Monthly Archives: November 2008

Globalizm Çağının Birinci Savaşı ve Türkiye

Ateşli silahların dünya çapındaki dehşet dengesini; diplomatik, siyasal ve ekonomik olarak kontrol altına alan Kapitalizm, Soğuk Savaş’a son verirken Rus Sovyet’ini de dağıtmıştı.

Kapitalizm ve arkasındaki güç ABD yeni bir çağı başlatıyordu; Global Çağ.

Dehşeti ve elbette sükunu da tüm tarihi süreç içinde en yüksek mertebede kontrol etmesini öğrenmiş ve o iddiada olan kapitalist “Akıl” ya da ABD; ülkelere diplomasi, siyaset ve ekonomik üstünlüğünü sanki Maestro’ nun bagetine hakimiyeti hünerine benzer bir şekilde kullandı.

Kimine dehşeti kimine sükunu vermek iddiasında oldu.

İran’ ı açık düşman ilan etti.

İslami Ruhun, aklın ve kültürel kazanımlarının iğdiş edilerek Siyonist-Hristiyan birlikteliğine ilişiklendirilmesinin siyaseti yapıldı.

İslam Ülkeleri içinde “Bağımsızlık, Özgür Akıl ve Vicdanın temsilcisi” Türkiye’de bu karakterin bizzat kendine yani Atatürk’e karşı yoketme siyaseti uygulanarak Türkiye’yi ilişiklendirilmiş İslamın başrol oyuncularından biri yaptılar.

Asya Ülkelerini, barışta dost, potansiyel savaşta rakip kıldılar.

ABD ile Asya Ülkeleri arasında sanki görünmez bir anlaşma vardı.

ABD yüksek cari açık verirken diğer taraftan başta Çin olmak üzere Asya Ülkeleri bol bol ABD tahvilleri satın alarak ABD’ye borç veriyorlardı.

ABD Cari İşlemlerini ve Cari Açığını finanse ediyor, Asya Ülkeleri de paralarını sabit kurda ve az değerli tutuyordu.

ABD, düşük maliyetli ve düşük vergi oranlı finansmanla yatırımlarına yol veriyor, Asya Ülkeleri de ihracaata dayalı büyüme ve yoğun istihdam sağlıyordu.

Bu süreçte en büyük risk şuydu;

Çin; mesela Avrupa, Japonya tahvilleri alamıyordu. Çünkü bu taktirde ABD Dolarının değeri düşer ve faizler yükselirdi. O zaman Çin, sermaye kaybeder ve yükselen faiz oranları Amerikan Gayrimenkul Piyasasında krize ve giderek ekonomik durgunluğa ve oradan Global durgunluğa neden olurdu.
Kapitalist Patron, rakibe işte bu silahı kaptırmıştı.

Ve ABD, dışarıdan tehdite yönelik hiçbir tepki yokken, aşırı kullanmaktan zedeli ve bir noktada kontrolü başkalarıyla müştereklenmiş Gayrimenkul Piyasasından yürüyerek Mali Finans Piyasasında kriz bombasını patlatıverdi.

ABD’de başlayan Mali Kriz, dalga dalga dünyaya yayılırken, Uluslararası Sistemin kurucusu ve kollayıcısı ABD, “mevcut sistemin dışında hiç bir yeni sistem kuramayan” ve krizin etkisinden cayır cayır yanmaya başlayan diğerlerine şunu söylüyor:

Para bulamazsam, kepenklerim iner.
Bankalara borcumu ödeyemem.
Kağıtlarımın değeri düşer, borsam çöker.
O taktirde siz de üretemezsiniz.

Ve diğerleri rezervlerini boşaltıyor, milyarlarca doları piyasalara akıtıyorlar.

Doların değerinin korunması için seferber oluyorlar.

ABD, diğerlerinin elinde bulunan kağıtlarının kendine silah olarak kullanılmasının önüne geçiyor.

ABD, kendine patentli Mali Kriziyle tüm dünya halklarını tehdit ediyor.

Mali Kriz yayıldıkça dünya daha da küçülüyor.

Amerika; kriz arkası ekonomik durgunluk, arkası “ekonomik depresyon” ile dünyaya namlusunu gösteriyor.

Mali Krizle petrol fiyatlarının düşmesi özellikle İran’ın ekonomik yalıtımına neden olurken, Gürcistan Meselesinin tarafı olan Rusya’ya da ekonomik ve siyasal bir ikaz verilmiş oluyor.

Eskinin egemeni Rusya, ekonomisinde ve siyasetinde sıkışıyor.

Amerika, kayıtsız şartsız dünyayı istiyor.

Bu aşamada Avrupa, Asya, İslam coğrafyası ve diğerleri öbeklerinin organizasyonları tepesinde olmanın savaşını yapıyor.

Gelişmiş ülkelerde alınan liberal tedbirlerle reel piyasalar korunurken şu iki husus dikkate şayandır.

Mali Krizle birlikte zor durumda kalan stratejik değerde işletmelerin yabancılara geçmemesi esas alınıyor.

Krizin faturasının çalışanlara, emeklilere, tasarruf sahiplerine çıkarılmaması için yoğun gayret gösteriliyor.

Bu iki husus için Kamu Fonları kuruluyor.

İnsan Hakları konusunda “içi onları dışı bizi yakar” örneği titizlik gösteriliyor.

Türkiye’de, Global Krize karşı uygulanacak kriz paketinin ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı.

Kriz yönetimi, koordinasyonu, proje çalışmaları Kamu Kesimi ve Özel sektör temsilcilerinden oluşan “Küresel Kriz Komitesi” tarafından sağlanması planlanırken, çalışanlar, emekliler ve tasarruf sahipleri komitede yoklar.

Yani bu kesim, Sosyal Yapıyı Kuvvetlendirme adına alınacak tedbirlerde karar noktasına katılamıyorlar.

Türkiye’ de insan sömürüsü devam ediyor.

İçi ve dışı da bizi yakıyor.

Küresel Krizi fırsata dönüştürme adına, Kapitalizmin buyruğuyla İstanbul’un Finans Merkezi yapılması, Körfez kökenli kaynakların Türkiye’ye getirilmesini teminen yatırım ve borçlanma mevzuatlarının çıkarılmasının acilen yolu açılıyor.

Ekonomik olarak Orta-Doğu’laştırılıyoruz.

Türkiye, İslamı ılımlılaştırarak ve Atatürk’ü yok ederek yaşamaya mahkum ediliyor.

Vatandaşlarına yöneteninin verdiği ile yetinme kalırken, Türkiye’ye “Sadaka Devleti” olmak sıfatını uygun görüyorlar.

Türkiye Yurtseverlerinin, Türkiye’ nin çalışanlarının, emeklilerinin ve tasarruf sahibi bireylerinin güçlü muhalefeti, Parlamentoda bulunan Muhalefet Partileri tarafından desteklenirse, Türkiye; İran gibi bir ülkenin komşusu olmayı ve yaşanan Küresel Krizin debdebesi ortamını avantajına çevirebilirse bu çirkin savaşta dışarıda kalabilir. Tıpkı İsmet İnönü’ nün II. Dünya Savaşı sürecindeki dirayeti gösterilebilinirse…

Siyonizm, 2. Savaşın “Deccal”e karşı olacağına inanıyor.

Ya sonra?

Şarkısı öyle diyor:

Bugünlerin yarınları var,
Gidiyorum ben, sen hoşça kal!
Ya sonra?
Senden sonra,
Ya sonra?
Ne yaparım senden sonra?
Heheyy, hey…

Dövizde Ürkütücü Tablo

Dövizde ürkütücü tablo. Türkiye’nin toplam döviz pozisyonunun Ekim 2008 itibariyle tarihinde ilk defa eksiye geçti. 2000 sonunda patlak veren döviz darboğazında bile bu pozisyon 2001 sonunda 3.1 milyar dolarlık, 2002 sonunda ise 17.4 milyar dolarlık bir fazlaya gerçekleşmişti. İşte Türkiye’nin döviz gerçeği:

Haluk BÜRÜMCEKÇİ’nin müthiş yorumu:

Sadık okuyucularımız bilir, Türkiye’de şirketlerin döviz açık pozisyon gelişmelerine ilk dikkat çeken ve 2006 yılı sonlarından itibaren yazılarımızda yer veren bir yazarız. Çalıştığımız kurumda ekibimizle birlikte ulaştığımız son bulgulara önceki dönemlerde olduğu gibi aşağıda kısaca değineceğiz. Verilere geçmeden önce, sonuçların bu yılın üçüncü çeyreğine ait olduğuna yani ikinci çeyrekteki durumu yansıtan resmi verilerin önünde gittiğine ve döviz pozisyonları açısından daha geniş bir resmi aktardığına dikkat çekmek isteriz. Ayrıca, bu konudaki yaklaşımımızın, reel sektördeki açık pozisyonla birlikte, bireylerin döviz pozisyon fazlalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiği yönünde olduğunu belirtelim.

İlk Defa Eksideyiz

Şirketlerin döviz açık pozisyonlarının yarattığı risk konusunda 2007 sonunakadar daha iyimser tarafta yer almaktaydık. Son gelişmelerden sonra artık biz de endişeliyiz. Niye mi? 2007 sonuna kadar şirketler kesimindeki açık pozisyon artışını, şirketler ve bireylerin toplam döviz pozisyonlarının fazlada olması sebebiyle fazla endişe verici bulmamaktaydık. Ancak son dönemde bu fazlanın önce açığa dönmesi sonra da toplam açıkta görülen kayda değer artış, ekim ayındaki kur sıçramasının, ekonomi üzerindeki etkisinin 2006 yılındakine göre çok daha keskin olacağını düşündürmektedir. Bunların üzerine, Merkez Bankası ve bankaların döviz pozisyonlarını da eklediğimizde, Türkiye’nin toplam döviz pozisyonunun Ekim 2008 itibariyle tarihinde ilk defa eksiye geçmesi, daha da endişe verici olmuştur. Bu da, şirketlerin açık pozisyonunun, artık ne bireylerin ne de kamunun döviz fazlası ile kapatılamadığını göstermektedir.

Bilanço Tahribatı Olacak

Türkiye’nin toplam döviz pozisyonunun açık vermesi, ekonominin bundan sonra kurdaki gelişmelerden daha fazla etkilenebileceğini göstermektedir. Şirketlerin döviz pozisyon açıklarına yol açan uzun vadeli kredilerin kısa vadedeki geri dönüşlerinin daha sınırlı boyutta olması ve Merkez Bankası’nın bu doğrultuda hesapladığı kısa vadeli açık pozisyonun 4.4 milyar dolarla sınırlı olması ise rahatlatıcı olmaktan uzaktır. Burada bahsettiğimiz uzun vadeli görünüme yönelik riskler, Türkiye’ye yönelik finansman imkanlarının daha da sıkılaşmasını getirebilecektir. Ayrıca YTL’deki değer kaybının getireceği bilanço tahribatı bu risklerin kısa vadede daha gözle görünür olmasına yol açabilir. Bu durumda da nakit akımları açısından ekonomide sıkıntının boyutunun kısa vadede çok yüksek olmaması, durumu fazla değiştirmeyecektir.

Açık 32.8 Milyar Dolar

Açık pozisyonlara ilişkin yukarıdaki değerlendirmeleri yapmamızı getiren bazı temel verileri aktararak yazımızı bitireceğiz. Şirketler kesiminin döviz açık pozisyonu, 2008 yılının ilk 9 ayında 24.6 milyar dolar daha artarak 91.1 milyar dolara ulaşmıştır. Daha ötesi, geçmişte şirketlerdeki açık pozisyonu önemli ölçüde dengeleyen yurtiçi yerleşikler, kurların hızla 1.74 YTL seviyelerine kadar yükseldiği Ağustos-Ekim döneminde, döviz pozisyonlarını 17 milyar dolar azaltarak 55.3 milyar dolara çekmişlerdir. Böylece, banka dışı yerleşik kesimin toplam döviz pozisyon açığı ekim sonu itibariyle 32.8 milyar dolarlık çok yüksek bir seviyeye gelmiştir. Bu yetmezmiş gibi, bir de Merkez Bankası ve bankalar ile birlikte bakıldığında, buradaki toplam pozisyonun da tarihte ilk kez negatif bölgeye geçtiği gözlenmektedir. 2000 sonunda patlak veren döviz darboğazında bile bu pozisyon 2001 sonunda 3.1 milyar dolarlık, 2002 sonunda ise 17.4 milyar dolarlık bir fazlaya işaret etmekteydi.

2009 Bütçesinde Krizin “K”sı Bile Gözükmüyor

Şükrü KIZILOTİNANMASANIZ, bir yerden bulun bakın… 2009 bütçe tasarısına göre, dünyada ve Türkiye’de kriz yok. Her şey güllük gülistanlık.

2009 yılı bütçe tahminleri; vergi gelirleri, giderler, büyüme, dolar kuru, özelleştirme, faiz giderleri ve cari transferler yönünden, krizin etkilerini taşımıyor.

DOLAR VE ÖZELLEŞTİRME

Örneğin; dolar daha şu anda 1.50 YTL civarında. Buna rağmen, 2009 yılında ortalama dolar kuru 1.41 YTL, bu yılın sonuna kadar da hedef 1.28 YTL olarak öngörülüyor.

Tüm ülkelerin para diye kıvrandığı ve ciddi bir krizin yaşandığı bir dönemdeyiz. 2008 yılı özelleştirme hedefi olan 11 milyar dolar, 8 milyar dolarda kalacak. Buna rağmen, 2009 yılında, özelleştirmenin hızlanacağı ve yüzde 51 artacağı varsayılıyor (Demek ki 2009’da özelleştirmeye hücum olacak veya her şey yok pahasına satılacak!..)

FAİZ GİDERLERİ

2009 yılı faiz harcamalarına ilişkin hedefler de dikkat çekici.

2008 sonunda 54,5 milyar YTL olacağı tahmin edilen faiz giderlerinin, 2009 yılında yalnızca yüzde 5.5 artarak, 57.5 milyar YTL olacağı varsayılıyor. Oysa, 2008’de artan faiz oranları üzerinden borçlanılan tutar, 2009’da ödenecek. Faizlerin 2009’da değil düşmesi, bu düzeylerde bile kalması zor gözüküyor. Nitekim, Hazine’nin bono ve tahvil ihalelerinde de bu artış net olarak gözlemleniyor. 2009’da, yıl içinde ödenecek şekilde yapılacak borçlanmaların da faiz oranları 2008’den yüksek olacak (Demek ki 2009’da faiz oranları birdenbire düşmüş olacak!..).

BÜYÜME

2009’da öngörülen büyüme hedefi gerçekçi değil. Dünyanın hızla durgunluğa girdiği ve bu durgunluğun da giderek derinleştiği bir dönemde, yüzde 4 büyüme mümkün değil. Nitekim, Maliye Bakanı da bütçeyi sunuşunda “Ülkemiz krizden iki şekilde etkilenir. Birincisi, kredi imkanlarının daralmasıyla, borçlanma daha maliyetli hale gelebilir. İkincisi ise büyüme hızımızın düşmesiyle birlikte işsizlik artabilir” demişti. Ancak, bu düşüncenin bütçeye yansımadığını görüyoruz (Demek ki 2009’da Maliye Bakanı’nı bile yanıltacak bir büyüme olacak!..).

VERGİ GELİRLERİ

2009 bütçesinde öngörülen 249 milyar YTL’lik gelirlerin, 202 milyar YTL’sinin yani yüzde 81’inin vergi gelirlerinden oluşması hedefleniyor. Buna göre, 2008’de 175 milyar YTL olması beklenen vergi gelirlerinde, 2009’da yüzde 16 artış olması öngörülüyor. 2009’da ithalat gerileyecek ama en yüksek vergi artışı da yüzde 22.47 ile “İthalde Alınan KDV“de bekleniyor.

ÖTV’de yüzde 14, dahilde alınan KDV’de ise yüzde 12 artış bekleniyor. Oysa KDV artışı, 2008’in ilk dokuz ayında, yüzde 1.5!.. Yukarıda sayılan “Dolaylı Vergiler“, toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 65’ini oluşturuyor.

2009 yılında, piyasalarda durgunluk yaşanması, üretimde gerileme olması, işsizliğin artması, ülkeye gelen 25 milyon turistte azalma olması, inşaat sektöründe yaşanan durgunluğun devam etmesi, ihracatın ve ithalatın gerilemesi, harcamaların kısılması bekleniyor. Böyle bir ortamda, vergi gelirlerinde, dünyada ve Türkiye’de sanki hiç kriz yokmuş gibi, gelir tahminleri yapılmış (Demek ki kriz Türkiye’yi etkilemeyecek. Yukarıda belirtilen sektörlerde, canlanma olacak!..).

2009 bütçesinin diğer kalemlerine de baktığımızda, benzer yorumları yapabiliriz.

Dünyada ve Türkiye’de sanki hiç kriz yokmuş gibi ya da Türkiye krizden hiç etkilenmeyecek veya teğet geçecekmiş gibi hazırlanan 2009 bütçe tasarısının, acilen revize edilmesi, hedeflerin de gerçekçi olarak belirlenmesi gerekiyor. Yoksa IMF bütçe konusunda ümüğümüzü sıkar.

Bu arada ilginç bir tespitimiz var; bütçede, orta vadeli mali planda ve yıllık programlarda kullanılan rakamların hiçbiri diğerini tutmuyor!.. Fıkra gibi…

Borsa Nasıl Çalışır?

Sene 1854

1854 de ABD ye göç eden beyazlar için ABD başkanının Kızılderelilerden toprak telebinde kızıldereli reisi seattle nin verdiği cvp:iyi okuyalım, Irak ile ilgili bağlantı kurabilir miyiz.

Washington’daki Büyük Reis bizim toprağımızı satın almak istediğinizi bildirdi. Dostluk ve iyi niyet sözleri söyledi. O bizim dostluğumuza layık olmadığı için bu sözleri söylemesi iyi. Biz yine de onun teklifini düşüneceğiz, çünkü satmazsak beyaz adamın belki de silahla gelip toprağımızı alacağını biliyoruz.

Gökyüzü nasıl satın alınır ya da satılır, ya da toprağın ısısı? Bunun düşünemeyiz bile biz. Havanın tazeliğine, suyun pırıltısına biz sahip değiliz ki siz bizden onları satın alasınız. Kararımızı vereceğiz.

Beyaz kardeşlerimiz mevsimlerin geri geleceğine nasıl inanıyorlarsa Washington’daki Büyük Reis de Reis Seattle’ın dediklerine öylesine inanmalıdır. Benim sözlerim yıldızlar gibidir, hiç kaybolmayacaklardır. Yeryüzünün her yeri halkım için kutsaldır. Her bir parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanlardaki sis, ağaçsız köşe, vızıldayan böcek halkımın düşüncesinde kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu Kızılderililerin anılarını taşır içinde.

Beyazların ölüleri yıldızlar arasında dolaşmaya gittiklerinde, doğdukları toprakları unuturlar, bizim ölülerimiz ise bu harika toprağı hiç unutulmazlar. Çünkü o bizim anamızdır. Biz toprağın bir parçasıyız ve o da bizim bir parçamızdır. Kokulu çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyikler, atlar, büyük kartal da erkek kardeşlerimiz… Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, midillinin ve insanın vücut ısısı hep aynı aileye aittir.

Washington’daki Büyük Reis bize topraklarımızı almak için haber saldığında bizden çok şeyler istiyor demektir. Büyük Reis bize kendi kendimize rahatça yaşayacak bir yer vereceğini de söylüyor. O bizim babamız, biz de onun çocukları olacağız. Ama bu hiç olabilir mi? Tanrı sizin halkınızı seviyor, Kızılderili çocuklarını ise terk etti. Beyaz adamlara işlerinde yardımcı olsunlar diye makineler yolladı, onlara büyük köyler yaptı… Yakında beklenmedik bir yağmurdan sonra gelen seller gibi kaplayacaksınız toprağın üstünü.

Benim halkım giden bir sel gibi, ama dönüşü olmayan… Hayır, biz ayrı ırklardanız. Çocuklarımız bile birlikte oynamıyor, yaşlılarımız da aynı öyküleri anlatmıyor birbirlerine. Tanrı size iyi davranıyor, bizler ise yetimiz. Toprağımızı satma teklifinizi düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak, çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Biz bu ormanları seviyoruz. Bilmiyorum, yaşamımız sizinkinden o denli farklı ki…

Derelerimizde ve nehirlerimizde akan su yalnızca su değil, atalarımızın kanıdır. Size toprağı satarsak bilesiniz ki o kutsaldır. Çocuklarınıza onun kutsal olduğunu öğretin. Denizin berrak suyundaki her kımıltı benim halkımın yaşamından olaylar, anılar anlatmalıdır size. Suyun şırıltısı dedelerimin sesidir. Nehirler kardeşlerimizdir; susuzluğumuzu giderir, kanolarımızı taşır, çocuklarımızı birbirine yaklaştırırlar.

Nehirler kardeşlerimizdir.

Eğer kardeşlerimizi satarsak şunu hep anımsayın ve çocuklarınıza da öğretin: Nehirler bizim –ve sizin de– kardeşimizdir, onlara diğer kardeşlerinize olduğu gibi davranmalısınız. Dağlarda sabah güneşi sisi nasıl kovarsa, Kızılderili de beyaz adamın kovalamasından hep öyle geri çekildi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır, onların mezarları bu kutsanmış topraktır. Beyaz adamın bunu anlamayacağını biliyoruz. Onun için bir toprak parçasının diğerinden farkı yoktur. Çünkü o bir yabancıdır, gece gelir ve istediği toprağı alır. Toprak onun kardeşi değil, düşmanıdır. Onu fethettiği anda daha ötelere gider, babalarının mezarlarını geride bırakır ve onları bir daha düşünmez bile. Toprağı, çocuklarından çalar ve bunu da dert etmez kendisine. Babalarının mezarları ve onların çocuklarının doğum hakları unutulur. Anası olan toprağa ve onun kardeşi göğe, koyun ya da pırıltılı incilermişçesine satılacak eşya muamelesi yapar. Beyazların açlığı toprağı tüketecek, geride hiçbir şey bırakmayacak, tıpkı bir çöl gibi.

Bilemiyorum, yaşamımız sizinkinden çok farklı. Sizin kentlerinizin görünümü Kızılderililerin gözünü acıtıyor. Belki de biz vahşiyiz ve ondan anlamıyoruz. Beyazların kentlerinde sessizlik yok. Baharda hışırdayan yaprakları ve böceklerin vızıltısını duyacak hiçbir yer yok oralarda. Belki de bu, ben vahşi olduğum ve anlamadığım için böyle. Oralardaki gürültü sanki kulaklarınıza hakaret ediyor. Meleyen keçi kuşlarının sesini ya da geceleyin göl kenarında bağıran kurbağaları duyamadıktan sonra yaşamda ne var ki? Ben bir Kızılderili’yim ve bunu anlamıyorum. Kızılderili bir gölün üstünde rüzgarın şarkı söylemesini sever, öğle yağmurları ile yıkanan rüzgarın kokusunu da, hele o çamların, o sert çamların sert kokusunu… Hava, Kızılderili için çok değerlidir; çünkü her şey solumaktadır, hayvan, ağaç, insan, her şey. Beyaz adam soluduğu havanın farkında değil sanki, günlerdir etrafında oluşan pis kokuyu algılamayan bir ceset gibi… Ama biz size toprağımızı satarsak unutmayın ki, hava bizim için çok değerlidir. Hava ruhunu yaşayanlarla paylaşır. Rüzgar babalarımıza ilk soluklarını verdi, onların son soluklarını aldı ve çocuklarımıza da yaşamın ruhunu verecektir. Size toprağımızı sattığımızda rüzgarın, çayır çiçeklerinin hoş kokusunu taşıyan çok özel ve kutsal değerini bilmelisiniz.

Hayvanlar olmasaydı

Toprağımızı satma teklifini düşüneceğiz. Kabul etmeye karar verirsek de tek koşulumuz var: Beyaz adam toprağın hayvanlarına kendi kardeşi gibi davranacaktır. Ben bir vahşiyim ve başka türlüsünü de anlamam. Beyaz adamın geçen bir trenden ateş edip öldürdüğü ve sonra da bıraktığı binlerce kokuşmuş sığır cesedi gördüm. Ben bir vahşiyim ve anlamıyorum. Nasıl olur da o duman çıkaran demir at, bizim ancak yaşayabilmek için öldürdüğümüz sığırlardan daha önemli oluyor? Hayvanlar olmazsa insan nedir ki? Tüm hayvanlar yok olsaydı insan, ruhunun büyük yalnızlığı içinde ölür giderdi. Hayvanlara ne olursa hemen sonra insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır.

Toprağa ne olursa toprağın çocuklarına da aynısı olur. Ayaklarınızın altındaki toprağın atalarınızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağı korumaları için onlara toprağın, atalarımızın ruhları ile dolu olduğunu anlatın. Çocuklarımıza öğrettiklerimizi çocuklarınıza öğretin. Toprak anamızdır. Toprağa ne olursa, toprağın çocuklarına da aynısı olur. İnsan toprağa tükürürse kendi suratına tükürmüş olur. Çünkü biliyoruz ki, toprak insana değil, insan toprağa aittir, bunu iyi biliyoruz. Kan nasıl bir aileyi birleştirse, her şey de öyle birbirine bağlıdır. Toprağa ne olursa toprağın çocuklarına da aynısı olur. Yaşamın dokusunu insan yaratmadı, o, dokunun içinde yalnızca bir iplikçiktir. Siz o dokuya ne yaparsanız aynısını kendinize yapmış sayılırsınız. Hayır, gece ve gündüz birlikte yaşayamazlar, ölüler o güzelim ırmaklarda, uzaklarda yaşarlar, ilk baharın sessiz adımlarıyla geri dönerler ve gölü okşayan rüzgar onların ruhlarıdır.

Toprağımızı satma teklifinizi düşüneceğiz. Ama halkım soruyor: Beyaz adam ne istiyor? İnsan gökyüzünü ya da toprağın sıcaklığını satın alabilir mi? Ya da antilopun hızını? Biz bunları size nasıl satabiliriz ve sizler bunları nasıl satın alabilirsiniz? Kızılderili bir kağıt parçasını imzalayıp beyaz adama verdi diye toprağa istediğinizi yapabilir misiniz? Havanın tazeliği ve suyun pırıltısı bize ait olmadığına göre bunları bizden nasıl satın alabilirsiniz?

Teklifinizi düşüneceğiz. Toprağı satmazsak, beyaz adamın silahla gelip, onu zorla alacağını biliyoruz. Ama biz vahşiyiz. Şimdilik güçlü olan beyaz adam; tanrı olduğuna inanıyor, toprağın onun olduğunu sanıyor. Bir insan nasıl olur da anasının sahibi olur?

Toprağımızı satma teklifinizi düşüneceğiz. Gece ve gündüz birlikte yaşayamazlar. Rezervasyon alanına gitme teklifinizi düşüneceğiz. Bir kenarda barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz önemsiz. Çocuklarımız babalarının korkaklaştığını ve yenildiğini gördüler. Çocuklarımız utandırıldı. Yenilgilerden sonra günlerini boşa geçiriyorlar, vücutlarını tatlı yemekler ve kuvvetli içkilerle zehirliyorlar.

Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz önemli değil, zaten çok günümüz de kalmadı. Birkaç saat, birkaç kış… Bir zamanlar bu topraklarda yaşamış olan büyük kabileden hiçbir çocuk doğmayacak. Bir zamanlar sizin gibi kuvvetli ve umut dolu olup da ormanda küçük gruplar halinde dolaşan o insanlardan, halkının mezarlarında ağlamak için kimse kalmayacak.

İnsanlar denizin dalgaları gibidir.

Ama neden kabilemin çöküşü için üzüleyim? Kabile, insanlardan oluşur, başka bir şeyden değil. İnsanlar denizin dalgaları gibi gelir ve giderler. Tanrıları kendileri ile birlikte dolaşan ve arkadaşça konuşan beyaz adam bile bu ortak hükme karşı çıkamaz. Belki de biz gerçekten kardeşizdir. Göreceğiz. Bildiğimiz bir şey var, beyaz adam da anlayacak onu bir gün: Bizim tanrımızla sizinki aynı. Bizim toprağımıza sahip çıkmayı düşündüğünüz gibi ona da sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz belki, ama bunu yapamazsınız. O, beyazların olduğu kadar Kızılderililerin de; tüm insanların tanrısıdır. Bu toprak onun için değerlidir, toprağı yaralamak, onun yarattıklarına kötü davranmak demektir.

Beyazlar da bir gün yok olacaklar, belki diğer kabilelerden de önce. Daha iyi bir yatak bulmak için uzaklara gidin. Bir gece kendi çöpünüzde boğulacaksınız. Sizi buralara getirip bu toprakların ve Kızılderililerin fatihi yapan tanrının kuvvetine güvenip, bizim batışımıza çok sevineceksiniz. Bu hüküm bizim için bir sırdır. Bütün sığırlar öldürülüp, bütün yaban atları ehlileştirildiğinde, ormanın gizli köşeleri insanların kokusu ile ağırlaştığında, bereketli tepeler tel çitlerle sarılıp utandırıldığında nerede olacak o kuşlar? Kartal nerede? Yok… O zaman ava ve hızlı midilliye “Yaşa, çok yaşa!” demenin anlamı ne ki?

Yaşamın sonu ve kurtuluşun başlangıcı. Tanrı özel bir nedenle sizi hayvanların, ormanların ve Kızılderililerin fatihi yaptı, ama bu neden bizim için bir sır. Eğer beyaz adamın düşlerinden haberimiz olsa idi, belki de bu sırrı anlayabilirdik. Uzun kış akşamlarında çocuklarına anlattıklarını bilseydik anlardık belki de. Ama biz vahşiyiz, beyaz adamın rüyaları bize ödünç verilemez ki. O rüyalar bize ödünç verilemeyeceğine göre, biz de kendi yolumuza gideceğiz. Çünkü biz her şeyden çok, bir insanın kendi istediği gibi yaşama hakkına saygılıyız. Onun yaşamı kendi kardeşinden çok farklı olsa bile. Bizi bağlayan çok fazla şey yok.

Teklifinizi düşüneceğiz. Kabul edersek bu yalnızca söz verdiğiniz rezervasyonu sağlama almak için olacak. Orada belki de kısa günlerimizi istediğimiz gibi geçirebiliriz.

Son Kızılderili bu topraklardan gittiğinde ve anısı yalnızca ovanın üstündeki bulutun gölgesi olarak kaldığında yine de atalarımızın ruhları bu kıyılarda ve ormanlarda canlı olarak kalacaktır. Çünkü onlar yeni doğan bebeğin, anasının kalp atışlarını sevdiği gibi sevmişlerdi bu toprağı.

Toprağımızı size satarsak onu sevdiğimiz gibi sevin sizde onu. Ona özendiğimiz gibi özenin. Ve tüm gücünüzle, ruhunuzla, yüreğinizle onu çocuklarınız için koruyun ve tanrının bizi, hepimizi sevdiği gibi sevin onu. Çünkü bir şeyi biliyoruz: Bizim tanrımız sizinkinin aynısıdır. Bu ortak hükme beyaz adam bile karşı çıkamaz. Kim bilir, belki yine kardeşizdir sizinle. Göreceğiz…

Maalesef o gün bu gündür oynanan oyun hep aynı..

Bin türlü hiyleyle oyunla ülkeleri işgal etme milletleri kendilerine köle etmenin çabası içindeler..

50-100 yıllık perspektifler içinde senaryoyu yazıyor ve sahneye koyuyorlar..

Tıpkı şimdiki gibi..

Adeta dalga geçer gibi de davranarak..

Ülkeler ne yaparsa ne tedbir alırlarsa alsın, nasıl debelenirse debelensin.

Senaryoda yazılı akıbet değişmeyecek..

Oyunun sonunda kime hangi rolü verip oynatacaklarını göreceğiz.

Sabah S&P nun ülkemizin notunu düşürmesinin trajikomik hikayesini yazacağım demiştim.

Gerçi anlatılan hikayeye ben de inanmıyorum, ama siz de bir bakın..

İyi gelir…

Yerseniz…

S&P Türkiye’yi neden öptü?

Eyüp Can / REFERANS / 18.11.2008

Birazdan anlatacağım skandal ne uydurma ne de hayal ürünü.

Bundan 6 ay kadar önce dünyanın önde gelen kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s de inanılmaz bir skandal yaşandı.

Fakat kısa bir süre önce yaşanan skandalın detaylarını anlatmadan önce ben sizi geçen hafta sonuna götürmek istiyorum.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor’s (S&P) geçen hafta sonu, Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirdi.

Başta başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok siyasetçi S&P’ye haklı olarak ateş püskürdü. Tam Erdoğan G-20 zirvesi için Amerika’ya gitmişken S&P’nin böyle bir açıklama yapması “manidar” hatta “maksatlı” bulundu.

En çok da S&P’nin İzlanda gibi batık bir ülkeye bile Türkiye’nin üzerinde bir not vermiş olması ve Lehman Brothers’ı iflasın eşiğinde en yüksek notla taltif etmiş olması birçok piyasa oyuncusunun kanına dokundu.

Peki S&P Ukrayna ve İzlanda’ya dokunmazken durduk yerde Türkiye ile ilgili neden böyle bir açıklama yaptı?

İşte S&P ‘nin gerekçesi; “Görünümdeki aşağı yönlü revizyon, kısa dönemde artan global sorunlar, cari açık ve gergin siyasi ortam nedeniyle yapıldı.”

Global sorunlara hiç kimsenin itirazı olamaz.

Fakat bu sorunların iflasa sürüklediği İzlanda gibi ülkelere “güvenli” diyerek ses çıkarmayan S&P, sıra Türkiye’ye gelince mi görünümde aşağı yönlü revizyona ihtiyaç duyuyor?

Ya da Macaristan’ın cari açığı artık çevrilemez olduğu halde hala neden Türkiye Macaristan’ın gerisinde yer alıyor?

Hele şu “gergin siyasi ortam”a ne demeli?

Parti kapatma davası sürerken S&P sonucu bekleme zahmetine bile katlanmadan Türkiye’nin notunu zaten düşürdü, hem de milli gelir artışı ve cari açığın gayri safi milli hâsılaya oranı düşerken.

Şu anda gündelik iç siyasi tartışmalar ve yaklaşan yerel seçimler dışında ülkede gergin siyasi ortam var da biz mi farkında değiliz?

Amacım ne popülizm ne de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına haksızlık yapmak. Fakat dünyada yaşanan global krizi ön göremeyen, en riskli ürünlere, ülkelere ve kurumlara bol keseden not dağıtan kredi derecelendirme kuruluşlarının özellikle de S&P, Moody’s ve Fitch gibi en ünlülerinin bu süreçte en başta kendi kredibilitelerini sorgulamaları gerekiyor.

Bakın mesela Fitch’in en son rating listesinden size Türkiye ile birlikte 5 ülkenin daha notlarını sunuyorum. Elinizi vicdanınıza koyun ve Rusya ve Macaristan’ı Türkiye’nin “5 notch” yani çentik üzerinde gösteren tabloyu ekonomik rasyonalite ile izah edin.

Tamam Brezilya’yı anladım bazı açılardan Türkiye’nin 3 çentik üzerinde olabilir, iyi ama literatüre “batık ve satılık ülke” olarak geçen İzlanda?

Türkiye’nin 4 çentik üzerinde olan Kazakistan için söyleyecek laf bulamıyorum.

Türkiye BB-

Rusya BBB + (5 notch yukarıda)

Kazakistan BBB (4 notch yukarıda)

Macaristan BBB + (5 notch yukarıda)

İzlanda BBB- (3 notch yukarıda)

Brezilya BBB – (3 notch yukarıda)

Durun bitmedi daha kötüsü var. Türkiye’nin içinde bulunduğu gruptaki diğer ülkeleri de sayayım da, kredi derecelendirme kuruluşlarının objektif ölçütlerini daha iyi anlayın: Gabon, Nijerya, Sırbistan, Uruguay, Venezüella, Vietnam…

Biliyorum insanın isyan edesi geliyor.

Fakat ne olur isyan etmeden önce şu sözünü ettiğim Moody’s skandalını bir dinleyin.

Belki o zaman uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına bakış açınız kökten değişir.

İnanamayacaksınız ama bundan 6 ay kadar önce global ekonomik krize sebep olan subprime mortgage kredilerine bağlı yapılandırılmış yatırım araçlarına bol keseden not dağıtmakla suçlanan kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’den böcek çıktı!

Evet, evet yanlış duymadınız krizde değer kaybetmesine rağmen CDO ve SIV olarak tanımlanan yatırım araçlarının notlarını indirmediği ve yatırımcıları yanlış yönlendirdiği gerekçesi ile eleştiri bombardımanına tutulan kredi derecelendirme kurumu Moody’s, bilgisayar sistemlerine bir virüsün (böcek) girdiğini ilan etti.

Meğer notu aslında düşük olan yatırım araçlarının “AAA” gibi en üst yatırım yapılabilir seviyede notlandırılmasına Moody’s’in kredibilitesi hayli yüksek analistleri değil, sisteme giren bir virüs, hain bir böcek yol açmış. İnanın şaka yapmıyorum.

Financial Times, yatırımcıları 100 milyar dolar zarara uğratan virüsle ilgili haberi tam bir kara mizah örneği olarak yayınladı. Şirketin iç yazışmalarını ele geçiren Financial Times üst düzey yöneticilerin olaydan haberdar olduğunu ispatladı.

Konuyla ilgili o günlerde biz de Referans’ta bir haber yaptık. Moody’s Kurumsal İlişkiler Direktörü Anthony Mirenda’nın açıklaması aynen şöyleydi: “Moody’s çeşitli sebeplerden ötürü zaman zaman analitik modellemelerini ve notlandırma metodolojilerini değiştiriyor. Hataları gizlemek gibi bir politikamız yok. Durumu gözden geçiriyoruz.”

Aradan 6 ay geçti. Maalesef Moody’s, S&P ve Fitch hala kendi durum değerlendirmelerini yapmak yerine ülke ve kurumlara not vermeye devam ediyor.

Şimdi anladınız mı S&P Türkiye’yi durduk yere neden öptü?

Krizde Hangi Türk Şirketleri Batar

KRİZDE HANGİ TÜRK ŞİRKETLERİ BATAR?

Dolar fiyatı sakinleşti, televizyonların tantanası duruldu; sıra bize geldi.

Çevremdeki herkes soruyor:

“Dolar ne olur?”

“Küresel kriz henüz tam olarak Türkiye’ye gelmedi değil mi?”

Batacak firmalar, bankalar olur mu?”

Kanuni yasaklardan dolayı; şu banka batabilir, şu firma kredi darboğazına girebilir, şunun döviz riski çok yüksek diyebilme imkanımız sınırlı. Ama dilimiz döndüğünce genel duruma örnekler vermekten kaçınmayacağız. Çünkü bu şirketlerin tamamı halka açık ve İstanbul Borsası’nda işlem görüyor.

Kim batar, kim çıkar?

Örneğin medya sektöründe, gazete, TV kanalı satmak zorunda kalacak grup var mı? Bu soruya rivayet ya da dedikodular üzerinden değil bilançolarla yanıt aramak gerekir. Her şirket satılmak için kurulur. Ama mesele şirketlerin fiyat bulabilmesindedir.

Büyük bir medya grubu var; çıplak gözle bakıldığında durum pek de iç açıcı görünmüyor. (Dileyen detayları 30 Haziran 2008 bilançolarında bulabilir.) Grubun bazı finansal verileri şöyle:

Net Döviz Pozisyonu (Milyon YTL): – 1.239

Net Nakit (Milyon YTL): (- ) 962

Net Nakit / Aktif Toplamı: (- ) %21

Özsermaye / Aktif Toplamı: %30

Verilerin Türkçesi şöyle:

– Grubun döviz varlıkları ile borçları (yükümlülükleri) arasındaki fark 1.2 milyar YTL tutarındadır. Yani dolar – euro fiyatı arttıkça bu grup zora girer.

– Söz konusu grubun 30 Haziran itibariyle 1 milyar YTL civarında “net” nakit açığı var. Bu rakam çok ciddi paradır. İktisadi ajanlar 2001 krizinde olduğu gibi birbirine borç vermeyecek hale gelir ve ödemeler sistemi kilitlenirse, bu grup 10 para için yalvarır hale gelir. Bu nedenle yüzlerce çalışanı işten çıkarıyorlar.

– Gelir – gider arasındaki nakit fark, (eğer alıcı bulunabilirse) varlıklar satılarak karşılanabilir. Ama söz konusu grup bugünkü defter değerleriyle bile kötü resim veriyor. Varsayalım, grubun 100 liralık paraya dönüştürülebilir varlığı var. Net nakit / aktif toplamı oranına göre grup sıkıştığında nakit ihtiyacını varlıklarının yüzde 25’ini satarak karşılayabilir. Ancak yapılacak her harcama cepten yemek ve sermayeyi küçültmek anlamına gelecektir. Durumu şöyle basitleyelim: Grup, evin kirasını ödemek için her ay evdeki eşyaların bir bölümünü satmak zorunda kalacaktır.

– Grubun “Özsermaye / aktif toplamı” oranı da oldukça riskli seviyede. Dünya sermaye yokluğuyla kırılırken, krizden korunmak için daha güçlü, yüzde 30 oranının çok üzerinde özsermayeye ihtiyaç bulunuyor.

Peki, bu şirkete benzer şirket sayısı fazla mı?

Türkiye’nin anlı şanlı gruplarının bir bölümünün durumunu oldukça riskli görülüyor. Bir bölümünün durumu ise fena değil. Hisseleri İstanbul borsasında işlem gören şirketlerden bazılarını sektör bazında inceleyelim:

Teknoloji, bilişim, haberleşme:

Sektördeki pek çok şirket iyi durumda. Örneğin en büyük şirketin özsermaye / aktif toplamı yüzde 70. Bu şirketin 2.7 milyar YTL nakit fazlası var. Döviz varlıkları da borçlarından 738 milyon YTL fazla. Aynı sektördeki bir başka şirketin özsermaye / aktif toplamı oranı yüzde 65, diğerinin yüzde 33, öbürünün yüzde 35.

Tabi bu oranlar tek başına her şeyi ifade etmiyor. Özsermayesi kuvvetli yüzde 35’lik şirketin döviz açığı rekor seviyede. İlk altı aylık bilançoya göre bu şirketin tam 2.1 milyar YTL’lilik döviz açığı var. Yani dövizin artması hiç işine gelmiyor.

– Otomotiv:

Bir şirket hariç sektörün tamamının çok büyük nakit açıkları var. En yüksek nakit açığını taşıyan bir şirket var ki, verileri dikkatle izleneli. Bu şirketin net döviz açığı 343 milyon YTL, net aktif / aktif toplamı oranı ise eksi yüzde 17.

Şirketin öz sermayesi yüksek; ancak paraya dönüştürülebilir varlıklarının değeri giderek düşüyor. Özsermaye / aktif toplamı yukarıda sözünü ettiğimiz medya grubunun seviyesinde; yani yüzde 32 olarak görünüyor. Yakında, ücretsiz izne çıkarılan işçilerin haberlerini alabiliriz.

– Petrol ve Petro Kimya:

Ekonominin ağır topları olan petrolcülerin durumu ürpertici. Sektörün en büyüğünün 4.3 milyar YTL döviz açığı var. Ama bu rakam sizi telaşa düşürmesin. Sektörün özelliği gereği nakit hareketleri büyük miktarlı ve hızlı oluyor. Bu yüzden aynı şirketin 41 milyon YTL net nakit fazlası var. Diğer taraftan net nakit fazlasının aktif toplamına oranının sıfır (0) olması dikkat çekici.

Rakam silsilesinin ardından bazı okurların yorulmuş olabileceğini tahmin ediyorum, bu yüzden diğer sektörlere girmeyeceğim.

Borsa şirketlerini bütün olarak incelediğinizde çıkan sonuçlar kısaca şöyle:

Dolar – euro fiyatı arttıkça, pek çok büyük şirket yöneticisinin kalp spazmının eşiğine geldiğini tahmin etmek zor değil.

Amerikan krizi kapitalizmin krizidir. Daha önce de yazdığımız üzere sistemin kuralları yeniden tasarlanacaktır. Mevcut finans mimarisine baktığımızda “atlar tepişirken eşeklerin aşağıda ezileceği” kaçınılmaz görünüyor. Türkiye de öyle ya da böyle bu krizden nasibini alacaktır. Özetle özel sermaye şirketlerini ve işçilerini iyi günler beklemiyor. Büyük şirketler arasında mutlaka el değiştirmeler olacak.

– ‘Büyük başın büyük derdi olur’ diye bir atasözü var. Şirketler varlıklarını satmaya çalıştığında en önemli sorun alıcı tarafında çıkacaktır. 2001 krizinde de yaşandığı üzere malların fiyatları ucuzlayacaktır. Ancak satışa çıkan malların fiyat bulacağı garanti değildir; yurt içinde alıcı bulmak zor olur. Yine yabancılara kapı aralanır.

– Medya sektöründe, Yeni Şafak Yazarı Fehmi Koru’nun (Taha Kıvanç) dostlarına dayanarak verdiği spekülatif haberlere benzer gelişmeler yaşanmaz. “Hakim gruplar, medya varlıklarını satışa çıkarır, diğerleri alır” senaryosu tutmaz. Çünkü Türkiye’de medya sermayesinin geneli zayıftır. Türkiye çalkalandığında herkes para saklamaya özen gösterecektir. Aksi davranışta bulunanların, yani bütünüyle kaynağı belirsiz parayla hareket edenlerin geleceği olacağını tahmin etmiyorum. Sonucu, yine yabancı alıcılar belirleyecektir.

– İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince bile borçlanmakta zorlanabileceklerini ifade ederken, sanayi ve ticaret şirketlerinin akıllı biçimde borç yöneteceğine güvenmek zordur. Risk, on milyarlarca dolardır.

– Türk şirketlerinin krize karşı anlamlı tedbir geliştirebileceklerini düşünmek safdillik olur. Amerikan krizi, Amerikan Hükümetini de aşan özellikte olduğu için kriz yönetmekte tek tek şirketlerin başarılı olabileceğini düşünmek mümkün değildir.

Dolar, 2 YTL olur mu? Tanrı bilir. İktisatta kur teorisi yapmak delice bir iştir. Döviz piyasasının yerleşik yapısı bize şunu söyler: Bugünden sonra dolar fiyatı sürekli olarak yukarıyı test eder. Tepeye gelindiğinde fiyat aşağıya kırılır. Ne var ki düşen fiyat bir öncekinin üzerinde kalır. Test edilen (sürekli olarak) yukarısı, yani daha yüksek fiyatlar olur.

– Türkiye ekonomisi dış politikaya bağımlıdır. Doğalgaz örneğini düşünün. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ne diyor: “Biz 1.5 trilyon dolarlık gaz piyasasında bir zerreyiz. Dolar ve petrol fiyatı arttıkça maliyetimiz artar, biz de zam yaparız.”

Türk ekonomisinin hali aynen doğalgaz gibidir.

Krize Kurban Adayı İlk Banka

Anlatacaklarımız sır değil. Devletin denetimden geçmiş, “halka açık” iki bankanın bilançosunu deşeceğiz. Kanuni yasaklar gereği bankaların isimlerini veremiyorum ancak (A) ve (B) rumuzlarıyla ifade edeceğimiz bankaların temel özellikleri şöyle:

Patronlara dikkat…

(A) Bankası, bir katılım bankası. Yani faizsiz bankacılık yapıyor. Bankanın patronu aynı zamanda çok büyük bir medya grubunun sahibi. Patron, Başbakan’a çok yakın. Bankanın yasal denetçisi patronun eniştesi. Enişte de bir başka büyük medya grubunun imtiyaz sahibi olarak görünüyor.

(B) Bankası, Türkiye’nin en büyük mevduat bankalarından biri. Patron, Türkiye’nin en varlıklı ailelerden biri. Bankanın büyük hissedarları arasında dünya devi yabancı bir ortak var.

Sermaye gücü onda bir değil…

(A) Bankasının öz kaynakları toplam 1.3 milyar YTL. Toplam varlıkları ise 7.6 milyar YTL.

(B) Bankasının öz kaynakları toplamı 11.3 milyar YTL. Toplam varlıkları, 82.5 milyar YTL.

Yani hem özkaynak hem de varlıkları itibariyle (B) bankası (A)’nın 10 katından daha büyük.

Şimdi sürprize hazırlanın…

(A) Bankasının gayri nakdi yükümlülükleri (dövizli garantiler – teminatlar ile YTL cinsi teminat ve kefaletler) 18.5 milyar YTL. (*)

(B) Bankasının toplam gayri nakdi yükümlülükleri 6.7 milyar YTL.

Bu nasıl oluyor?

(A) Bankası, toplam varlıklarının 2.5 katı gayri nakdi kredi vermiş görünüyor.

Gayri nakdi krediler içindeki dövizli garantileri bile (Garantiler, banka aval ve kabulleri ve mali garanti yerine geçen teminatlar ve diğer akreditifler dahil gayri nakdi krediler) 10.1 milyar YTL seviyesinde.

Diğer bir deyişle dövizli gayri nakdi krediler, toplam varlıklardan yarım kat, öz kaynağından neredeyse 10 kat daha fazla.

(A) ve (B) bankaları arasındaki fark öylesine çarpıcı ki…

(A) Bankasının “dövizli” gayri nakdi kredileri, kendisinden 10 kat büyük bankanın “toplam” gayri nakdi kredisinden daha büyük.

Sonuç ne?

(A) Bankasının yabancı paralarla acayip iş yaptığı anlaşılıyor. Müthiş bir döviz açığı var.

Bankanın likidite riskine bakıyorum. Kaba tabirle, nakit akışı nasıl, bunu inceliyorum. Durum oldukça ilginç görünüyor. Mali tablo açıklamalarında şöyle deniyor:

“Piyasa koşulları gereği toplanan fonların ortalama vadesi kısa olmasına karşın, çok büyük bir bölümünün vadeleri sürekli olarak yenilenmektedir; dolayısı ile Banka için toplanan fonlar istikrarlı ve uzun vadeli bir kaynak oluşturmaktadır. Kullanılmayan önemli likidite kaynakları bulunmamaktadır.”

Fonların vadesi gerçekten çok kısa. Bankanın aylık 2 milyar YTL’nin üzerinde likidite açığı var. Bankanın her ay 2 milyar YTL nakit üretmesi gerekiyor. Bu, çok büyük paradır. Hatırlayın; bankanın özkaynakları ne kadardı? 1.3 milyar YTL.

Yani…

Ben daha ne söyleyeyim.

Bankacılık Üst Kurulu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin, derlediğimiz bilgileri yurttaşlık görevi çerçevesinde değerlendirebilir.

Hoş; BDDK uzmanları işlerinin ehlidir ve bizim tespitlerimize mutlaka onlar da ulaşmıştır.

Mesele, yasal uyarı ve gereklerinin yerine getirilmesidir.

Aksi halde bu işin sonu her taraf için (Hükümet, bürokrasi ve patronlar açısından) çok kötü noktalara varacaktır.

Küresel krizi durdurmak mümkün değildir.

Aslına bakarsanız, şahsi olarak bu yazıya imza atmak çok riskli; bunun farkındayım. Çünkü bankacılık yasasına göre bankaların itibarını ya da sistemi zedeleyecek herhangi bir bilgi yayılamaz.

Gelin görün ki, rakamlar beni dehşete düşürdü.

Rakamları, tabloları, bilgisine güvendiğim bankacı bir dostumla tekrar ve tekrar kontrol ettik; sonuç aynı. Bu nedenle bu yazının tartışmasız biçimde kamu yararı taşıdığını düşünüyorum.

Rakamlara sizde ulaşabilirsiniz. Bankaların 9 aylık mali tabloları İstanbul Borsası’nın resmi sitesinde yayınlanıyor.

(*) Gayri nakdi kredi, bankanın müşterisine kefil olarak üçüncü kişilere verdiği bir kağıt parçasından ibarettir. Ancak bu kağıt çok kıymetlidir ve müşteri adına açılmış kredi gibi işlem görür. Gayri nakdi krediler, bilanço dışı yükümlülük kabul edilir. Normal mevduat – kredi kalemleri arasında değil, nazım hesaplarda izlenir. Bunun nedeni, kefaletlerin her an – yani taahhüt yerine getirilmeden de – nakde çevrilmesidir. Herkes bankaların bilanço risklerinden söz ediyor. Oysa bugün, bilanço dışı riskler daha büyük önem arz ediyor.

İsrail ve İran Savaşı

Unuttunuz, veya unutturuldu. İsrail ve İran savaşacak. Sebepler:

Yahudiler binlerce yıl bugunkü İsrail toprakları sayılan yerde devlet olabilmek için bekledi. Hatta birgün o yerde buluşuruz diye selamlaşma geliştirdiler.

Şimdi bu devletin geleceği tehdit altında çünkü:

Gelişim

  • Günümüz atom bombaları Hiroşimaya atılan dan yaklaşık 100-1000 defa daha şiddetlidir.
  • Olası bir atomik patlama İsrail de olur ise bölge enaz 100 sene ve daha fazla yeni yerleşime kapanacak.
  • Atana bende atarım yahudiler için sonucu değiştirmez. Gerçek olan İsraili de 1 adet atom bombasının patlamamasıdır.
  • İsrail yeni parlementer seçimi ile bu sürece son hazılırğını yaptı.
  • Lehman ve diğer paraların İsraile gittiği haberleri geldi. Savaşın bütcesi tamamlandı.
  • 27 Ağustos 2006 Pazar Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Arak ağır su üretim tesisini açılışını yaptı. Ağır su rekatörünün yan ürünlerinden biri, nükleer silahların yapımında da kullanılan plutonyumdur
  • İran ana reaktör inşaasını bitirmek üzere. Ekim 2008 di ama biraz sarktı
  • Rusya yakıt vermeyebilir diyerek İran uranyum santrüfüj sayısını deli gibi arttırdı.
  • Fakat Rusya ilk yakıt sevkiyatını yaptı. http://www.tumgazeteler.com/?a=2434193
  • İran 3 gün önce yeni uzun menzilli yeni füze testi yaptı. Siccil Füze (Shab 3, 2000 Km http://www.ntvmsnbc.com/news/465678.asp
  • İsrail Yunanistan’da uzun menzilli hava saldırısı tatbikatı yaptı. 1450 km. 21 Haziran 2008 http://www.hurriyet.com.tr/dunya/9236952.asp

Ek Bilgi

  • Plutonyum 239, 100 Mwt bir reaktör 1 atom başlığı için gerekli plutonyumu 2 ayda üretir. http://www.fas.org/nuke/intro/nuke/plutonium.htm
  • Yinede maximum plutonyum verimi her yıl 1 kere gerçekleşen reaktör bakım, yakıt cubuk yerdeğişimi sırasında elde edilir.
  • Savaşlar para ile değil kimde daha çok altın var onunla yapılır.
  • İran olası savaş sonrası tarihten silinmemek için halkına altın aldırmıştır.
  • Dünyada yaklaşık 5-9 arası nükler başlık kayıptır. En azından 1-2 tanesinin İran da olduğunu düşünmekteyim. İran santrali işletince bu hazır olan 1-2 adet resmilik kazanacak.

Yakın Süreç

  • 2008 sonu gibi veya 2009 ilkbaharı Buşehr Reaktör Santrali çalışmaya başlar, İran duyuru yapar. (Santralin çalışmaya başlaması İran ve Rusya’ya bağlı)
  • Uluslararası atom enerjisi kurumu çekincelerini sıralar.
  • Birleşmiş milletler acil toplantı çağrısı yapar.
  • Dikkatli seyirciler İsrail’in hiç ses cıkarmayacağına dikkat etsinler.
  • İran’ın duyurusunu takvimlere işaretleyin.

Hafif Senaryo, Olasığım % 95

  • Takvim işaretlemesi sonrası 60 gün içinde Buşehr Reaktör Santrali’nde patlama olur. İran açıklama yapar, santralin güvenlik sebebi ile kapattığını bildirir. Halbuki gizlice İsrail santral i devreden çıkartmıştır. İran delil bulur veya bulmaz İsrail i suçlasada ileri gidemez.

Orta Senaryo, Olasılığım % 4

  • Takvim işaretlemesi sonrası 60 gün içinde, Buşehr Reaktör Santrali ne İsrail tarafından hava saldırısı yapılır. Hava koridoru Irak tan geçmektedir ama sorun çıkmaz.
  • İran- İsrail – ABD konvensiyonel savaşı patlar. Hürmüz boğazı Petrol geçişine kapanır. Petrol fiyatları, Altın tabiri caiz ise zıplar.

Berbat Senaryo, Olasılığım % 1

  • Savaş anında İran yenilmek üzere olduğunu hisseder ise düğmeye basar.
  • Tüm müslüman devletleri şu veya bu şekilde etkileycek büyük kaos başlar.
  • Dünya din savaşı içine girer.

Yan Bilgiler

60 günlük takvim anında uydudan (santral kapatılmadı ise) izlemeye alınabilir ve 340 gün boyunca santral yukarıda bahsettiğim süre içinde mutlak imha edilir.

Standard And Poors’un Son Bombası

Standard and Poors, Türkiye’nin görünümünü durağandan negatife çevirerek, aba altından ‘Önlem almazsan notunu da düşürebilirim’ mesajı verdi

Küresel krizin doğurduğu çalkantılı ortam ülkelerin yükünü daha da ağırlaştırıyor. AB ekonomisindeki daralma haberleri, ABD’nin dev şirketlerindeki iflas dedikoduları arttıkça piyasalardaki hareketler iyiden iyiye içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Buna bir de rating kuruluşlarının not indirimine gidebileceği endişeleri eklenince ülkeler açısından rüzgar her zamankinden daha fazla kendini hissettiriyor. Önceki haftalarda kredi derecelendirme kuruluşlarının gelişmekte olan ülkelerle ilgili değerlendirmeleri ajanslara yansımıştı. Brezilya, Romanya, Güney Kore ve Macaristan gibi ülkelere ilişkin olumsuz değerlendirmelere yer verilen ülke raporlarında Türkiye’den bahsedilmemiş olması ‘pozitif’ olarak yorumlandı. Fakat dün Standart and Poors’tan gelen açıklama bir anda tüyleri diken diken etti.

IMF İLE ANLAŞ BASKISI

Türkiye’nin görünümünü düşüren S&P, açıklamasında özetle ‘Sorunların var. Bu sorunları çözmek için güven artırıcı önlemler alabilirsin ya da uluslararası resmi bir kaynaktan kredi sağlayabilirsin. Şimdilik görünümünü durağandan negatife indiriyorum. Bu saydıklarımı yapmazsan bu kez notunu düşereceğim’ açıklaması yaptı. S&P’nin rating haritasına göre BB- ülke puanıyla Ukrayna ve Endonezya gibi ülkelerle aynı grupta bulunan Türkiye’nin, notunun indirilmesi durumunda, ratingimiz B+’ya gerileyecek.

PAKİSTAN İLE AYNI GRUBA DÜŞECEK

Böyle olması halinde ise Türkiye’nin kredi notu; Endonezya, Pakistan ve Kenya ile aynı gruba gerileyecek. S&P’nin görünümü durağandan negatife çevirmesinin nedenini siyasi olarak nitelendiren uzmanlar, ‘Bu gelişmenin ekonomik gerekçelerle ilgisi yok’ dedi. Ekinvest Yatırım Stratejisti Uğur Ertürk, ‘G-20 toplantısının tam öncesinde S&P’nin Türkiye’nin rating görünümünü düşürmesinin ekonomik gerekçelerle herhangi bir alakası yok. Bu durum Türkiye’nin IMF şartlarını kabul etmesine yönelik siyasi bir hamle’ açıklamasını yaptı.

NOTUMUZ BATIK İZLANDA’DAN BİLE AŞAĞIDA

Uzmanların açıklamalarında S&P’nin bu hamlesinin siyasi içerik taşıdığı iddialarının yanında traji komik olduğu da belirtilirken, ‘Batık İzlanda’nın kredi notu Türkiye’den 8 basamak yukarda. Oldukça sancılı bir süreçten geçen ve iflasın eşiğine gelen Macaristan’ın notu ise 5 basamak üzerimizde. Bu ülkeler ‘Yatırım yapılabilir ülkeler’ olarak sıralandırılırken Türkiye; Pakistan, Endonezya, Moğolistan, Filipinler, Kenya ve Srilanka ile aynı grupla ‘Spekülatif ülkeler’ arasında gösteriliyor” bilgisine yer veriliyor.

S&P’ye göre ‘Yatırım Yapılabilir’ ülkeler

ABD: Krizin merkezi. Onlarca bankası battı. Batışların devamından korkuluyor

Almanya: Son iki çeyrektir ekonomi küçülüyor. ‘Resmi’ olarak resesyonda!

İngiltere. Sistem çökmek üzere. Dev kurtarma paketine rağmen düzelme belirtisi yok. Maliye Bakanı ‘Büyük şoklar yaşayacağız’ dedi.

İzlanda: Ekonomik yapı çöktü. Ülke iflas etti. IMF bile henüz krediye onay vermedi.

Macaristan: IMF’ye ‘Acil para ver, batmak üzereyim’ dedi.

S&P’ye göre ‘Spekülatif’ ülkeler

Türkiye: DB ve IMF her fırsatta “İyi durumdasınız” açıklaması yapıyor.

Arjantin: Özel emeklilik fonları battı. Hükümet kara kara düşünüyor.

Pakistan: O da Macaristan gibi IMF’ye “Acil Yardım” talebinde bulundu.

Diğer ülkeler: Nijerya, Gürcistan, Kamboçya, Srilanka, Uruguay, Kenya, Senegal, Gana, Mozambik, Paraguay, Benin, Burkina, Faso, Belize, Kamerun, Mali, Madagaskar, Lübnan, Bolivya, Ekvador…

Raporda hedefi de gösterdi

Kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s, Türkiye’nin görünümünü, durağandan, negatife çevirdi. S&P, Türkiye’nin, döviz cinsinden BB(-) ve yerel para birimi cinsinden BB olan kredi notlarını ise teyit etti. S&P, görünümün negatife çevrilmesinde, Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı ve bu ihtiyacın teminindeki zorluğun etkili olduğu belirtildi. Kurum, hükümetin, dış finansman koşullarını daha iyi duruma dönüştürmek amacıyla, önlemler alabileceği ya da uluslararası resmi bir kaynaktan kaynak sağlayabileceğini bildirdi.

Ratingçiler itibar kaybetti

Turkish Yatırım Finansal Strateji Müdürü Gökhan Uskuay, “Özel sektörün 2009 kredi borcunun 31,2 milyar dolar olduğu açıklandı. Yani sorun özel sektörün borçluluğu. Türkiye’de, kamunun IMF’ye ihtiyacı yok. Özel sektörün ihtiyacı var” dedi. Finansbank Ekonomisti İnan Demir ise “Rating kuruluşlarının notları krizde itibarını kaybetti. S&P’nin görünümü negatife çevirmesini çok önemsemiyorum ama görünümü negatife çevirmesindeki neden dikkate alınmalı” diye konuştu.

Hamdolsun Krizi

2007 yazından beri Amerika, eşik altı konut kredileri ile başlayan krizi yaşamaktadır. Amerika kaynaklı kriz domino etkisi ile küresel olarak devam etmektedir. Birçok yerde bu krizi nelerin tetiklediği, hangi finansal türev araçlarının krizi derinleştirdiği yazılıp çizilmektedir. Tarihin en teknik ve geniş krizini yaşadığımıza ve faturanın halen ne olduğunu bilemediğimize göre bu hikaye daha uzun süre yazılacak çizilecektir. Hatta bu süreçten çıktığımızda krizi 2006’da gören ve tahminleri bir bir doğru çıkan Roubini’ye göre en az 24 ay daha vardır. Belki de bütün olanlar baştan yorumlanacak ve finans tarihi yeniden yazılacaktır.

Son günlerde küresel krizin Türkiye’yi etkilemediğini ve etkilemeyeceğini duymuş veya okumuşsunuzdur. Bunun ne derece gerçekçi olduğunu düşünmek için aşağıdaki basit soruların yanıtlarını durup düşünmek lazımdır.

  1. İMKB yılbaşından beri ne kadar değer kaybetti?
  2. Resesyona girmiş gelişmiş ekonomiler Çin’i bile düşünmeye iterken Türkiye’nin bunu düşünmemekteki lüksü nedir?
  3. Döviz kurlarındaki volatilitenin reel sektöre etkisi nedir?

İlk olarak, İMKB 100 endeksi 2008 yılına 55.538 puanla başlamıştır. Bu hafta itibariyle değer kaybı %50’ye yakındır.

İkinci olarak, krizi tetikleyen ve krizin dibinin bir türlü görülmesine izin vermeyen finansal araçlar Türk bankalarının üstün risk yönetimleri yüzünden değil bankacılığı sığ olması sebebiyle Türkiye’de yoktur. Bu durumda dev aynasına bakıp bankacılık sektörünün ne kadar güçlü olduğu ile böbürlenmek yerine, krizin Türkiye’yi vurabileceği alanlar belirlenmeli ve bu alanlar üzerinden risk yönetimi yapılmalıdır.

Üçüncü olarak, Türkiye’de özellikle yabancı çıkışlarının tetiklediği YTL’nin değer kaybı yaşanmaktadır. Bu cari açığı fazla olan Türkiye’nin cezasıdır. Avrupa’da bankaların aralarındaki para trafiğinin durma noktasına geldiği şu günlerde, Türk Bankalarının sendikasyon kredilerini eskisi kadar uygun koşullarda bulmalarını beklemek Pollyannacılık olur. Paranın artan maliyeti reel sektörü etkileyecektir. Uzun süredir cari açığı finanse eden özel sektör kredi bulmakta sıkıntı çekeceğine göre, acilen finansman için yeni yollar düşünülmelidir.

Devam eden yönetimsel aymazlık, bilgisizlik ve beceriksizlik krizin faturasını her zaman ki gibi topluma çıkarmakdadır. Önlemleri almayarak, bu şekilde hamdolsuncu yaklaşımlar devam ettirildiği sürece de kaybeden her zaman reel ekonomi ve sonucunda ülke olacaktır. Esasen Türkiye’mizin en temel sorunu her zamanki gibi karşımıza çıkan eğitim ve kişsel bilgiye dayalı donanım eksikliği sorunudur. Yönetimlerin entellektüel düşünmekten yoksun ve bilimsel çalışmalara olan düşük ilgisi, sorunun ana kaynağının toplumsal eğitim seviyemizin az olduğunun diğer bir ispatıdır.