Monthly Archives: October 2010

Fotokopi Masrafı Çok, Biz Gelelim En İyisi

Fotokopi Masrafı Çok, Biz Gelelim En İyisiAlman Polisi’nin Deniz Feneri e.V. Yardım-bağış dolandırıcılığı soruşturması dosyalarının toplam 200 bin sayfayı geçtiği belirlendi.

Binlerce Türk’ün 42 milyon Euro’dan fazla yardımlarını amaç dışı kullanan 3 sorumlunun hüküm giydiği Almanya merkezli Deniz Feneri e.V. dava sürecini, Türkiye’deki “asıl şüpheliler” nezdinde soruşturma ile sürdürerek genişleten Alman yargısının topladığı deliller toplam 700 klasörü geçti…

Almanya tarihinin en büyük “merhamet soygunu” Deniz Feneri e.V. soruşturmasında toplanan deliller, Frankfurt Emniyeti’nin arşivini doldu, taşırdı. Deniz Feneri e.V. soruşturmasını başından beri yürüten Frankfurt Polisi’nin ilgili biriminden yapılan özel açıklamada, Deniz Feneri e.V. soruşturmasında delillerle ilgili hiçi bir sıkıntı çekilmediği belirtilerek, “Gereğinden fazla delilimiz var. Evrak arşivimiz taşıyor” denildi.

Konuyla ilgili kendisinden ayrıca bilgi aldığımız, Frankfurt Emniyeti Mali Şube başkomiserlerinden Aleksander Böhm, ellerindeki delillerin 700 klasörü geçtiğini açıkladı. Alman Ceza ve Ceza Muhakemesi mevzuatına göre tasnif edilerek, özel korumalı arşivde “Asservatenkammer” tutulan delil niteliğindeki çok kapsamlı belgelerin 200 bin sayfayı geçtiği öğrenildi.

Frankfurt Savcılığı’nın talimatı ile savcılıkla eşgüdüm içinde asıl elebaşıları Türkiye’de olan uluslararası dolandırıcılık skandalı, Deniz Feneri e.V. soruşturmasını yürüten Frankfurt Emniyeti Mali Şubesi “Bağış” (Spende) adlı özel çalışma grubu kurmuştu. Aralarında Türkçe bilen sivil polis memurları, hukuk ve ekonomide uzman çevirmenlerin de bulunduğu “Bağış” çalışma grubu, faaliyetlerini 2006 yılı ocak ayında başlatmıştı. Türkiye kamuyonun 25 nisan 2007 yılında Deniz Feneri e.V. yardım derneği merkezi ile yine aynı binada bulunan Kanal7 INT yayınlarının yapıldığı Euro 7 GmbH şirketine yapılan polis baskınıyla varlığından haberdar olduğu bu polis ekibi, 14 ayrı adrese yapılan eşzamanlı baskın sonucu ele geçirilen 2 kamyon dolusu belgeye el koyarak, bilirkişilerin desteğiyle değerlendirmeye almıştı.

Fotokopi Masrafları Dudak Uçuklattı

Türkiye’deki savcıların sürdürdüğü Deniz Feneri soruşturması kapsamında Almanya’dan belge talebinden, yüksek fotokopi masrafları nedeniyle vazgeçtiği öğrenildi. Halen Frankfurt Emniyeti’nin “asservatenkammer” tabir edilen özel korunaklı arşivinde tutulan 700 klasör dolusu 200 bin sayfalık yazı ve belgelerin fotokopi işlemlerinin personel, mesai, kağıt vb. giderler nedeniyle toplam 137 bin Euro tutacağını hesaplayarak bunu Türk makamlarına bildiren Alman yetkiler, “O halde biz bu işlem yerine bizzat gelerek, yerinde inceleyelim” yönünde yanıt aldı.

Türkiye’den gelerek Almanya’da delilleri incelemek, hükümlü ve şüphelileri sorgulamayı düşünen Nadi Türkaslan ve yardımcılarıyla muhtemelen eşlik edecek Türk Polisleri’nin bu talebine Frankfurt Emniyeti ve Savcılığı olumlu görüş bildirerek yeşil ışık yakmıştı. Türkiye’deki konuyla yetkili savcılığın da Türkiye’deki Deniz Feneri soruşturmasını yürüten Ankara Savcılığı’na onay vermesiyle, Deniz Feneri soruşturmalarında Türk-Alman adli işbirliğinde adli ve idari pürüz kalmadı.

Adli Yardımlaşmada Hiçbir Sorun Yok

Halen Türkiye’deki asıl elebaşıları olarak nitelendirilen 4 şüphheli başta olmak üzere diğer suç ortaklarına yönelik soruşturmayı sürdüren Frankfurt Adliyesi yetkileri, Türkiye’nin şimdiye kadar istediği bütün belgeleri teslim ettiklerini açıkladı. Mevzuata uygun resmi ve gayrı resmi olmak üzere çifte muhasebe kayıtlarını içeren ve 17 Eylül 2009 tarihinde 3 Deniz Feneri e.V. yöneticisinin hapse mahkum olmasıyla sonuçlanan davada ana delillerden olan veri diskinin kopyasını dahi verdiklerini belirten Frankfurt Bölge Mahkemesi Savcılığı yetkileri, “Adli yardımlaşma kapsamında Ankara’nın bütün taleplerini karşıladık ve her türlü işbirliğine de açığız” ifadesini kullandılar. Alman yetkililer işlemlerin uzun sürmesinde kendilerinin bir ihmal veya kasıdı olduğu yolundaki haberleri de ret ettiler.

Almanya’dan CHP’ye Dolaylı Düzeltme

Almanya’daki Deniz Feneri e.V. yolsuzluğu belgelerini Ankara Cumhuriyet Savcısı Nadi Türkaslan’a teslim eden CHP’ye, Alman adli makamlarınca dolaylı olarak düzeltme geldi. Geçtiğimiz gün toplam 6 Bin 500 sayfa tutan 14 klasörü savcılığa teslim eden CHP eski Merkez Yönetim Kurulu üyesi Ali Kılıç, “Savcılığın elinde 650-700 sayfa civarında belge bulunduğu” açıklamasını yapmıştı. Halen Türkiye’den adli yardımlaşma yoluyla gönderilen belgeleri Almancaya çevirme ve inceleme işlemlerini sürdüren Alman Polisi ise, kendilerine çok sayıda klasör teslim edildiğini ve yüzlerce sayfanın çevirisine çalıştıklarını” açıkladı. Böylece, ‘Ankara Savcılığı’nın elinde az miktarda belge bulunduğu’ yolundaki bu açıklama dolaylı olarak, Almanlar tarafından yalanlanmış oldu.

Adının saklı kalmasını isteyen bir diğer polis yetkilisi ise, Türkiye’den gelen dosyaların ilk incelemelerinde, “Belli bir ciddiyette çalışıldığını görmekten memnun olduklarını” belirterek, Türkiye’den Almanya’ya tahminlerinden daha somut deliller yollandığını ima etti.

“İkinci Deniz Feneri e.V.” iddianamesini kabul eden Frankfurt Bölge Mahkemesi, davanın açılması konusunda karar için yasal tebligatları yapılan Türkiye’deki şüpheliler Zekeriya Karaman, Dr. Zahid Aykut Akman, Harun Kapıyoldaş ve İsmail Karahan’ın avukatlarından gelecek açıklamaları bekliyor.

Al Sana Siyah Türk

Siyah Türk.
Beyaz Türk.

Pek moda bu aralar.

Dinci siyasetçiler kendini zenci ilan ediyor, rakiplerini beyaz olmakla suçluyor. Tarikat ve cemaatlerin de, aslında, siyah Türklerin sivil toplum kuruluşu olduğu iddia ediliyor.

Beyaz Türk’ten kasıt, eğitimli, zengin, burnu büyük kokoşlar… Siyah Türklerin ise, yer sofrasında bulgur kaşıklayan, ezilmiş garibanlar olduğu varsayılıyor.

Dolayısıyla, fakir fukaranın gözüne şirin görünmek için “siyahi maske“ler takılıyor, parmağına kuru soğan büyüklüğünde pırlanta takanlar “çakma siyah” pozlarına bürünüyor.

Halbuki, bu ülkenin orijinal siyah’ları var…
Ve hepsi, Türkiye’nin modern, aydınlık yüzü.

Esmeray mesela… Avni Dilligil, Muammer Karaca, Haldun Dormen, Nedim Saban tiyatrolarında oynadı, sinema filmlerinde, televizyon dizilerinde rol aldı, bugün bile hâlâ ezbere bildiğimiz şarkıları söyledi. Tarikat-cemaat işlerinde hiç görmedim ben rahmetliyi.

Sait Sökmen, Devlet Opera ve Balesi’nin baş baleti, ilk Türk koreografı, Devlet Tiyatroları Çağdaş Dans Grubu kurucusu, bale öğretmeni, yönetmen…
Hani yer sofrası?

Sibel Sürel, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin baş balerini… Kuzgun Acar, heykeltıraş, çağdaş Türk heykelinin tartışmasız öncülerinden… Tuğçe Güder, best model of the world.

Sadri Usuoğlu, Beşiktaş’ın efsane kalecisi, Robert Kolej mezunu, futbolun yanı sıra basketbol oynadı, 1936’da Yunanistan’la yaptığımız ilk basketbol milli maçında ilk 5’teydi, 1936 Berlin Olimpiyatları’na katıldı, Beşiktaş’ın ve A Milli Futbol Takımımızın teknik direktörü oldu. Beşiktaş’a armasında ay-yıldız, yani Türk bayrağı taşıma onurunu, o kazandırdı.

İstersen albino ol… Ben ak’ım demekle ak olunmuyor, asıl bu saydığım isimler memleketin yüz ak’ı.

Melis Sökmen, jazz, soul, blues… Mustafa Olpak, Tariş direnişine katıldı, sağcılar tarafından kurşunlandı, vuruldu, 12 Eylül’de içeri tıkıldı, aktivist, yazar… Yasemin Esmergül, sinema ve ses sanatçısı… Tuncay Vural, Türkiye dans kralı, gym eğitmeni… Defne Joy Foster, vj.

Hadi Türkmen, Fenerbahçe’de yöneticilik, Futbol Federasyonu’nda Asbaşkanlık yaptı, bugün Türkiye’de ampute futbol oynanıyorsa, onun sayesinde… Mustafa Yıldız, iki defa Kırkpınar Başpehlivanı oldu… Ömer Besim Koşalay –sporcuyum diyenler sporcu görsün- İstanbul güreş şampiyonu oldu, futbola geçti, Galatasaray’da sol açık oynadı, atletizme geçti, bismillah, 1500 metre Türkiye rekorunu kırdı, sonra, 6 ayrı mesafede 29 Türkiye rekoru kırdı, 1924 Paris Olimpiyatı’nda ve 1928 Amsterdam Olimpiyatı’nda milli formayla koştu, gazeteciliğe geçti, 1936 Berlin Olimpiyatı’nı Cumhuriyet gazetesi muhabiri olarak takip etti, Galatasaray’da yöneticilik yaptı, 1924’te Türkiye’ye eşofman getiren ilk Türk olduğu için, bugün hâlâ, onun adına Kırmızı Eşofman Kros Yarışmaları düzenleniyor.

Çakma siyah… İyi oku!

Dursune Şirin, Türk filmlerinin unutulmaz Bacı Kalfa’sı… Oğlu, İbrahim Şirin, Türk sanat müziği sanatçısı, tiyatrocu… Arzu Bekiz, dansçı… Ali Tınaz, hemşerim, BBG Ali olarak tanıdınız onu, animatör, fitness eğitmeni… Mansur Ark, müzisyen… Ahmet Turgutlu, sinema afişlerine soyadıyla değil, lakabıyla yazılan, bakkal, polis, kötü adam, manav gibi üçüncü rollerle devleşen, Yeşilçam’a adını kazıyan Ahmet Kostarika… Neşe Sayles, BKM Mutfak Ekibi’nde yer alan genç yeteneklerden… İhsan Küçüktepe, nostaljik Türk filmlerinin bir başka unutulmazı, namı diğer, Çitlenbik İhsan.

Yedi enstrüman çalan, Atatürk Kültür Merkezi Opera Müdürlüğü yapan Cenk Sökmen… Dalaman’ı Dalaman yapan adam, Musa Siva -hangi tarikattan bahsediyorsun- iki dönem CHP, bir dönem SHP, üç defa belediye başkanı oldu, son seçimde gene CHP’nin adayıydı.

Vahap Özaltay, İzmir’in gururu… İşgal başlayınca Anadolu’ya geçti, Mustafa Kemal’in yanında milli mücadeleye katıldı, Galip Hoca lakabıyla Ege dağlarında efeleri örgütleyen Celal Bayar’ın yanında Yunan’a karşı vuruştu, memleket kurtuldu, atletizme başladı, 1932 Balkan Oyunları’nda 4 çarpı 400 bayrakta milli formayı taşıdı, Altay’da futbol oynadı, soyadı kanunu çıkınca Altay sevgisinden Özaltay soyadını aldı, milli takıma İzmir’den seçilen ilk futbolcu oldu, Fransa’ya Racing’e transfer edildi, öyle şık kafa golleri vardı ki, Fransızlar ona “le tete de Turc”, yani “Türk kafası” lakabını taktı, Ordu Milli Futbol Takımımızın teknik direktörü oldu, dünya şampiyonu yaptı. Alsancak’ta Vahap Özaltay Meydanı var ya… İşte o.

200 bin civarında orijinal siyahımız var; mühendis, doktor, eczacı, hepsini buraya sığdırabilmem imkansız, tadımlık verdim… Şuralardan gelmişler, şu tarihte gelmişler filan, merak bile etmezler, özbeöz, ne mutlu Türküm diyene’dir onlar, hatta köylerde ikamet edenleri Yörük Türkçesi konuşur… Çağdaş yaşamın kaleleri, İzmir, Muğla, Edirne, Mersin civarında ağırlıklı yaşarlar. İzmir’de dernekleri var. Hıdrellez, Nevruz gibi, baharı müjdeleyen günü kutlarlar, Dana Bayramı, komşularını da alıp, piknik yaparlar. Geçenlerde belgesel için röportaj yapmışlar, şöyle diyordu bi tanesi: “Bir Afro-Türk için İzmir’de yaşamak, rahat, kolay, mutlu ve onurludur, İstanbul’a gittiğimizde bizi kaçak göçmen zannedebiliyorlar!

Onlarla büyüdüm ben.

Benim canım kırtikozum, yani anneannemle komşuydular çünkü, Çimentepe’de… Giritlilerle birlikte otururlar, kız alıp verirlerdi, etle tırnak olmamız ondan… En yakın çocukluk arkadaşlarımdan biri, Mavro Mustafa… Eşrefpaşa, Beştepeler, Kako, Kadifekale, altını üstüne getirirdik. Bizimkiler Rumca “siyah” anlamına gelen “Mavro” diye severdi onu… Onun ailesi de, özellikle yaz bitimi Çeşme’den döndükten sonra Kenyalı’ya benzediğim için, Giritçe-Türkçe karışımı, “arapaçimu” diye okşarlardı başımı.

Beni büyüten de siyah.

Anasız-babasızdı Muazzez teyzem, İstanbul Çocuk Esirgeme’de büyümüş, okutulmuş, hemşire olmuş, evlenmemiş, Zeynep Kamil’de çalışmış, emekli olduktan sonra İzmir’e göçmüş, Alsancak’ta zengin ailelerin bebelerine dadılık yapıyordu. Annemin arkadaşıydı. Evde doğdum, ele gelinceye kadar, çocuğa nasıl bakılır, yemesi içmesi nasıl disipline edilir, aşı filan, öğretmiş anneme… Sonra, hemşireliği döneminde bulduğu akrabalarının yanına, İstanbul’a göçtü, rahmetli oldu. Bütün bebeklik fotoğraflarımda kucağındayım.

Offf of.

Biraderim Mavro Mustafa, herkes okudu ama, bu mektup Hürriyet eliyle sana… Kısmetse oradayım yılbaşında, mesela saat 10’da, buluşalım Kordon’da, bakarsın n’olacak bu tarikatçılarla memleketin hali diye laflarız, iki tek atınca…
Çipuraları hazırla.

Atatürk’ü Sevmemeleri Normal

DÜN Atatürk’ün yeni bulunan, daha doğrusu bir manavda bulunup restore edildikten sonra yayınlanan görüntülerini izledim.
Bir kez daha hayranlıkla.
Sonra odamdaki Atatürk albümlerinin sayfalarını karıştırdım.
Ardından Habertürk arşivindeki Atatürk fotoğraflarına baktım.
Ve toplumun bir bölümüne hak verdim.
Görüntüler hemen hemen 80 yıllık.
Neredeyse bir asra yakın bir süre.
Atatürk tüm görüntülerde, tüm fotoğraflarda yıldız gibi parlıyor.
Konuşması, üslubu, giyim kuşamı, duruşu, vücut dili inanılmaz.
Sanki o güne ait değil.
Çok çok ilerİde.
Bırakın o günü, bugün için bile çok çok ilerİde bir dönemde sanki.
Onun üzerindeki kıyafetleri benim yaşam sürecimde karşılaştığım liderlere giydirdim. Sadece Türklere değil, dünya liderlerinin hepsine.
Hiçbirine yakışmadı Atatürk’e yakıştığı kadar.
Hiçbiri bulunduğu ortamda bu kadar farklı görünmedi.
Hiçbiri çağından bu kadar ileride durmadı. Hiçbiri zamanlar ötesinden gelmiş gibi görünmedi.
Ne yerlisi, ne yabancısı.
O zaman idrak ettim bu halkın bir bölümündeki Atatürksevgisizliğinin nedenini.
Onlara o kadar uzak, o kadar yabancı, o kadar farklı ki, onu anlamaları, sevmeleri, beğenmeleri mümkün değil.
O onlar için bir “uzaylı”.
Kendilerinden bu kadar uzak bir gelecekte olan birini ne anlayabilirler onlar, ne sevebilirler.
Ama kabahat onlarda değil.
Atatürk’te.
Bugünden bile ötede.

Güzel Şeyler

Geçen hafta bi takım bilimsel mevzuları gözüme kestirmiştim, araya başka laflar girdi, “memlekette güzel şeyler de oluyor azizim”i yazmak kısmet olmadı… Bugün toptan aradan çıkarayım bari.

İnek fiyatları ucuz olan yabancı ülkelerde çok yağmur yağdığını, çok yağmur yağdığı için bol ot yetiştiğini, bizde ise az yağmur yağdığını, az ot yetiştiğini, bu yüzden inek fiyatlarının arttığını belirten Tarım Bakanımız… Şimdi de, vatandaşın refah seviyesinin arttığını, refah seviyesi arttığı için bol et yediğini, bol et yediği için de inek fiyatlarının arttığını açıkladı.

Keneden korunmak için pantolon paçalarını çoraba sokmak gerektiğini belirten Sağlık Bakanımız… Şeker hastası olduğunu, eşinin emekli maaşı aldığını, üniversitede çocuk okuttuğunu, kendisine verilen bu maaşla, kendisine verilen beslenme listesini nasıl alacağını soran vatandaşa, “az ye” önerisinde bulundu.

Hacettepe Üniversitesi’yle Türk Bilişim Derneği’nin ortaklaşa yürüttüğü ve Avrupa Birliği’nin Leonardo da Vinci programı tarafından finanse edilen işsizlik projesi kapsamında, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde bol bol koyun olduğu, ancak, çoban eksiği bulunduğu saptandı.

Ölen madenciler için güzel öldüler diyen… 69 günde canlı çıkaran Şili’nin beceriksiz olduğunu, bizde aynısı olsa en fazla üç günde çıkaracağını belirten Çalışma Bakanımız… Bu açıklamasından üç gün sonra, beş aydır cesetlerini çıkaramadığı madencilerimizi çıkarsınlar diye Çinlileri kiraladı. Ceset çıkarma ihalesinden üç gün sonra yapılan açıklamada, beş aydır çıkarılamayan cesetlerin en fazla iki ay, bilemedin üç ay sonra çıkarılacağı açıklandı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma antika vagonlarla hızlı tren yapıp, 37 kişinin ilk virajda rahmetli olmasından sonra “sorun hızda değil” diyen Ulaştırma Bakanımız… Avrasya Maratonu’nda anormal titreşim gösteren Boğaziçi Köprüsü’nün sağa sola eğilmesi üzerine, “Asma köprü olup da, sallanmayanı var mı? İşi sallanmak… Ne yapsaydı yani, sallanmasa mıydı? Üstelik, elektrik direkleri aksesuardır, köprünün sallandığını göstermez” dedi.

İstanbul Üniversitesi’nde kafasına yumurta fırlatılan Sanayi Bakanımız, “Bilseydik tavamızı tüpümüzü getirirdik” demişti… Bu sefer, Ankara Üniversitesi’nde kafasına yumurta fırlatılan AB’den Sorumlu Bakanımız, “Keşke sucuk da olsaydı, sucuklu yumurta yapardık” dedi.

“Sakarya İlkokulu”na türbanla girildiği dakikalarda… “Sakarya Üniversitesi” rektör adayı profesör, kendisine oy verecek bilim adamlarına TOKİ’den ev vereceğini söyledi.

Selçuk Üniversitesi’nde hastalara takılan platinlerin tornacıda yaptırıldığının ortaya çıktığı dakikalarda, “domatesin içine bi şey takarlar, maazallah neslimizi kuruturlar” diyen YÖK Başkanımız… Üniversite sorularının araklanması üzerine, sınava girecek öğrencilere cep telefonunu, saati, küpeyi, yüzük takmayı, peçeteyi, suyu, şekeri, kalemi, kalemtıraşı, silgiyi, hatta işemeyi bile yasakladığını açıklayıp, “Türban serbest” dedi.

Bu bilimsel ülkede…
İlk Türk robotu icat edildi.
İnsansı.

Sabancı Üniversitesi tarafından hükümetimizin iktidara geldiği 2002 yılında üretimine başlanan “milli robot”umuz, yürü diyorsun yürüyor, dur diyorsun duruyor, otur diyorsun oturuyor, kalk diyorsun kalkıyor, getir diyorsun getiriyor.

Tek eksiği var maalesef… Konuşma fonksiyonu yok. “Öyle diil mi?” diyorsun mesela… Yukarı aşağı başını sallıyor.
Mevzu ne olursa olsun, tasdikliyor.

Daniel

Daniel… Hani şu, trafik kazasında ölen karı-koca turistin talihsiz oğlu…

Hemşire tarafından emzirilen ve İzlanda Fahri Konsolosu tarafından akrabalarına teslim edilen bebecik.

Hiç merak ettiniz mi, niye fahri konsolos? Haritadaki yerini bilmediğimiz Afrika ülkelerinin bile Türkiye’de elçiliği falan varken, İzlanda’nınki niye elçi değil de, fahri?

Sene taaa 1627…

Korsanları kovalıyorum ayaklarıyla Danimarka kıyılarını talan eden Murat Reis, bakalım yukarda başka ne var diye, kutuplara yelken açmıştı ki, şak, karşısında yemyeşil bi ada… Altından girdi, üstünden çıktı, 26 gün boyunca hal hatır(!) sordu, ayrılırken de 400 civarında esir aldı, erkekleri köle olarak sattı, sarışın kızları ganimet aldı, hareme mareme hediye etti.

İzlanda bizimle tanışmıştı!

O kadar sevdiler ki bizi, orada sadece 26 gün kalmamıza ve aradan 383 sene geçmesine rağmen “Tyrkjaranid” diye bi kavram var hâlâ İzlanda’da… “İnsan çalan Türk” diye tercüme edebiliriz kabaca… Ve, bu travmatik hadiseden hemen sonra, kalbimizi kıran özel bi kanun çıkardılar… İzlanda topraklarında Türk öldürmek suç olmaktan çıkarıldı!

Neyse ki, üç asır boyunca Türk kıstıramadılar, bu kanundan faydalanan İzlandalı olmadı. Baktılar ki, öldürmek için Türk denk getiremiyorlar, 1970’lerde filan kaldırdılar kanunu.

Vay sen misin kaldıran, pasaportu kapan soluğu İzlanda’da aldı kardeşim… Selamünaleyküm.

Adamlar kanunu kaldırdığına bin pişman olmuştu ama, iş işten geçmişti. Halbuki, bizimle görüşmemek için diplomatik temas bile kurmamışlardı, elçilik bile açmamışlardı. N’oluyor demeye kalmadan, İzlanda’nın her tarafı dönerci doldu. Onlar diplomatik temas kurmamıştı ama, biz yakın teması derhal kurmuştuk. Derhal evlenmeye, kız alıp, erkek vermeye başladık!

Suratımızı görmek istemeyen İzlanda ile “dünür” olmuştuk. Çocuklar doğdu. Başta iyiydi. Kaçınılmaz tabii, korkulan oldu. Türk babalardan biri, kızlarını Türkiye’ye getirdi, türban giydirdi, anneleriyle görüşmelerini yasakladı, sonra da İzlandalı eşini boşadı.

İzlanda mahkemesi, çocukların velayetini anneye vermişti aslında. Hikâye… Türkiye ile İzlanda arasında imzalanmış herhangi bir sözleşme olmadığı için, Türk hukuku, İzlanda hukukunu tanımadı. “Yürrü, anca gidersin” dedi. Anne uçağa binip geliyor, polis nezaretinde kapıya dayanıyor, baba alt tarafı 50 lira ceza ödeyip, çocukları göstermiyordu.

İzlanda ayağa kalktı. Kampanyalar yapıldı, şarkılar bestelendi. Anne, Türkiye’de dava açmak için, insan hakları avukatı Hasip Kaplan’ı tuttu. O zamanlar milletvekili değildi, açılım da henüz yapılmamıştı, dolayısıyla birbirimize ırkçı-bölücü diye hakaret etmiyorduk. Dinci medya Hasip Kaplan’ın “Hıristiyan” olduğunu iddia etti, anne de “kahpe” ilan edildi!

Takunyalı siyasetçiler devreye girdi, kolayca tatlıya bağlanabilecek mevzu, dallanıp budaklandı, “din kavgası”na dönüştürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti. Türkiye mahkûm oldu. Gene hikâye… Anne, evlatlarını göremedi. Gel zaman git zaman, çocuklar 18’ini geçti. Dava düştü. Siyasetçiler elini çekti. Siyasetçiler defolup gidince, aile baş başa kaldı, tatlıya bağlandı. Anne, çocuklarıyla görüşüyor şu anda, torunları oldu.

300 küsur sene sonra yaşanan bu yeni travma, İzlanda’yı, hiç olmazsa olan bitenden haberleri olsun diye, diplomatik temas kurmaya mecbur bıraktı. Elçi göndermediler, elçi kabul etmediler. İstanbul, Ankara ve İzmir’de fahri konsolosluk kurdular. İzmir’de minik Daniel’ı akrabalarına teslim eden Esat Kardıçalı, o yüzden fahri konsolos.

İzmir’in en köklü, en saygın ailelerinden biridir Kardıçalılar… Esat beyin, İzlanda ile hiç alakası yok aslında, tek kuruş ticari ilişkisi yok, tanıdığı yok, hatta, fahri konsolos olana dek, İzlanda’yı görmemiş bile, ayak basmamış… 17 sene Kanada’da yaşadığı halde, yüzlerce kez uçakla İzlanda’nın üstünden geçtiği halde, bir kez olsun inip bakmamış.

Gelip bulmuşlar onu… O da, medeni bir ülkenin konsolosluğunu onurla kabul etmiş… Neden kendisinin tercih edildiğini bilmiyor… Bana sorarsanız, hayatı boyunca İzlanda’ya gitmediği, hiç alakası olmadığı için tercih etmişlerdir… Gidenlerin ne yaptığı belli çünkü!

Fahri konsolosluklar açılınca, genelde Ege kıyılarına, İzlandalı turistler gelmeye başladı tabii… E kaçınılmaz olarak, trafik, onları da öldürmeye başladık tabii.

Bebiş Daniel böyle bir öykünün kurbanı… Hemşiremiz tarafından emzirildi. Türk lafını duyunca suratının rengi kaçan İzlanda milletiyle, bu sefer de “sütkardeş” olduk yani!

Şimdiiii…

İzlanda basınının, dünya çapındaki bu habere, hiç ilgi göstermemesini anlayabiliriz. Alman olsa, İngiliz olsa, yüzlerce gazeteci televizyoncu gelirdi, İzlanda’dan kimse gelmedi. Çünkü, sütkardeş mütkardeş istemiyor adamlar, mümkünse hatırlamak bile istemiyorlar bizi.

Peki, bu tür konuların üstüne atlayıp, özel uçak filan gönderen, kendine mal eden hükümetimiz, Daniel meselesine niye girmedi hiç? Yandaş medya, niye görmezden geliyor?

Galiba, iki sebebi var.

Birincisi; Daniel’ı emziren hemşiremiz, özel hayatında başörtülü aslında… Kamusal alanda başını açıyor. Eylem koymaya kalkmıyor. Hatta, Star Haber’de canlı yayına davet ettik, evinden yapacaktık yayını, başörtüsüyle çıkacaktı, sonra vazgeçti, hastaneden çıkayım dedi, hay hay dedik, yayına bi çıktı ki, başı açık… İşini yapıyor çünkü o hemşiremiz, işiyle özel hayatını birbirine karıştırmıyor. Hazır gündeme gelmişken, fırsat bu fırsat deyip, türban şovu yapmak istemiyor. Bahsetmedi bile… İzlanda tarafından baş tacı edildi, şimdiden yılın annesi, ödüllendirilecek ama, şov yapmadığı için burada kuru bi teşekkür bile yok henüz.

İkincisi; hani şu İzlandalı anne davasını anlatmıştım ya, Hasip Kaplan’ın avukat olduğu… Anneyle evlatları görüştürmeyen babanın avukatı kimdi biliyor musunuz? Başbakanımızın da avukatlığını yapan Hayati Yazıcı…. “Analar ağlamasın” hükümetinin, başbakan yardımcısı.

Rüyada Şampuan Görmek Caiz Mi?

İlk türbanlı anaokulu öğrencimizden sonra, ilk türbanlı bebeğimiz de doğdu sayın seyirciler…

“Kuvözdeki bebeğe türban takılır mı kardeşim” diye itiraz eden doktor, HSYK kararıyla meslekten atıldı… Yargıtay Müftüsü, “Tabip odalarını HSYK’ya bağlamakla ne kadar isabetli bi karar verdiğimiz ortaya çıktı” dedi. Doktorun itiraz başvurusunu değerlendiren Danıştay Müezzini ise, çok konuşursa sadece meslekten değil, içeri de atılabileceğini açıkladı.

RTÜK, siyah-beyaz Türk filmlerindeki başı açık kadın görüntülerinin üstüne türban takılmasını istedi. Montajı mümkün olmayan hallerde, başı açık kadınlar biplenecek.

Sarışın türban modasına, Kadından Sorumlu Bakan Abdülmüttalip Fesli el koydu. Arkeolojik bulgulara göre, Anadolu kadınının sarışın olmadığını belirterek, esmer türban’ın kültürümüze daha uygun olduğunu söyledi. Örgülü ve kıvırcık türbanların Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklandığını hatırlatan Fesli, kumral
türban’a hoşgörüyle yaklaşabileceklerini ifade etti.

Milli Eğitim Bakanı tarafından Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na atanan YÖK Başkanı, örgülü ve kıvırcık türban yasağını gazetecilerden öğrendi, henüz haberi olmadığını, ancak, bunun kendi kusuru olduğunu, hükümet söylediğine göre mutlaka doğru olduğunu açıkladı.

(YÖK Başkanı’ndan boşalan YÖK Başkanlığı’na, öğretim üyelerine TOKİ’den ev vaat eden ve bu projesiyle Nobel’e aday gösterilen rektör adayı getirildi. Elindeki kumanda aletiyle reklamlarda cızzt bızzt havuzlu apartmanlar çizen müteahhit de, TÜBİTAK Başkanı oldu.)

Kültür Bakanı şeyh Sümbül Efendi, Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yerine yapılan Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nin açılış töreninde konuştu… Erkin Koray’a ait “Çöz beni arapsaçı”nın yasaklandığını; Ferhat Göçer’in ise “Cenneti değişmem saçının teline” şeklindeki müstehcen şarkısı nedeniyle, dinden çıktığı için vatandaşlıktan da çıkarıldığını müjdeledi.

AB’ye uyum çerçevesinde kanunlaşan, motosiklet sürücülerine kask takılması mecburiyeti, bu kanunu bizzat çıkaran Adalet Bakanlığı tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürüldü… Türban üzerine kask takılmasının, türban üzerine peruk takılmasından bi farkı olmadığını hatırlatan bakanlığımız, “Size uyduk, kanunu çıkardık ama, insan haklarına aykırı” dedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, “Kafa sizin birader, ne haliniz varsa görün” cevabını verdi. Söz konusu kanun, kask üzerine türban takılması şeklinde değiştirildi.

Biz olana kadar çoktan Avrupa Birliği üyesi olan Etiyopya, eski vatandaşları Elvan Abeylegesse’ye türban taktırılması üzerine Türkiye’ye nota verdi. Yandaş medya, herhangi bir zorlama yapılmadığını, Elvan’ın kendi isteğiyle türban taktığını manşet yaparak, sordu: “Etiyopya kim oluyor! Aurelio da takıyor, Alanzinho da takıyor, Brezilya karışıyor mu?”

CHP’li kadın milletvekillerinin Meclis çatısı altındaki odalarında, yani kamusal alanda türbanlarını gizli gizli çıkarırken çekilmiş gizli kamera görüntüleri internete düştü… O sırada umrede bulunan CHP genel başkanı, Zemzem Towers’tan telefon ederek, istifalarını istedi.

Perşembenin gelişidir…

Ve, aslına bakarsanız, her makama doluşan türbancı erkeklerin kafasının içindeki zihniyete aldırmadan, türbanlı kadınların kafasının üstündeki beze takılan kafanın eseridir.

Türban

Okurlar sipariş veriyor:

Türban meselesini yaz.

Yazayım.

Bir İgnliiz üvinersitesinde ypalın arşaıtramya gröe, klemileirn hrflareinin hnagi srıdaa yzaldıklarıı ömneli dğeliimş asılnda… Öenmli oaln, briinci ve sonncuu herflarin yrenide olamsımyış… Çnküü, kleimleri hraf hraf dğeil, btüün oalark oykuormuşsz… Ardakai hraflrein sırsaı kıraşık da osla düüzgn ouknuyormuş.

İinglç di mi?
Bıakn nısal da düüzgn oukdnuuz.

Hem oukdnuuz.
Hem anladıınz.

Trüban bduur.

Tartıışlan mselee ne oulrsa olusn, bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmeszin… Yaınlşları düüzgn gbii oukmyaa, düüzgn gbii anlmaaya bşlarsaın.

Üvinersite srouları çlaımnış, Amreikan şrketii Trküiye’de rşvüet dğaıtmış, domateisn tneasi iki lria oulmş, maedncleriin cseetlernii beş aıydr çıkaramoyrlarmıış, her dröt gnçteen brii isşiz gzeiyrmouş, pkklya pzarlaık yaplııyrmouş, meemlket bölüüynrmouş, Amreikaıllar bzie fzüe döşyormuuş, deinz feenri ne oulmş, yargyıı taammen bdaem byklııı ypmışlaar flian…

Hiç öenmi klmaaz.

Tartıışlan mseleenin bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmezsin, sbaah klkaarsın trüban konşuuursn, aşkam yaatrsın trüban konşuuursn.

Kaafn alalk blulak oulr ama…
Akılnda bi tek trüban klaır!

Saadce kfaayı örtmez çnküü.
Her srounu öertr trüban.

Bilmiyorum anlatabildim mi.

Christian ile Bettina

Almanya Cumhurbaşkanı geldi.

Dindar bi ailenin çocuğuydu.
Hıristiyan” adını koydular ona.
Babası zampara çıktı.
Henüz bebekken, anasını boşadı.
Annesi başkasıyla evlendi.
Üvey baba şerefsiz evladıydı.
16 yaşındayken, annesi öldü.
Üvey babası sokağa attı.
Öz babası da yanına almadı.

Büyüdü, hukuk okudu.
Okul arkadaşıyla evlendi.
Kızları oldu.
Örnek babaydı.
Siyasete atıldı.
Aşağı Saksonya Başbakanı oldu.

Başbakanken, Afrika’ya resmi ziyarete gitti, oradayken, kendisinden 15 yaş küçük Bettina’yla tanıştı. Üniversitede gazetecilik okumuştu ama, gazetecilik yapmıyor, bir lastik şirketinin basın danışmanlığını yapıyordu Bettina… O vesileyle katılmıştı Afrika gezisine.

Bi safari…
Bettina hamile kaldı!

Koyu dindar, “Hıristiyan” adını taşıyan, üstelik “Hıristiyan” Demokrat Parti’nin mensubu olan “muhafazakâr” Başbakan, evliyken, evlilik dışı ilişkiye girmişti yani…
Babasının yaptığını yaptı, kızının anası 18 yıllık eşini şak diye boşadı, hamile bıraktığı Bettina’yla evlendi.

Buyrun buradan yakın…
Evli Başbakan’dan hamile kalıp, Başbakan’ın yuvasını yıkan fingirdek Bettina’nın bi tane de oğlu olduğu ortaya çıktı iyi mi!

Hiç evlenmemişti halbuki… 18’ine gelince ailesinden ayrılmış, ayrı eve çıkmış, evlilik dışı çocuk doğurmuş, sonra, oğlunun babasından ayrılmıştı. Hareketli kızdı. Gece hayatını seviyordu. Arkadaşları, sarı saçları ve 1.80’lik boyuyla Brigitte Nielsen’e benzetiyordu.

Başbakan eşi olunca, röportaj verdi, “Hayatımı yönlendirmek için kimseyi bekleyemem, kimseye danışmam, kimseye bağımlı olmam” dedi… “Bende böyle şekerim, yerseniz” demek istedi.

Hep bakımlı. Ojesiz gezmiyor. Marka tutkunu. Ayakkabı hastası… Arkadaşlarına ayakkabı hediye etmesiyle tanınıyor. Gamsız… Kameraların önünde dudak dudağa öpüşmekten çekinmiyor. Kahkahaları meşhur. Klasik müzikten daralıyor, Madonna, Elton John konserlerini kaçırmıyor, U2 hayranı… Eskiden, gece kulüplerinde dans gösterilerine bile katılmış.

İki dövmesi var. Biri sağ kolunda, anahtar deliği etrafında alevler figürü…
Öbürünün yeri bilinmiyor!
Kimi sırtında diyor, kimi kalçasında.
Çatalda olduğunu iddia edenler var.

Uzatmayayım, eşi Cumhurbaşkanı seçilince, Almanya’nın gelmiş geçmiş en genç ve ilk dövmeli first lady’si oldu bu çılgın kız… Doğurdu, bir oğlu daha oldu.

Ve, şimdi Türkiye’de…

Ufak tefek mırın kırın edenler var ama, Alman halkı onunla gurur duyuyor.”Cumhurbaşkanı ot gibi adamdı, hayatına renk kattı” diyorlar. Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’yle, Obama’nın eşi Michelle’le kıyaslıyorlar Bettina’yı… Hatta, Die Zeit gazetesi,”Askerlerimizin dolaplarına resmini asmak isteyeceği bir first leydimiz var” yorumunu bile yaptı. Seviyorlar onu.

Çünkü…
Yok efendim, evlilik dışı ilişkisi olmuş, vay efendim, first leydinin kolunda dövmesi varmış da, ulu orta öpüşüyormuş filan, orasıyla ilgilenmiyorlar. “Özel hayatıdır, kimseyi alakadar etmez” diyorlar.

Zaten, Almanya’nın muhafazakâr başbakanı Angela Merkel’in de soyadı Merkel değil aslında… İlk eşinin soyadı ama, orasıyla da kimse ilgilenmiyor. “Bizi ırgalamaz” diyorlar.

Gelin görün ki…

Aynı Almanya Cumhurbaşkanı, aynı Bettina yüzünden büyük bi skandala karıştı… Az daha siyasi hayatı bitecekti!

Peki niye?

Çünkü…
Henüz başbakanken, Bettina’yla birlikte, Florida’ya Noel tatiline gitti. Kendi cebinden ödeyerek, özel havayolu şirketi Air Berlin’den bilet almıştı. Tesadüf bu ya, tatile gitmeden önce, bir kokteylde Air Berlin’in yönetim kurulu başkanıyla karşılaştı Bettina… “Air Berlin’in hizmetini beğeniyoruz, hatta tatilimize sizin uçağınızla gidiyoruz” dedi. Sohbet sırasında, ekonomi sınıfı bilet aldıkları ortaya çıktı. Air Berlin’in yönetim kurulu başkanı jest yaptı, daha rahat uçsunlar diye, ekonomi sınıfı biletleri, business’a çevirdi. Uçtular.

Bi döndüler kardeşim…
Gazetelerde manşet!

Almanya ayağa kalkmıştı. Kanun gereği, siyasetçinin 10 euro’dan fazla hediye alması yasaktı. Bu ne rezaletti. Resmen rüşvetti. Hannover Savcısı şıırrak diye soruşturma açtı.

Bizim Christian, ebelek gübelek yapmadı, şerefsiz basın demedi, savcıyı da ideolojik davranmakla suçlamadı, çıktı, Alman halkından özür diledi, “Hata yaptım, haberim bile yoktu ama, uçakta karşılaştığım emrivakiye itiraz etmeliydim, suçluyum, özür dilerim” dedi. Çıkardı cebinden, takır takır, bilet farkını ödedi. Böylece, savcı da soruşturmayı geri çekti.

Pürüzsüz “siyasi hayatı“ndaki ilk ve son skandal bu oldu.

Özetle.
Alman halkı, kimin kimi becerdiğiyle ilgilenmiyor, Alman halkını becermeye kalkan var mı, onunla ilgileniyor…
Yüz yirmi yedi bin iki yüz seksen beş sene var Almanya olmamıza.

Türbanı Nereden Aldık

Gazeteci, “Türban…” diye söze başlayınca, Başbakan uyardı: “Başörtüsü…”

Biz de yıllardır bu iki örtüyü aynılaştırmaya çalışanları uyaralım: Başörtüsü ile türban kesinlikle eşanlamlı değildir. Dahası kullanılma biçimleri de aynı değildir.

Başörtüsü, Azerice gibi kimi lehçelerde de olan Türkçe bir sözcük. Adı üstünde, başı örter. Kadınların yüzyıllardan bu yana kullandıkları bu örtüyü erkekler de harmanda tozdan, kışın ayazdan korunmak için bazen kullanırlar. Anadolu’da kadınlar başını bir yazma ya da tülbentle örterler. Biz, öteden beri başka dillerden aldığımız sözcükleri daha çok severiz.”Pamuktan, ince ve seyrek dokunmuş hafif ve yumuşak bez” olan tülbenti, Farsçadan almışız. Anadolu’da en çok ve en sık kullanılan örtüdür tülbent. Gerçekte bir tür “yazma”dır. Yazma da “Bohça, yemeni, başörtüsü, yorgan gibi şeyler yapmakta kullanılan, üstüne boya ve fırça ile ya da tahta kalıplarla desen yapılmış bez“dir ve bu bezden yapılan başörtülerin renkleri, desenleri, kıyılarındaki oyaları kadınlarımızın yaratıcığını yansıtır. Avrupa ile ilişkilerin sıklaştığı bir dönemde, o dönemin “entel”leri başörtüsünü küçümsemiş, sıradan bulmuş olacaklar ki bu kez her tür kumaştan fabrikalarda dokunan Fransızca “eşarp” girmiş dilimize.

Eski, sararmış resimlere baktığımızda, anasından atasından gördüğü gibi giyinen ninelerimizi ilkin yazmalı, tülbentli görüyoruz. Sonra “eşarp”lı olanlar giriyor resimlere. Eski resimlerde çoktandır “türban” diye adlandırdığımız örtü türünü görmek, en azından çoğumuz için olanaklı değil. Ben 60 yaşımdayım; 95 yaşında ölen babaannemin, köyümüzdeki ve kasabamızdaki, beş altı yıl yaşadığım gecekondu mahallesindeki kadınların başında böyle bir örtü türünü hiç görmedim. Gören varsa beri gelsin! Ama şimdilerde gecekonduda oturan, geçen yıl alnına düşen perçeminden sakınmayan ve başkalarının evini temizleyen Ayşeler kaynana, Elifler koca baskısıyla başörtüsünden “türban”a geçiyorlar. Fildişi kulesinden çıkıp işine, gazetesine ya da bir TV kanalına dek giderken yorulan özgürlükçü kadınların kulakları çınlasın! İstediği gibi örtünmek özgürlükmüş ya; görünen görünmeyen eş, baba, kardeş, emmi dayı ve komşu baskısıyla her kesimden kadın, artık tek tip örtüsüyle sokakları dolduruyor.

Anadolu’nun birçok kentine, ilçesine çok gittiğim için gözlemlerim beni ve aynı gözle bakanları doğruluyor. Son 15-20 yıl içinde “gelenek” diye savunulan ve AKP iktidarıyla iyice yaygınlaşan bu örtünme biçiminin “siyasal simge” olduğuna inanıyor, “türban”ı “kadınlarımızın geleneksel örtüsü” gibi göstermeye çalışanları anlamakta zorlanıyorum. Nitekim sözlükler, kaynaklar, eski resimler ve anılar da benim gibi düşünenleri doğruluyor. Ayrıca “türbanlı” pek çok kadına sordum; anne ve babalarının annesi, yani büyükanneleri gerçekten böyle mi örtüyordu başını? Yanıt yok; çünkü ninelerin başında böyle bir örtü yok…

Türban

“Türban” sözcüğünü de Fransızcadan almışız, günümüzdeki Fransızca-Türkçe sözlüklerin çoğu sözcüğü, “sarık” ya da kadınların başlarına sarığa benzer biçimde sardıkları örtü olarak da tanımlıyorlar. Türkçede halk adlandırması yaygındır; halk “buzdolabı, biçerdöver, çekyat, dolmuş…” gibi onlarca sözcük yaratmıştır. “Türban”a karşılık bulmakta da gecikmedi ve “sıkmabaş” dedi. “Sıkmabaş” pek çok yazı ve yapıtta yer alınca, doğallıkla sözlüklerimize de girdi. Kenan Evren’in kurduğu Türk Dil Kurumu bu sözcüğü, “İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan bir tür baş örtüsü” diye; Dil Derneği de “İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan bir tür başörtüsü, sıkmabaş” biçiminde tanımlıyor.

Kenan Evren’in kurduğu Türk Dil Kurumu 2005 baskılı sözlüğünde, “türban”a açıkça “sıkmabaş” diyemiyor; ama “sıkmabaş”ı, “1. Kadınların ince bir kumaşla saçlarını sararak yaptıkları bir saç bağlama biçimi. 2. Bu biçimde taranan saçın bir örtüyle tamamen kapatılmış hâli. 3. Bu biçimde giyinen kimse” diye tanımlıyordu. Sonradan siyasetin akışına bakarak tanımdaki 3. anlam olan, “Bu biçimde giyinen kimse”yi çıkardı.

Şimdi bir kadın, “başörtüsü olan hemşirelere daha çok güvendiğini” söylerken, Başbakan “Velev ki siyasal simge…” derken, başka siyasetçiler, “geleneksel örtü” masalı anlatırken, “türban”ı “başörtüsü” ile eşanlamlı kılmaya çalışan aydınlara ne demeliyiz? Hepsinin ninesi Avrupalı değil ki… Futbol seyircisi gibi, “Hakeme gözlük” diye bağırsak, ayıp kaçar! Çünkü bugün başörtüsüyle eşitlenmeye çalışılan “türban” takanlara bakıyoruz; neredeyse bütün kadınlar aynılaştı… Tek tipleşti… Büyük örtünün altına, bütün saçları içine alan ve takke gibi başa geçirilen, bir parçası ve rengi alından görünen, bu baş bağlama biçimi bütün kadınlarda aynı… Yalnız “türban” dışındaki giyinme biçimi epeyce değişti; artık boz renkli uzun pardösüler yok… Modacı işini biliyor; kadının üstünden her türlü tüketim para ve “ikbal” sağlıyor çünkü.

Kendine “türban”la yol açan siyasetçilerin, büyük büyükannelerinin resmini görmek istiyoruz! Görmesek de biliyoruz; çünkü hemen hepsi ya yazmalı ya tülbentliydi… Eşarp taktılar sonra… Tıpkı bizimkiler gibi… İstanbul gibi kentlerde bir dönem şapka giydi kadınlar; ama “türban” değil, başörtüsü vardı başlarında.

Kadınlarımızın başını simgeselleşen bir örtüyle bağlama kavgası verenler kim? Kadının saçı başı, kaşı gözü, genel anlamda da inançlar üstünden siyaset yapanlar… Bu örtünme biçimi yaygınlaşmadı diyenler kusura bakmasın; onlara “Hakeme gözlük” demek bile az… Bugünlerde ilköğretimlerin önünden geçsinler; okul çıkışında telaşla örtünen parmak kadar kızları görsünler… Sonra düşünsünler… Bugün üniversite, yarın lise, öteki gün ilköğretimler… Sonra tüm analar ve anaokulları… Bütün kadınlar TV’lerde “ahkâm” kesenler kadar şanslı değil ki…

Et’liye Süt’lüye Karışmayın… Türbanı Kaşıyın

Kapıları cart diye açtılar.
Kesi hayvanı getirildi.
Besi hayvanı getirildi.
Yetmedi, et ithal edildi.
Şimdi?
Süt ithalatına izin verildi.

ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli halk masalı var…

Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, buğdayı ekmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, “İş başa düştü” der, kendi eker, büyütür, öğütür, ekmek yapar, “Beraber yiyelim mi?” diye sorunca, ekimine yardım etmeyen öbür hayvanlar sofraya oturmaya kalkar… Gülümser, “Yok öyle yağma” der, lokma bile vermez.

Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar, ders alır, çalışmayana ekmek mekmek olmadığını kavrar.

E herkes çocuk değil tabii… Küreselleşme karşıtı oldukları için ha bire sopalanan aktivistler, bu masalı revize edip, UNICEF’in sitesinde yayınladılar.
Ki, öbür ülkelerin büyükleri okusun!

Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, yardım ister… Ördek “Boş ver buğdayı, kahve tohumu satayım, acayip para kazanır istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “Kahve ek, ben pazarlarım” diye seslenir. Fare ise, “Kahve ekmen için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.

Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar, “Kahve ekmem için kim yardım edecek” diye sorar… Ördek “Gübre satayım, çabuk büyür” der. Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare ise, “Gübre ve ilaç alman için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.

Neticede hasat vakti gelir, kırmızı ibikli küçük tavuk “N’apacağım ben şimdi bu kahveyi“diye sorar… Ördek “Paketlemek için fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz”Herkes kahve ekti, fiyatlar düştü, beş para etmez maalesef” diye seslenir. Fare ise,”Borcunu öde artık” der!

Kırmızı ibikli küçük tavuk ibiği kaptırdığını fark edince, “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar… Ördek “Ekmek var da, paran var mı” diye sorar. Domuz “Herkes kahve ekti, buğday kalmadı, kusura bakma” der. Fare ise, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan, artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin verebilirim” diye akıl verir.

Şimdilerde, bizim kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisinin olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş… Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek’le domuz’un fare’yle ortak olduğunu öğrenmiş!

Böyle bu işler.

Masal çok uzun, okuyamam” diyenler için, bi de kısacık fıkrası var…

Elmayla elmaşekeri yolda karşılaşmışlar. Elma jest olsun diye “Elbisen ne güzel” demiş. Elmaşekeri havaya girmiş, “Armani” demiş. Elma gülümsemiş: “Kıçındaki kazıktan belli!