Monthly Archives: March 2011

Bu Dört Beyaz Bünyeye Zararlı: Un, Tuz, Şeker bi de Zekeriya

Televizyonu bi açtım kardeşim, başta Zekeriya Beyaz, ilahiyat profesörlerinin alayı ekranda… Hayırdır inşallah dedim. Benim bildiğim, ilahiyatçıların 11 ay telefonu bile çalmaz, senede bir ay pide gibi piyasaya sürülür. Seçime günler kala iftar çadırlarında oy toplamak için Ramazan’ı öne mi aldılar acaba?

Alır mı alır bunlar.

Dinledim tabii biraz, meğer, ilahiyat profesörleri ilahiyatla ilgili mevzular üzerine çalışıyormuş iyi mi… Bak sen şunlara! Allah bilir, arama neticesinde evlerinden Kuran-ı Kerim, İncil, Tevrat filan da çıkmıştır. Halbuki ilahiyatçı dediğin, teksas tommiksle ilgilenir.

Üstelik, ilahiyatla ilgilendiği yetmezmiş gibi, nükleer fizikle ilgilenmesi gerekirken, misyonerlikle de ilgilenmiş benim canım Zekeriya Beyaz… Olmuş sana Zekeriya White.

Sahte Haham’ı öttür…
Harbi İlahiyatçı’yı sustur.

Velhasılıkelam…
Yapılmamış darbenin
düşürülmemiş F16’nın
bombalanmamış caminin
varolmamış suikastın
teşebbüs edilmemiş planın
kurulmamış komplonun
tanışmamış insanların
buluşulmamış toplantının
bulunmamış delilin
yazılmamış haberin
basılmamış kitabın davasına…
Gazetecilik yaptığı için enselenen gazetecilerden sonra, ilahiyatçılık yapan ilahiyatçılar da eklendi.

Sıra geldi…
Düşünülmemiş fikir’e.

Bilahare?
Sıradan vatandaş olduğu için henüz bi kulp bulunup içeri tıkılamamış, bu yaşananlara rağmen hâlâ kahırdan geberememiş Atatürkçülere.

Nato Kafa Nato Mermer

1952…
NATO’ya girdik, Coniler İzmir’e girdi. Kavaklıdere Köyü’nde dağı oydular, dağın içine (dışardan göremezsin) nükleer saldırıya dayanıklı savaş karargâhı döşediler. Tesadüfe bakın ki, ABD Büyükelçiliği de Ankara Kavaklıdere’ydi. Hep Kavaklıdere’den döşediler yani.

1961…
İzmir’e Amerikalı yağdı, bu sefer Çiğli’de inşaat başladı. Betondan iskele tarzı dalgamotorlar dikmeye başladılar. E kabak gibi ortada tabii, ahali merak etti. “Bu ne?” dediler. “Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” cevabı aldılar. Ahali sevindi. İskeleler bitti, 18’er metre boyunda boru gibi bi şeyler yerleştirdiler. Ahali gene merak etti. “Bu ne?” dediler. “Minare” cevabı aldılar. Evet, “minare” dediler ahaliye… Ahali gene sevindi. Sonra baktılar ki, minarelerden ezan mezan okunmuyor, tel örgüyle çevrili, kapısında kurt köpekli Amerikan askerleri nöbet tutuyor. “E hani minareydi?” dediler. “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar.

IRBM yazıyordu kenarında, intermediate range ballistic missile kelimelerinin başharfleri,orta menzilli balistik füze… Jüpiter füzesiydi. Sovyetler’i vurmak için… Üstüne, Türkbayrağı monte ettiler, IRBM’yi İbrahim’in kısaltılmış hali diye kakaladılar.
Ahali gene sevindi.

1962…
Ahaliye “minare” dedikleri sırada, asker-sivil iki bin TC vatandaşını ABD’ye götürdüler, eğittiler. NASA’nın Cape Canaveral uzay üssünde,
tamamen Türklerin komutasında bir Jüpiter’in deneme atışı başarıyla gerçekleştirildi. Baktılar ki, bizimkiler güzel fırlatıyor, “aferin” dediler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrine verdiler. Ama küçücük bi şart vardı, füzenin anahtarı Amerikalı subayda duracaktı. Minareyi döşeyen, kılıfına da uydurmuştu.

1962…
ABD Senato heyeti İzmir’e geldi, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazdı. Ahali sevindi. Halbuki, füzeleri denetlemeye gelmişlerdi. Raporlar incelendi, ki, skandal ortaya çıktı. Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direğindeki fincan gibi hedeflere zırt pırt ateş etme alışkanlığı olduğunu bilmiyorlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip füzelerden birine mermi sıkmıştı iyi mi… Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler. Bizim ahali baktı ki, minare füzeleri Mehmetçik koruyor, gene sevindi.

1963…
Küba krizi bitti. “İzmir’e diktiğimiz İbrahim’leri söküp götürdük” dediler. Ahali sevindi.

1974…
Kıbrıs’a çıktık. İzmir Çiğli’ye “minare füze” diken ABD, utanmadan ambargo uyguladı. Kolumuzu büküyorlardı. Kaddafi yetişti. Benzin, uçak lastiği, mühimmat verdi. Ahali sevindi.

1977…
Gergin günlerdi. Birleşmiş Milletler “İşgalcisiniz, Kıbrıs’tan derhal çıkın” deyince, Dışişleri Bakanlığımızın Kıbrıs özel sorumlusu Onur Öymen, Kanada’da katıldığı toplantıda, “Bizi zorlamayın, gerekirse duvarın öte tarafına geçeriz” dedi. Yani? “Canımızı sıkmayın, Kıbrıs’ı komple alırız” demek istedi. O hafta… Kıbrıs’a çıkan Ecevit, İzmir’e geldi. O zamanlar sivil uçaklara hizmet veren Çiğli Havaalanı’na indi. Bir Türk polis memuru, Ecevit’e ateş etti. Mermi, Ecevit’i ıskaladı, Robert Kolej’den beri kankası olan Mehmet İsvan’ın bacağına saplandı. Yara hafifti. Komaya girdi. Çünkü, mermi, o güne kadar Türkiye’de kullanılmayan, içinde kimyasal barındıran görülmemiş bir mermiydi. Doktorlar çaresizdi. Tabanca Amerikan malıydı. Türk Emniyeti’ne üç adet hibe edildiği açıklandı. Özel Harp Dairesi’ne kayıtlı olduğu iddia edildi. Amerikan tabanca firması, pek mahcup oldu, Mehmet İsvan’ı İsviçre’ye götürdü, tedavi masraflarını üstlendi, iyileştirdi. Ahali sevindi. Ateş eden polis serbest bırakıldı. Menemen savcısı soruşturma açtı ama tıkandı, üstü örtüldü. Ahali unuttu.

1987…
İzmir’e yeni havalimanı yapıldı, Türkiye’yi ABD’nin kucağına oturtan rahmetli Adnan Menderes’in adı verildi, böylece, Çiğli Havaalanı sivil uçuşlara kapatıldı, komple askeri oldu.

2004…
NATO’ya girdiğimiz andan itibaren, Amerikan savaş uçakları Çiğli’ye konuşlanmıştı zaten… Ama AKP iktidar olunca, NATO’nun Napoli’deki hava unsurları karargâhı İzmir’e taşındı.

2006…
ABD’nin 16’ncı filosu, Almanya’nın Ramstein Üssü’nden tası tarağı topladı, İzmir’e yerleşti.

2010…
Kasım ayında “Füzeyle kalkan, zararla oturur” başlıklı yazı yazdım… “İzmir’deki Amerikan konsolosluğu kapatıldı ama, son iki senedir İzmir’e ha bire Amerikalı subay taşınıyor. Öyle hale geldi ki, Şirinyer’deki NATO lojmanlarına sığmıyorlar artık, 2 bin 200 dolar kira yardımı alıyorlar, Bornova’da Urla’da villa kiralıyorlar. Sizce niye?” diye sordum. “Goygoycu manşetlerle uyutuluyor Türk halkı, İzmir üzerinden bi iş çeviriyorlar” diye ilave ettim.

2010…
Hep sevinen ahali, bu yazıma çok kızdı. “Şerefsizsin sen, haysiyetsizsin” dediler. “Sanki Amerika’nın emrindeymişiz gibi yalanlar yazıyorsun, hükümetimize iftira atıyorsun” dediler. İsrail ajanı, Rum dönmesi olduğumu, annemin Ermeni, babamın Kürt, benim tersmanyel veren gizli Amerikancı olduğumu öne sürdüler. Ağabeyim sitem etti, bana bi şey yok mu?

2011…
“NATO’nun Libya’da ne işi var?” dediler. Savaş gemisi gönderdiler. Henüz söylemediler ama, F16 da gönderiyorlar. Üstüne, NATO’nun Libya’yı vurma karargâhı yaptılar İzmir’i.

“Minare füze” dikilen İzmir Çiğli’den, Amerikan ambargosu uygulandığında yardımımıza koşan Kaddafi’yi, İzmir Çiğli’den vuracak minareci arkadaşlar…

“Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız” diye bi şiir hatırlıyorum sanki.

Hülasa…
Libya’yı vuruş “haçlı seferi” olduğuna göre, haçlı seferinin karargâhı, bu arkadaşların “gavur” dediği İzmir olmayacaktı da, neresi olacaktı birader?
Yarın öbür gün, “Biz vurmadık, gavur İzmirliler vurdu” diye yemin etse, başı ağrımaz yani.

Sayın Sapık

Sapık yakalandı.
Türkan’a tecavüz etmiş.

Türkan henüz bebe.
Bıçaklaya bıçaklaya öldürmüş.
8 yaşındaki Ahmet’i boğmuş.
6 yaşındaki Dilruba’yı da.
Dilburacık çok çırpınmış.
Öyle anlatıyor.

Adı ne bu sapığın?
U.V.G.

U’ğursuz
V’icdansız
G’eberesice sanırım.

Kodlayarak veriyoruz.
Ki, rencide olmasın.
Toplum içindeki saygınlığı zedelenmesin, aman diim…
Ele güne mahcup olmasın.

“Sayın” çünkü sapık.

Dilruba’yı Dilruba diye yazıyoruz.
Türkan’ı T. diye kodlamıyoruz.
Annesini-babasını…
Adıyla soyadıyla yazıyoruz.
Evlerinden canlı yayın yapıyoruz.
Duyduk duymadık demeyin…
Aha işte burda oturuyorlar!

Sapığı kolluyoruz bu arada.
Ki, insan hakları var sapığın.

(Televizyonlardaki sigara sansürü gibi bi şeydir bu… Dizilerde, filmlerde tecavüz sahnesi serbest, cinayet sahnesi serbest, tecavüz ve cinayetten sonra sigara tüttürürken buzlama konuluyor!)

Ha denebilir ki, sapığın sapık olduğu mahkeme kararından sonra sabit olur… Peki o haldeniye, şöyle tecavüz etti, böyle bıçakladı, şu şekilde bavula koydu, buraya gömdü diyoruz?Hani mahkeme kararı?

Madem, açık açık itiraf eden sapık bile mahkeme kararıyla mahkûm ilan edilmeden suçsuzdur… Niye o zaman, iddianamesi bile olmayan gazetecilerin evini basarken kameraçağırıyoruz? Şeref madalyalı subayların, uluslararası ödüllü profesörlerin, suçlu olupolmadıkları belirsizken… Neden “terörist, darbeci, vatan haini” diye manşetlere asıyoruz?

Hukuki haklarından faydalanmak için illa sapık mı olmaları gerekiyor?

İnsanları domuz bağıyla öldürüp, oturma odasına gömen şeriatçıları sokağa sal.
Bölücüye halay çektir.
Keriz Feneri’ni ört.
Sapığı koru.
Namuslu insanları infaz et.

Adalet’in A’sı bu kardeşim…
K’sını zaten biliyorsunuz.

İmam

Hiç kimse okumadı kitabı…
Ama en çok şeyi bu kitap anlattı…

Kimse okumadığı gibi, zaten kitabı gören de yok…

Ama iyi kitap…
Kimsenin okumadığı ve kimsenin görmediği kitabı üstelik herkes anladı da…
Bir davetiyeyi üç kez okuyup genelde anlamayan bizim kuzen bile bunu okumadan, hatta görmeden “anladım” dedi…
Ve anlattı…
Dinledik…
Ömründe hiç kitap okumamışlar, kitap okumayı aklından geçirmemişler, yaşamında eline kitap almamışlar, kitap yüzü görmemişler…
Kitabın anlatmak istediğini anladılar…

Bir:
Demek ki İmam var…
İki:
İmamın ordusu var…
Üç:
İmamın ordusu devleti ele geçirdi…

Kitabın bize anlattığına göre…
(Görmüş, okumuş değilim…)
İmamın istila planı başarılı oldu…
Önce devletin en önemli kurumlarına yerleşildi…
Sonra “mülkiyeyi, adliyeyi ele geçirinceye kadar sabırla” beklendi… “Kılcal damarlara girilinceye” kadar sessizce ilerlendi…
“Zamanı gelince harekete” geçildi…
Tüm bu istilaya karşı duranlar bir şekilde yok edildi…
Kimisi korkutuldu, kimisi susturuldu, kimisi hapishanelere dolduruldu, kimisinin başına çoraplar örüldü, kimisi kendini vurdu, kimisi kahrından öldü…
Ve devlet istila edildi…
Öyle bir an geldi ki imamın ordusu; gazeteleri, matbaaları basarak, henüz yayımlanmamış kitapları dahi imha etmeye başladı…
İmam başarmıştı…
Kitap bunu anlatıyor…

Anlamayan yok…
Bizler sekiz senedir anlatamadık da…
Okumadıkları, görmedikleri kitap anlattı anlaşılan…
İmamın dönek yanaşmaları dahi, yüz karası bu kitap imha operasyonunu izleyince, ilk kez “bu olmaz…” diye yazdılar…
Anlamışlar…

Kitabın hepimize anlattığı en önemli şey ise:
Koca Türkiye dizine vurup da bir şey yapamıyorsa…
Artık çok geç…

Şık’ır Şık’ır Demokrasi

Daha önce Nutuk’u gözaltına almışlardı. En azından biliyordunuz Nutuk’un içinde ne yazdığını…

Şimdi, gazeteci Ahmet Şık’ın henüz basılmamış olan “İmamın Ordusu” isimli kitabını tutukladılar.
E haliyle merak ediyorsunuz…
Ne yazıyordu acaba o kitapta?

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Bu yazıyordu.

Aman acilen silin hafızanızdan okuduklarınızı da, terör örgütüne yardımdan içeri tıkılmayın ha.

NOT: Sen, lacivert tişörtlü üniversiteli… Bak hâlâ okuduklarını düşünüyorsun, yakacan hepimizi!

Al Sana Nükleer!

Libya Mibya dalgasına bi türlü yazamamıştım, Suriye patlamadan aradan çıkarayım şunu bari.

Japonya 9’la sallandı, Star Haber’in şövalyeleri Turgut Erat ve şef kameramanımız Mustafa Şap, ilk uçakla uçtu. İzlemişsinizdir mutlaka, hazin tabloların yanı sıra, artçı depremleri bile canlı yayında aktardılar. Ve, ekranlara yansımayan çok enteresan bir hadiseye şahit oldular.

Gazze’ye Mavi Marmara’yı gönderen İnsani Yardım Vakfı, Tokyo Camisi’nde bağış topladı, bu bağışlarla bisküvi filan aldı, apar topar kamyonet kiraladı, tsunaminin vurduğu Sendaikentine doğru yola çıktı. Bizim çocuklar da oraya gidiyordu… Peş peşe otobana girdiler, ki, şak, polis durdurdu. Sendai’ye gitmek için özel izin kâğıtları gerekiyordu. Gösterdiler izin kâğıtlarını… Polis, bizimkilere “Gidebilirsiniz, buyrun geçin” dedi. Ancak, İnsani Yardım Vakfı gönüllülerine “Siz gidemezsiniz” dedi. Turgut baktı ki, kamyonete izin vermiyorlar, bastı frene, indi, gitti polisin yanına “Kardeşim, size yardım götürüyorlar, niye engelliyorsunuz?” diye sordu. Polis ne cevap verdi biliyor musunuz?

/_np/8215/13028215.jpg“Muayenesi yok!”

Evet… O imkânsızlıklar ortamında anca bulunan, alelacele kiralanan köhne kamyonetin muayene tarihi geçmişti, trafiğe çıkmasına bu yüzden izin vermiyordu polis.

9 şiddetinde sallanmış, okyanus memleketi yutmuş, üstüne nükleer santral patlamış, hâlâ, trafiğe çıkan araçların muayenesini kontrol ediyor… Çünkü, biliyor ki o Japon polis, doğal afete amenna ama, insani vurdumduymazlığa göz yumulması mümkün değildir. Biliyor ki, nükleer santral dahil, yaşadığımız faciaların birinci sebebi, gereğini yapmayan insandır.

Döndü Türkiye’ye Turgut’la Mustafa… “Gidin radyasyonunuzu ölçtürün” dedik. Çünkü, ahali burda suşi yemeyi bile kesmişken, telefonda yalvarmamıza rağmen, bizi dinlememiş, patlayan nükleer santralın burnunun dibine kadar girmişlerdi. (Bu mesleği yaptığım için kendimden iğrendiğim haftalardan biriydi, çünkü, Turgut’la Mustafa’yı oraya gönderirken, mesleğin gereğini yapacaklarını, böyle bi şeye kalkışacaklarını biliyordum aslında.)

Çok şükür, temiz çıktılar…
Ve, taaa Japonya’ya göndermemize rağmen, nükleer felaketle ilgili en
müthiş haberi İstanbul’da yakaladılar.

Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki Nükleer Tıp Merkezi’ne gittiler. Ki, İstanbul’daki en önemli
radyasyon ölçüm merkezlerinden biridir. Hasta kayıt odasında beklerken, bu manzarayı gördü Turgut, çıkardı cep telefonunu çekti, bana getirdi.

Semavere dokunmayın
Elektrik kaçırıyor…

Ha memlekete nükleer santral kurmuşsun.
Ha evine tüp bağlatmışsın yani!

Ampul Kafa

Soruyorlar bir de:
“Neden hep Müslümanlar dayak yiyor?..”

Böyle oluyor işte…
Makinist yerine imam yetiştirirsen, makinist yetiştiren kazanır…
Çünkü bu uçaklar, tanklar, gemiler, denizaltılar mevlit okununca gitmiyor…
Makinist istiyor…

Bak; gelişmiş, büyük, güçlü uluslar, kadın-erkek el ele çalışıyorlar…
Ampul kafa bilim adamı da cinsiyetleri tanımlamak için “Erkek fiş, kadın prizdir…” diyebiliyor…
Demek ki başka türlü anlatamadı…
Erkek hadi neyse, onu “tornavida” diye de anlatabilirdi…
Ama kadını anlatmak için yeryüzünde bunca çiçek varken, onu evin duvarında sabit “priz”e benzetmesi…
Kendi ampul kafası ancak öyle çalıştığı içindir…

Aslında kazanan ilim…
Bilim…
Emek…
Akıl…
Sadece Amerika’da 5 bin 758 üniversite var…
57 Müslüman ülkedeki üniversitelerin toplam sayısı ise sadece 530…

Ampul kafanın anlamadığı bu…
Çağdaşlığı reddediyor…
Modern hayatı lanetliyor…
Müspet ilimleri beğenmiyor…
Sanata tükürüyor…
Heykeli yıkıyor…
Darwin’e kızıyor…
Kadını fiş takılacak “priz” gibi tanımlıyor…

Sonra oturuyor dünyada olup-bitenleri izlemeye…
Ve İtalyan gözlüğü takıp, Amerikan buluşu televizyona bakıp, Fransız telefon şebekesi üzerinden (Oldu mu size Libya’yı vuran koalisyon gücünün bizim evlerdeki uzantısı) soruyor:
“Niye hep Müslümanlar dayak yiyor?..”

İşte onun için zaten; medeniyet, çağdaş yaşam, laiklik diye sızlanıp dizimize vuruyoruz…
Türkiye’nin öbür Müslüman ülkelere göre daha bağımsız, daha güvende, daha güçlü, daha önde, daha saygın olmasının sırrıdır bu…
Öbür Müslüman ülkelere örnek gösterilmesinin sebebidir…
Mustafa Kemal’in kurduğu laik cumhuriyet hâlâ var olduğu içindir…
Şimdi bunu yıkmak istiyor işte, ampul kafa…

Men Dakka Dukka

Açılım saçmalığı ilk nerede açıldı?
Polis Akademisi’nde.
Kime tokat attılar?
Polise.

Sebahat’ta mı kabahat?

Polisin kadın milletvekilinin kalçasını kırmasında herhangi bi mahzur yoksa, kadın milletvekilinin polise tokat atmasındaki mahzur nedir?

Ha onlar bölücü diyorsan…
O zaman niye, CHP milletvekilini Tekel işçilerine destek veriyor diye sille tokat dövüp, gözüne gaz sıkıp, havuza attı polis? Bölücü mü CHP? Bizzat polis değil miydi, CHP Genel Başkanı’na taş atılsın diye korumasız güzergâha sokan? Şimdi niye, milletvekili eline taşaldı diye ağlıyorsun? Milletvekiline atılınca güzel de, milletvekili atınca mı çirkin?

Milletvekilinin polise tokat atması ayıpsa… Hacdan dönen iki AKP milletvekilinin sınır kapısında bekletildiler diye polise tokat attıkları iddia edilmedi mi? Madem hassassın bu konuda… Tokat yiyen polisler tutanak tuttuğu halde, neden valilik tarafından buhar edildi kamera görüntüleri? Neden örtüldü o mevzunun üstü? Polise tokat atan BDP milletvekilinin görüntülerini basına sızdırmayı biliyorsun da, o kamera görüntülerini niye sızdırmadın aynı basına?

Kamera dedim, aklıma geldi… İzmir Buca Polis Okulu’nda bir eğitmen komiser, polis adayı öğrencileri tekme tokat dövdü. Bu tekme tokat sahneleri bizzat polis adayı öğrenciler tarafından cep telefonu kamerasına alınıp, basına servis edildi. Tekme tokat atan komiser ne oldu?
Şırnak’a tayin edildi! Tekme tokat İzmir’de yasak da, Şırnak’ta serbest mi?

Şırnak dedik…
Şehirlerden devam edelim.
Tokat mesela…
Plakası 60.
Tokat atmış” yani.

N’oldu o Tokat’ta?

Devriye aracına pusu kuruldu, tarandı, yedi askerimiz şehit oldu. Ne dedi yalaka basın? “PKK yapmış olamaz, derin güçlerin işi” dedi. “Yeri çok düşündürücü, orası MHP’nin kalesi” diyerek, ülkücülerin hükümete provokasyon yaptığı ima edildi. Hatta, Bülent Arınç çıktı, “Aylardır terör yoktu, çatışmasızlık vardı, yeri ve zamanlaması çok ilginç” diyerek, “derin” imalarda bulundu. Netice? PKK baktı ki, işi başkasına yıkacaklar, resmi açıklama yaptı, açık açık üstlendi. Sadece vurması yetmiyordu artık çünkü… “Şahitlik” yapması gerekiyordu!

60 Tokat’ı PKK tokadına yakıştıramayan hükümetimiz kaçıncı hükümetmiz?
60!

E takır takır yedi şehidi bile PKK’ya yakıştırmıyorsan, şimdi niye çıkıp milletvekili tokadını PKK’ya bağlamaya çalışıyorsun ki? Sen değil misin, bu işlerle PKK’nın filan alakası yok diyen?

Yıllardır kafanda çuvalla gezmekten rahatsız olmuyorsun da, alt tarafı bi fiskeden mi rencide oldun?

Şeref madalyalı gazi subaylar, itirafçı iftirasıyla kafasına sıkarken… Terörle mücadelenin efsane albayları, generalleri terörist diye içeri tıkılırken… Gencecik teğmenin telefonuna bizzat polis tarafından suç delili yüklenirken… Sen değil misin “askerlikten yırttın” diye sevinen?

Niye tekme tokat girişiyorsunuz evladınız, kardeşiniz yaşındaki üniversitelilere? Burnunu kırdığınız çocuğun sabıkası bile çıkmadı. Ankara’nın göbeğinde kız öğrenciye tokat atarken vicdanınız sızlamıyor da, kadın milletvekilinden tokat yiyince mi geldi aklınıza sağduyu?

Dünyanın her demokratik ülkesinde, değil milletvekili, isterse devlet başkanı olsun, polise tokat atan gözaltına alınır… Ana-babasıyla yemek yiyen bebelere pavyoncu muamelesi yapıp, gözaltına almayı biliyorsun da, tokat atan milletvekiline niye ceket ilikliyorsun? Dokunulmazlık zırhı var diyorsan… Haşat ettiğin CHP milletvekilinin dokunulmazlığı yok muydu?

Çok polis arkadaşım var. Atatürkçülüğüne, yurtseverliğine, yüreğine, insancıllığına kefil olduğum, öz ağabeyim gibi sevdiklerim var. Ama… Bir Osman Kaçmaz çıktı, genelleme yapılamayacağını, bütün hâkimlerin emir kulu olmadığını kanıtladı. Bir İlhan Cihaner çıktı, bütün savcıların aynı kefeye konmayacağını gösterdi. Bir polis şefi çıkıp da “benim onurlu mesleğimi siyasetçilerin maşa olarak kullanmasına izin vermeyeceğim” demeyecek mi?

Bak ne diyor başbakan…

Arapların atasözü var.
Men dakka dukka…
Dak edene, dak ederler.
Vurana, vururlar.
Olay bu”
diyor.

Olay bu.

Maskeli Balo

Vay efendim neymiş, Sarkozy denilen arkadaş Kaddafi’ye kırmızı halı sermişmiş de, Elysee Sarayı’nın bahçesine çadır kurdurup, deve bağlatmışmış… Silvio da, Kaddafi’ye manken kızlar göndermiş de, onuruna parti verip, elini öpmüşmüş…
Bu ne ikiyüzlülükmüş filan.

Evren’in postalını şapur şupur öpen, evinde ince sazlı parti veren, devran döndükten sonra da utanmadan Evren’in diktatör olduğunu yazan bukalemunlar…
Le Monde’da mı çalışıyor şu anda?

12 Eylül’ü Roma dondurması gibi yalayan, “darbe değildir, meşru müdafaadır, hayırlı uğurlu olsun” diye methiyeler düzüp, öbür 12 Eylül’de mağdur rolü kesenler…
Sophia Loren midir?

28 Şubat sürecinde kasket partisine yılışan dönek, takke’den milletvekili adayı olmuyor mu?

Özal varken papatya olan… Ayak bileğinde dövme, göbek deliğinde piercing bulunan botokslular, purolu kocaları takunyalı belediyeden ihale kapsın diye umre yolunu tutmuyor mu?

“Gelene ağam, gidene paşam” Fransız özdeyişi midir? “Düşenin dostu olmaz” İtalyan atasözü müdür? “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın”ı hangi millet tekrarlar papağan gibi?

İnek gibi sağmışlar da, uçak satıp, petrolünü almışlar falan… Bizim müteahhitler niye gidiyor peki Libya’ya? Kızılay yardımı için mi? Yağlı müşterinin petrodolarlarını almıyoruz da, çöl kumu mu alıyoruz? “Üzümünü ye, bağını sorma” zihniyeti, Amerikalıların mıdır?

Makyavel güya Floransalıdır ama… Bizimkiler her yol mübahçı Makyavel’i suya götürüp susuz getirmez mi?

Bi yandan cemaat kahvaltısında namaz kılıp faizsiz bankacılıktan kredi cukkalayan, beri yandan laik düşünce derneğine bağışta bulunup muhafız alayı ihalesini tokatlayanlar Marsilyalı işadamı mıdır? Kandilde viskiyi devirip, sanki oruçluymuş gibi iftar çadırında ezan pozu verenler Venedik taciri midir?

Bi tarafa gidip “köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek zorundayım şekerim” diye zırıl zırıl ağlayan da sensin… Öbür tarafa gidip “bunlar köprüye bile karşı çıkıyor muhterem” diye fısır fısır ispiyonlayan da!

Sarko’yla Silvio kendi halkının çıkarı için, Arap’ı sömürüyor, Arap’ı dövüyor… Sen kişisel çıkarın için, memleketi Arap’a satıp, Mustafa Kemal’i sırtından hançerlemiyor musun?

Mübarek’i istemediği için sokağa dökülenler “demokrasi isteyen halk” ise, Cumhuriyet mitinglerine katılanlara niye “ruh hastası vatan haini” dedin o zaman? Tunus’taki muhaliflerin sesine kulak vermek gerekiyorsa, muhaliflerin niye hapiste? Kaddafi’nin eline silah alıp sokağa çıkanların üstüne tank sürmesi Birleşmiş Milletler bombardımanını gerektiriyorsa eğer, sen yıllardır nerelere tank-panzer sürüyorsun, Fizan’a mı?
Onlar halk, bunlar kelaynak mı?

Adamlar ikiyüzlü hiç olmazsa…
Sen binbir surat değil misin?

Kılavuzu Karga Olanın…

Galiba, artık benim de bir köşem var. İktidara karşı çıkabilen hemen herkesin bir şekilde susturulduğu, birer-ikişer içeri atıldığı günleri yaşıyoruz. Sıra şimdi muhalif gazetecilerde. İster misiniz ilk yazdığım yazıyla ben de kendimi Silivri’de bulayım?

Düşünsenize, sabahın 05.00’inde kapıma yumruklamışlar. Aile efradının şaşkın bakışları arasında, iki ayağınız bir paçanızda adeta sürüklenircesine; komşuların perde aralıklarından dikizlerken, “Oh olsun! Yazar mısın o kitabı?” diye düşündüğünü?

İşin kötüsü kitap bile yazmadım…

  • Ama yazmayı düşündün! Düşünmek yazmaktan daha büyük suç!
  • Ben sadece oynadım.
  • Tamam. Şimdi de biraz içeride oyna!

Bir gazeteci arkadaşımızı yine böyle sabahın 05.00’inde götürürlerken, sahibi olduğu her zaman yeri göğü inleten Kangal köpeği pısmış kalmış. Bırakın havlamayı, nefes bile alamamış. Sivaslı ya ondan çekindi herhalde.

Evet, hadi bakalım gelsin sorular;

  • Safra keseniz nerede?
  • Ne kesesi?
  • Safra, Safra!
  • Ha, evet. Yıllar önce taş vardı. Sağlığıma kavuşabilmek için aldılar safra kesemi.
  • Nasıl bir taş bu?
  • Eee,tektaş.
  • Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?
  • Estağfurullah.

Diyelim yuvarladılar taşı önünüze…

  • Bak bakalım! Bu taş, o taş mı?

Uykulu gözlerle ben de taşı incelemeye çalışıyorum. Yumruk büyüklüğünde bir taş. Bu bendeki nasıl bir safra kesesi ki içinde böyle bir taş barındırsın? Sonra, aradan geçmiş 15 yıl. Bırakın taşı, o kadar süre sonra babamı görsem tanımam.

Adam kendinden emin:

  • Bu taş, senin safra kesendeki taş!
  • Peki diyelim, evet o. Nereye varacağız bununla?
  • Ergenekon’ a… Eninde sonunda varacağız ya. Kestirmeden geldik işte.
  • Şimdi anladın mı?
  • Valla ben bir şey anlamadım. Anlatın da anlayayım.
  • Güneydoğu’da çocukların polis araçlarına fırlattığı taşların arasında geçti elimize bu taş! Bu taş senin taşın! (Kısa bir sessizlik…)
  • Sen telefonunu dinlediğimizi biliyor muydun?
  • Biliyordum.
  • Nasıl olur?
  • Şöyle oluyor, biri beni dinlerken sürekli boğazını temizliyor, bir diğeri sık sık su içiyordu. Malum lıkırdılar.
  • Başka?
  • Birinin de sürekli karnı güruhlardı.
  • Sen onların seni dinlediğini hissettirir miydin?
  • Evet
  • Mesela?
  • Gönüllerini almak için bir şeyler söylerdim. Mesela “Gecenin bu saatinde zahmet edip üç kuruş maaş karşılığında bizi diniyorsunuz… Hiç şüphesiz şu anda siz de sıcak yataklarınızda karılarınızın yanında olmak isterdiniz. Her kimseniz, kolay gelsin. İyi dinlemeler…” derdim. Bazen boş bulunup “Sağ ol!” dedikleri de olurdu.
  • Başka?
  • Sıkılmasınlar diye şarkı okur, fıkra anlatırdım. Sonra da bayrağı göndere çeker, yayını kapatırdım… Bakın arkadaşlar, ben hastayım. Yoğun bakımdan yeni çıktım. Almam gereken ilaçlarım var. Kalbim daha şimdiden hızla çarpmaya başladı. Başım dönüyor hatta midem bile bulamıyor.
  • Sen çok dinliyorsun kendini!
  • Eksik olmasınlar, sizin arkadaşlardan pek sıra gelmiyor… Şey… Afedersiniz, ilaçlarımı alabilir miyim?
  • Önce biz bakacağız şu ilaçlarına! Bakalım o ilaçlar gerçekten dediğin gibi mi?
  • Masadaki diğer adamlar ilacın benim ilaçlarım olup olmadığını anlamak için birer tane yutarlar.
  • Gelelim konumuza!.. 3 gün yoğun bakımda kaldın. Takip edemedik seni. Buna ne demeli? Ne oldu yoğun bakımda?
  • Bakım yapıldı,
  • Nasıldı?
  • Yoğundu.
  • Akciğer filmi çektirmişsin?
  • Aslında düşündüm keşke hepimiz birden çektirseydik. Ama tomografi cihazına hepimiz birden sığamazdık.
  • Gece yarısı bir ara kalbin 6 saniye kadar durmuş?
  • Evet, doğru.
  • O zaman zarfında neredeydin?
  • Hastanenin bahçesine meyve bıçağımla çatalımı gömüyordum.
  • Sebep?
  • Bir gün darbe yapmayacak mıyız?
  • Güzeeel, başladın açılmaya! Silahlı Kuvvetler’den arayan soran, ne bileyim ziyaretine gelen falan oldu mu?
  • Silahlı Kuvvetler’den değil ama değerli dostlarım adeta yarıştılar sağ olsunlar.
  • Kimlerdi onlar?
  • İsimlerim vermek istemiyorum.
  • Sebep?
  • Sabah 05.00’te kaldırmayasanız diye.
  • Mehmet Barlas aradı mı?
  • O benim yakın dostum değil artık. Yakınlaştığı başka dostları var…

O sırada ilaçlarımı yutan arkadaşlar uyuyakalmışlar. Beni sorgulayan arkadaş sandalyede uyuyanlara baktıktan sonra:

  • Evet… Arkadaşların yuttuğu haplar dediğin gibi sakinleştiriciymiş. Uyudu hepsi!

Böyle bir mavra geldi aklıma. Oğlumu çağırdım. Yazıyı ona okudum ne diyecek diye.

Dedi ki:

  • Baba, geçen sabah 05.00’te sanki biri dürttü uyandım. Odanın içinde kırmızı mavi lambalar bir yanıyor, bak sönüyor… Dedim, pederi almaya geldiler herhalde. Heyecanla pencereye koştum. Allah’tan korktuğum başıma gelmedi. Polis arabası değilmiş.
  • Neymiş peki?
  • Mühim değil, uçan daire. Arada bir gelip gittiklerinden söz ediliyor ya. Neyse, derin bir nefes aldım, “Çok şükür” deyip yattım.

İşte böyle… Herkese kafayı yedirdiler bu ara. Kafayı yemeyenlere selam olsun…