Fahri konsolosluklar açılınca, genelde Ege kıyılarına, İzlandalı turistler gelmeye başladı tabii… E kaçınılmaz olarak, trafik, onları da öldürmeye başladık tabii.

Bebiş Daniel böyle bir öykünün kurbanı… Hemşiremiz tarafından emzirildi. Türk lafını duyunca suratının rengi kaçan İzlanda milletiyle, bu sefer de “sütkardeş” olduk yani!

Şimdiiii…

İzlanda basınının, dünya çapındaki bu habere, hiç ilgi göstermemesini anlayabiliriz. Alman olsa, İngiliz olsa, yüzlerce gazeteci televizyoncu gelirdi, İzlanda’dan kimse gelmedi. Çünkü, sütkardeş mütkardeş istemiyor adamlar, mümkünse hatırlamak bile istemiyorlar bizi.

Peki, bu tür konuların üstüne atlayıp, özel uçak filan gönderen, kendine mal eden hükümetimiz, Daniel meselesine niye girmedi hiç? Yandaş medya, niye görmezden geliyor?

Galiba, iki sebebi var.

Birincisi; Daniel’ı emziren hemşiremiz, özel hayatında başörtülü aslında… Kamusal alanda başını açıyor. Eylem koymaya kalkmıyor. Hatta, Star Haber’de canlı yayına davet ettik, evinden yapacaktık yayını, başörtüsüyle çıkacaktı, sonra vazgeçti, hastaneden çıkayım dedi, hay hay dedik, yayına bi çıktı ki, başı açık… İşini yapıyor çünkü o hemşiremiz, işiyle özel hayatını birbirine karıştırmıyor. Hazır gündeme gelmişken, fırsat bu fırsat deyip, türban şovu yapmak istemiyor. Bahsetmedi bile… İzlanda tarafından baş tacı edildi, şimdiden yılın annesi, ödüllendirilecek ama, şov yapmadığı için burada kuru bi teşekkür bile yok henüz.

İkincisi; hani şu İzlandalı anne davasını anlatmıştım ya, Hasip Kaplan’ın avukat olduğu… Anneyle evlatları görüştürmeyen babanın avukatı kimdi biliyor musunuz? Başbakanımızın da avukatlığını yapan Hayati Yazıcı…. “Analar ağlamasın” hükümetinin, başbakan yardımcısı.

Leave a Comment