Monthly Archives: February 2008

Seçim Sonuçları Neli

Elektronik posta ile gelen ve diğer alıntıladığım yazılar gibi noktasından virgülüne kadar katıldığım bir yazıyı aktarıyorum:

Profesyönel satışçı olmadan önce 7 yıl bilgisayar programcılığı yaptım. Bu dönemde öğrendiğim en önemli kavram şudur; sanal ortam literatüründe imkansız benzeri bir kavram asla yoktur. Bir bilgisayar programcısının yaptığı engelleme, şifreleme benzeri olağan üstü olan bir güvenlik yazılımı, diğer bir programcı tarafından rahatça kırılabilir, kilitleri açılabilir, verileri değiştirilebilir. Bir atasözü vardır hani el elden üstündür der. Bu söz sanal ortam için çok uygundur. Bir programcı çözemez ise baksa bir programcı mutlaka çözer istenen problemi.

Son genel seçim sonuçlarının hiçbir zaman hilesiz, normal sonuçlar olduğuna inanmadım. Yıllardır tek parti hükümeti görmemiş ülkemizde, milyonlarca insanin meydanlarda toplanarak tepki gösterdiği bir partinin böylesine büyük bir oy farkı ile iktidara gelmiş olması mümkün olamazdı.

Bu konuda, açıklayıcı olduğunu düşündüğüm bir alıntı gönderisi aldım ve sizlerle de paylaşmak istedim:

22 Temmuz Seçimlerinin Sonuçları Bilgisayarda Nasıl Değiştirildi…

22 Temmuz sonuçlarını AKP’nin ve Erdoğan’ın kendisi de beklemiyordu çünkü bu seçim sonuçlarını değiştirme sahtekarlığı onlardan habersiz yapıldı, sadece halk ve AKP bu seçim sonucuna Tarhan Erdem’in sözde anket sonuçlarıyla psikolojik olarak hazırlandı.

Türkiye genelinde Türkiye toplamının %25 oyları seçimin bitmesinin ilk bir saatinde merkez bilgisayarı üzerinden tamamen AKP’ye aktarıldı ve AKP seçime %25 oyla başlarken diğerleri sıfır oyla başladı ve sonra normal dağılıma bırakıldı.

Bu yüzden AKP’nin gerçek oyları %47 değil %22-%28 arasındadır. Bunun en büyük kanıtı da benim ve birkaç arkadaşımın incelediği tüm YSK sonuçlarında hiçbir sandıkta AKP oyunun %25 altına düşmemesidir.

Yani Türkiye’nin her sandık bölgesinde dört kişiden en az birinin AKP’ye oy vermesi mümkün müdür? Özellikle Çankaya’da, Alsancak’ta ve diğer tüm Atatürkçü ve milliyetçi sandık bölgelerinde ve şehirlerinde, kasabalarında, semtlerinde, köylerinde. HAYIR, mantık olarak kesinlikle mümkün değildir.

Seçimden emperyalist güçlerin istediği sonuçlar cıktı, Türkiye’nin verdiği oylar değil!

Seçim Sonuçları Nasıl Değiştirildi?

Seçim sonuçlarının hızlı bir şekilde duyurulmuş olması 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarına gölge düşürmek için yeterli mi? Ya da YSK’nın bu seçime kimsi bir bilgisayar sistemi ile girmiş olması? Bizce yeterli. Özellikle gizli servislerin dünyada birçok seçime müdahale ettiği gerçeğini göz önüne alırsak ve bazı güçlere göre bazı ülkelerin kaderini insanlarının demokrasi kandırmacası altında attıkları oylarının seçim sonucunu haklı olarak değiştirebilmesinden haksız olarak değiştirmek daha akıllıca ve daha önemli ise ve o ülke diğer büyük bir ülkenin planlarının bas aktörü olarak yaralıyorsa sadece ve sadece bu nedenden dolayı bile yeterlidir.

İşte biz yukarıda saydığımız bu olasılıkları inceleyip şu sonuca vardık. Gizli servislerin seçimleri etkilemeleri 1948 İtalya seçimleriyle başladı, daha sonra Türkiye’de 1954 yılında Menderes’le devam etti ve birçok ülkede yapılan ve yapılmaya çalışılanlardan sonra bugünlere gelindi. Buğun seçimlerin sonuçlarını değiştirmek bilgisayar ortamında daha kolaydır. Türkiye’deki seçimde hilenin nasıl yapıldığını su anda son aşamasında inceledik ve seçim gecesinde tahmin ettiğimiz gibi hile yapıldığı olasılığı çok yüksektir ve bazılarının dışında bu müdahale yapılırken kimsenin ruhu da ne yazık ki duymadı, hatta AKP’liler de hilenin nasıl olduğunu bilmedikleri için seçimde başarılı olduklarını zannettiler.

Şu anda seçim sandık sonuçlarının çoğunluğunu tek tek kontrol ettik ve yüzdelerini dikkatle inceledik, bulgular tam tahmin ettiğimiz gibi, sonuçlar bilgisayarda saat 5:30’da ilk seçim soncularının gelmeye başladığı zaman il il değiştirildi, AKP seçime %25 fazla oyla başladı, elimizde tüm sandık sonuçlarının imzalı belgeleri olsa yapılan hile hemen görülebilir.

Şu ana kadar gördüğümüz durum AKP’nin hiçbir sandıkta %25 altına düşmemesidir. Her sandıktan en az %25 AKP’ye oy çıkması mümkün müdür? Hayır çünkü çok partili demokrasilerde her bölgeden aynı şekilde oy çıkması matematiksel olarak milyonda bir olasılıktır ve mantıksal olarak mümkün değildir. Peki bu %25’e tekabül eden yaklaşık 7-8 milyon oy nereden ortaya çıkmıştır? Nüfus kütükleriyle seçmen kütükleri arasındaki 7 milyon farktan mı; yani muhalefet oylarının bir kimsinin yok edilmesinden mi? Yoksa diğer partilerin oylarının seçimin ilk bir saatinde sıfırlanıp AKP’ye aktarılması ve seçimin diğer partiler %0 ile baslarken AKP’nin %25 ile başlaması mı? Her ikisi de mümkün. Fakat bir gerçek var ki kesinlikle gözerdi edilemez. Seçimin ilerleyen saatlerinde oyları düsen bir partinin (AKP) %25 ile başlayıp seçimi kaybetmesi imkansızdır. İşte hile de buradadır!

Hilenin şekli: Bizim basından beri tahmin ettiğimiz bu şekil sandık seçim sonuçlarıyla bu iddiamızı tamamen güçlendirdi.

Seçim sonuçları YSK merkez bilgisayarından, Cihan (Fetullah’ın) haber ajansı akşam 6’dan sonra ilk seçim sonuçlarını açıklamadan önce, ilk seçim sonuçlarının gelmeye başladığı saat 5:30 civarında 15-20 dakika bir görevli tarafından değiştirildi veya hacı edildi ve AKP %25 oyla seçim yarısına başlarken diğerleri de %0 oyla başladı ve saat 6:00-6:30 arası o ana kadar alınan sonuçların Türkiye’nin %50’si olduğu ilan edildi, bu ayarlamadan sonra AKP’nin oyları düşse de diğerlerinin yükselse de AKP’nin seçimi kaybetme ihtimali yoktu ve plan AKP’nin en az 367 milletvekili çıkaracak kadar yani Türkiye’nin en az %50 oyunu alabilecek şekilde yapıldı, oysa ki ileriki saatlerde sonuçlar açıklandığından müdahale yapılamadı ve bu yüzden AKP’nin oyları düşmeye ve CHP, MHP’nin oyları yükselmeye başladı, GP ve DP’nin oyları da sıfırdan başladığından oyları yükselse bile %10 barajını aşma olanakları yoktu. Mantıki ve matematiksel olarak seçim sonuçlarında ilk bir saatte Türkiye’nin %50 oyunu almayı basarmış bir parti diğer yüzde ellilik oylar da okunduktan sonra daha da yükselmesi gerekmektedir. Fakat öyle olmadı, merkez bilgisayarı sonuçlarına ilk bir saatte müdahale seçimin sonucunu AKP lehine tamamen değiştirdi. Dikkat ettiyseniz web sitesindeki seçim sonuçlarındaki pdf dosyalı dokümanlar excel veya access programından çıkma, yani ana dokümanda yapacağınız bir değişiklik otomatikman diğer tüm il ve sandık sonuçlarını değiştirebilir, sandık seçim sonuçları fotokopi (scan) yoluyla pdf dosyası yapılmamış bu da şüphelerimizi tamamen doğruluyor. Bakınız İzmir’de AKP’nin CHP ile aynı sayıda oy alıp 5 er milletvekili çıkarmaları olanaksızdı fakat ilk bir saatte müdahaleden dolayı AKP’nin (%25 + gerçek değer) olarak değiştirilen oyları müdahale sonrası normal oyların gelmesiyle %30’a kadar geriledi. Yani tüm Türkiye sonuçlarına müdahale olmasa AKP’nin gerçek oyları gerçekte %22+%6 veya %8=%28 veya %30 civarında olacaktı.

CHP ve MHP ve diğer partilerin oyları gerçekte ortalamada bir buçuk katlarına yakındı. CHP özellikle İzmir’de 1 milyon seçmen üzerinden oyların %60’ını alıp 5 milletvekili yerine 8-9 milletvekili çıkaracaktı ve AKP’nin İzmir’deki toplam oy oranı %13 olarak çıkacaktı.

Aynı oranı Türkiye’ye uygularsak AKP’nin gerçek milletvekili şayisi 190, CHP’nin 190 ve MHP’nin ise 150 olacaktı.

Artık eskisi gibi sandıklarda hile yapmaya gerek yok, basit bir bilgisayar müdahalesi bir ülkenin kaderini işte böyle çizebiliyor.

Bu konuda tek izlenecek yol; Anayasa mahkemesinin huzurunda tüm imzaları kontrol edilmiş sandık seçmen kağıtlarındaki seçmen sayılarının ve sandık seçim sonuçlarının YSK elektronik kayıtlarıyla tek tek karşılaştırılmasıdır.

YSK bunu yapabilir fakat yapmıyor (hatta sandık dokümanlarının aralarından 100 adedini seçip fotokopi yoluyla ellerindeki elektronik dokümanlarla birlikte web sitelerine koyabilir ve karsılaştırma bu şekilde yapılabilir fakat bunu yapmıyorlar ve sandık sonuçlarını elektronik dokuman halinde web sitesine koyuyorlar, koymaları gereken fotokopi dosyası (pdf) halinde imzalarla birlikte gerçek sandık dokümanlarıdır elektronik dokumanlar değil),

Endişelendiğimiz nokta yakında birileri bu işin üzerine gidebilir ve gerçek ortaya çıkar diye merkeze getirilen sandık resmi belgelerini elektronik kopyaları var mazeretiyle imha yoluna bile gidebilir…

Bu e-postayı lütfen ulaştırabileceğiniz en fazla kişiye iletin edin… Bir şeyler yapılmalı ve bir yerden başlanmalı çok geç olmadan…

LÜTFEN…

Penis Diktatoryası

Maaşallah, Kıymet Nadir Bindebir ile GazetePort yine döktürmüş:

Eyy benim kafası su kaçırmasın, hava almasın diye devekuşu yumurtası gibi paketlenmiş hemşirem! Eyy dini modernize edemediğinden, çağdaş yaşamı islamize etmeye çalışan tuhaf iktidarın seçmeni! Eyy benim üstü kebap altı Lara Croft modifiye müslüman kardeşim! Ey inandığı din; erkeği kadına tercih eden, üstün gören, erkeğin otoritesini tartışılmaz ilan eden, erkeği kadının hamisi, kadını erkeğin hayatını kolaylaştırıcı unsur, vesayet altında tutulması gereken bir çeşit geri zekalı ya da aciz ve hatta şeytan konumunda tanımlayan hemşirem! Dini inancı ‘Penis Diktatoryasına mutlak itaat’ı emreden hemşirem! İslamiyeti kültür, ahlakı dinden ibaret sanan hemşirem! Eyy benim yaşama dair talimatı, erkekler tarafından yazılmış, erkek postacı Cebrail aracılığıyla gönderilmiş din kitaplarından alan hemşirem! Üniversiteyi bitirirsen, diplomayı duvara asıp evinin kadını olacağını, kocanın şirketlerinden birinde çalışıyormuş gösterilip Bağkur primlerinin ödeneceğini, sonra da benim yıllarca it gibi çalıştıktan sonra bağlanan emekli aylığım kadar emekli aylığı alacağını biliyorsun değil mi? Ben de biliyorum. Bu hiç hoşuma gitmiyor. Belki de kocanın şirketlerinden birine ortak gösterilirsin, adına ihalelere katılınır, vekaleten kararlar, krediler alınır, hisseler satılır. Senin iraden dışında, haberin bile olmadan, sen hayata katılamadan ailenin erkekleri senin adına herşeye katılırlar, ekonomiyi falan bile yönlendirirler hatta. Sen de asaleten değil vekaleten yaşayıp gidersin. Üniversiteye okumak için mi gitmek istiyorsun? Hayır! Üniversiteyi medreseleştirmeye. Mescit, çömelmeli kenef, abdest lavabosu talep etmeye. Diğer kadınlar üzerinde baskı oluşturmaya. Kamu binasına çalışmak için mi girmek istiyorsun? Hayır! Mescit, çömelmeli kenef, abdest lavabosu talep etmeye. Diğer kadınlar üzerinde baskı oluşturmaya. Her yere Penis Diktatoryası’nın sana verdiği talimatları yerine getirmek için girmek istiyorsun. Bir düğmenize basacaklar, sürüler halinde çağdaş giyimli kadınların üzerine saldıracaksınız. Bir düğmenize basacaklar birşeyi protesto etmek ya da liderinizi alkışlamak için okullardan AKP’li Belediye’nin tahsis edeceği otobüslerle meydanlara doluşacaksınız. Erkek emredecek siz yerine getireceksiniz. İnisiyatif, karar alamadan. Hiçbir zaman kendi başına hareket edebilen çağdaş, özgür kadınlar olamayacaksınız. Hep sürüler halinde yaşamanız, sürüler halinde eylem yapmanız gerekecek. Sizin yerinize Penis Diktatoryası düşünecek, beyninizdeki gri hücreleri kullanmayacak, alınan kararların sorumluluğunu üstlenmeyeceksiniz. Pasif yaşamak da bir tür rahatlıktır hemşire. Bunu istiyor da olabilirsin. Düşünmeme, koşulsuz itaat etme karşılığında ananın rahmi kadar sıcak, sarıp sarmalayan yuvanda güven içinde oturup, itaate dayalı sosyal düzen isteyen kul çocuklar yetiştireceksin. Karnına basınca elham okuyan, bacağını çekince hatim indiren bebeklerle oynayan, isyan değil itaat eden kullar.

Türban dediğin tesettürün sadece bir parçası hemşire. Kafa derisinde çıkan keratini kapatan kumaş parçası. Sana göre Allah’ın yarattığı saç, bana göre evrim sürecinde beyni radyasyondan, ısıdan korumak için oluşmuş izolasyon maddesi. Şampuan reklamına göre hazinemiz, islama göre bir telini gösterirsek cehennemde yanacağımız kıl kümesi(?). Dinin örtünmeni emrediyorsa neden Penis Diktatoryası’nın sokağa döktüğü İranlı kızkardeşlerin gibi kara çarşaflara girmiyorsun? Bak Eşarp yetmez, en iyi örtünme kara çarşaftır diye sana destek gösterileri yapıyorlar oralardan.

Ama sen hemşire! Sen Ampul Partisi’nin sadakalarından, lutuflarından, avantalarından payını almakta olan Araplaşmış, ruju ojesi yerinde hemşire! Sen tesettür mayoya 250 Dolar, ipek türbana 500 Dolar, ya da üç kilo bulgura bir oy verebilen hemşire!

Sen, Allah korkusu, erkek korkusu, ölüm-cehennem korkusu arasında sıkışıp kalmış gariban! Bırak o soyut korkuları da, yakında Türkiye’de de kurulmasını beklediğim din muhafızlarının kızılcık sopasından, kırbacından, recm’inden kork.

Şimdilik rengarenk giyinebilmeni laik cumhuriyet’e borçlu olduğunu da hiç unutma hemşire. Ampul Partisi’nin hortumlayıp babanın/kocanın cebine koyduğu avantada, oruç/namaz polisine ödeyecekleri maaşlarda benim aylığımdan kesilen, içtiğim rakıda, şarapta ödediğim vergiler olduğunu herzaman hatırla. Hadi sor şimdi Alo Fetva hattına: İçkiden alınan vergiyle Din Polisi‘ne maaş ödenirse bu para helal midir diye.

Sen de ben de biliyoruz ki senin dini inancının sana verdiği görev, yüklediği sorumluluk okumak, çalışmak, sosyal hayata aktif katılım değildir hemşire. Senin aklın bir adamın üçüncü beşinci karısı olmaya, ona sorgusuz itaat etmeye yatıyorsa eğer, eve kapanıp rahmin döl tutmayacak hale gelinceye kadar çocuk doğurup onları itaatkar, isyan etmeyen kullar olarak yetiştirmeye yatıyorsa eğer, senin ne okumandan fayda gelir ne çalışmandan hemşire.

Kadını cinsel obje, ticari meta olarak gören sokakta kendi halinde yürüyen erkek değil, Kanada’dan Avustralya’ya kadar yayılmış yıllık cirosu 95 milyar Dolarlık tesettür giyim pazarıdır hemşire.

Kadını cinsel obje olarak gören dindar, dinsiz, ateist, bilmemneist erkek değil, beyni dinle yıkanmış yobazdır hemşire. Ona daha çocuk yaştayken nikah kıyabilen, kadını kapatarak pasifize eden Penis Diktatoryası’nın yobazı.

Soyut korkularını besleyerek özgüvenini aslında Penis Diktatoryası kırıyor senin. Sonra gelip beni mağdur ettin, bana zulmettin diye beni suçluyorsun. Sonra da aynı Penis Diktatoryası açık (yani normal) giyindiğim için beni kokoş, değersiz ilan edip sana benim üzerimden kendini namuslu, değerli hissettiriyor, prim veriyor. Benim üzerimden senin egonu şişiriyor. Kadını kadına kırdırıyor yani.

Fallik strüktürde ibadethanelerde tapınanlara da bu yakışıyor.

Yazan ne de iyi yazmış. Buyursa gelse bize de bir acı kahvemizi içse…

Cumhurbaşkanınız

GazetePort ‘ta Emin ÇÖLAŞAN yine döktürmüş:

Devletin başında bulunan, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu?

Şu anda Çankaya’da oturan zat, oraya MHP’nin AKP’ye stepne olmasıyla, yol vermesiyle ve “Dindar Cumhurbaşkanı” kimliği ile çıkmıştı. Rüyasında görse hayra yormayacağı devlet kuşunu da onun başına MHP kondurmuştu. Ancak konumuz bu değil.

Devletin başında bulunan; Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu? Cumhuriyet rejiminin ilkeleri, özellikle laiklik, kendisine hangi ölçüde emanet edilebilir? Bu soruların yanıtlarını onun ağzından dinleyelim.

Elimde ”Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği” isimli bir kitap var. Yakın geçmişte düzenlenen bir seminerdeki konuşmalar banttan çözülmüş ve kitap olarak basılmış. Konuşmacılardan biri de Abdullah Gül. Yani bugünkü Cumhurbaşkanı. O günlerde Refah Partisi milletvekili. Necmettin Erbakan hocasının emrinde ve hizmetinde.

NASIL BİR SİSTEM?

Şimdi bu kitaptan, yani kendisinin sözlerinden alıntılar yapalım. Bakalım Beyefendi ne inciler döktürmekle meşgulmüş:

“Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem.” (Yani laik Cumhuriyet rejimi)

“Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem bu sistemdir ki…70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu…”

“Türkiye’nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış…”

BU NASIL BENZETME?

Konuşmasının bir yerinde çok ilginç bir keşfini(!) daha anlatıyor:

“Türkiye’nin bir Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak’ta, Libya’da, Suriye’de de tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanların heykelleri vardır”. (Atatürk’ten söz ediyor ve Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Esad gibi hırsız soytarılarla, katillerle kıyaslamaya kalkışıyor)

“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür…Bu laflar aslında Türkiye’nin bütün insanları İSLAM KARDEŞLİĞİ altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir.”

Atatürk’ün sözünü aşağılamaya yeltenen, bunu ilkellik olarak gören, tarih bilgisinden yoksun şahıs şimdi Cumhurbaşkanı! Beyefendi devam ediyor:

“Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘ÖNCE VATAN’ yazdığını görürsünüz, batıya gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.” (İnsaf yahu!)

HANGİSİNE İNANALIM

Sonra laiklik ilkesinden dem vurmaya başlıyor!

“Şu da bir gerçek ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama Türkiye’deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır.” (Cumhurbaşkanı olurken laikliği koruyacağına namusu üzerine yemin eden zat, geçmişte böyle buyuruyor. Hangisine inanacağız, geçmişteki sözlerine mi, namus yeminine mi?) Devam ediyor:

“Din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır.”

Sözlerinin bu bölümünü özellikle askerlerin okuması gerekiyor:

“Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, devamını nasıl temin edersiniz?”

Bay Abdullah Gül, konuşmasında üniversitedeki sıkmabaşlara da değinmeyi ihmal etmiyor:

“Üniversitelerde bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasiyle, hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz? Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye’nin genç kızları…”

Bu arkadaş, birkaç yıl önce karısı üniversiteye sıkmabaşla alınmayınca, Türk devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava edip tazminat istemiş, ancak Mahkeme bu davaları reddetmeye başlayınca, karısı adına açılan davayı geri çektirmek zorunda kalmıştı!

Bakalım, şimdi sıkmabaş konusunda yapılan Anayasa değişikliğine onay verecek mi, vermeyecek mi?

CUMHURİYET REJİMİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki kişi, Cumhuriyet rejimine bağlı olmak ve ilkelerini korumakla yükümlüdür. Ancak yukarıda sözün ettiğim konuşmasında, İkinci Cumhuriyet’ten ve daha da ötesi, tarihin karanlığına gömülmüş olan Osmanlılıktan söz etmektedir.

“Bu açıdan İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum.”

Osmanlıcılıktan söz edebilen, bu kavramların gündeme gelmesinden mutlu olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı! Bu şahıs geçmişte söylediklerinin bugün de arkasında ise o makamda oturamaz.

Yok eğer o makama oturmadan önce namus ve şerefi üzerine ettiği yemin geçerli ise, mutlaka bir açıklama yapmalı ve “Hiç kimse endişe etmesin, ben artık değiştim. O sözlerim değil, yeminim geçerlidir” demelidir.

Der mi? Demez, diyemez.

Derse inanır mıyız? İnanmayız. Hiç kimse inanmaz!

Gazeteciler kendisine bu soruları sorabilir mi? Soramaz… Çünkü Abdullah Bey bocalar, sonra medya patronu bozulur, bunu soran gazeteci fırça yer!

İşin şakası yok. Çankaya’daki tablo çok vahim. Beyninde laiklik karşıtlığı, İkinci Cumhuriyet, Osmanlılık gibi kavramları taşıyan, siyasetini ve yaşamını bunlar üzerine oturtan, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü ilkellik olarak gören biri o makamda –değiştiğini kanıtlayana kadar- oturamaz.

Başta CHP olmak üzere tüm ilgili kurum ve kuruluşlar bu konuyu ve Çankaya’da kimin oturmakta olduğunu dibine kadar irdelemeli, sürekli gündemde tutmalıdır.

Keyfim kaçtı yine! Hani sigara falan içiyor olsam çıkıp yakardım şimdi bir tane. Küllerini de tabla yerine bunların bir tarafına basmak isterdim..

Çalışma Arkadaşı Arıyoruz

Düzenleyeceğimiz bir organizasyon için vasıflı/vasıfsız, 160-180 arası boylu, sarışın/yalan sarışın/esmer, daha önce benzer pozisyonlarda çalışmış ama üzerinden uzun zaman geçmiş, fazla dırdır etmeyen, cilveli nazlı ama istendiğinde veren, 10 yıl evlenmeme garantisi verebilecek, “kadın” (baymayan) çalışma arkadaşı arayışı içerisindeyiz.

İlgililerin boy ve vesikalık fotoğrafları ile birlikte kısa özgeçmişleri ile birlikte 0ıfır5yüz3tuz5 7yüz3tuz3ç bişiy3 bişiy4 numaralı telefondan randevu alarak görüşmeye gelmeleri rica olunur.

😛

AKP Türkiyeye Vakit Kaybettiriyor

Milliyet yazarı Yaman TÖRÜNER, AKP Türkiye’ye Vakit Kaybettiriyor diyor:

Aylardır bir metre bezle uğraşıyoruz. Başbakan, ülkenin bağımsızlığı için değil, türban için darağacına gidebileceğinden bahsediyor. Eski Meclis Başkanı’nı ağlatıyor. Bu efendiler, bizim ülkenin geleceği için ağladığımızın farkında değiller. Belki de onlar için, ümmet, devletten önemli.

Artık, belli oldu. Üniversitelerde türban takılamayacak. Cumhurbaşkanı, korktu; anayasa değişikliğini veto edecek. Etmezse, yasa, Anayasa Mahkemesi’nden dönecek. Dönmezse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geri gelecek.

Türban taraftarı ve Atatürk düşmanı yazarlar bile, çark ettiler. Şimdi, Cumhurbaşkanı’ndan, değişikliği veto etmesini istiyorlar. Karısının türban uğruna, ülkesini Avrupa’ya şikâyet ettiği Cumhurbaşkanı, Başbakan’la bir araya gelip hatadan şimdilik dönme çareleri arayacak. Bu kafalar, ülkeye boş yere aylar kaybettirdiler. Ülkeyi boş yere gerdiler.

  • AKP iktidarında, yenilik, yaratıcılık, bilimsellik engelleniyor. Darwin’e karşı çıkanlar çoğalıyor. Bilim adamları dışlanıyor.
  • AKP iktidarında, sanat ve kültür yok ediliyor. Açılma, yerini kapanmaya bırakıyor.
  • AKP iktidarında, basın özgürlüğü katlediliyor. Başbakan, neredeyse her gün medyaya çatıyor. Eleştiri kabul edilemiyor. RTÜK, işlerine gelmeyen her şeyi engelleme peşinde.
  • AKP iktidarında, müsamaha ve hoşgörü yok. İnsanlar, bizimkiler-sizinkiler diye ayrılıyor. Karısının kafası açık olmayan hiç kimse göreve getirilmiyor.

Kavga, aşağılama, yolsuzluk…

  • AKP iktidarında, kavga var. Üniversiteyle, yargıyla, orduyla, medyayla, kendilerine oy vermeyenlerle kavga ediliyor.
  • AKP iktidarında, aşağılama var. Zavallılar, çaresizler, işsizler dertlerini dile getirdiklerinde aşağılanıyor.
  • AKP iktidarında, kendinden olmayanı yok etme isteği var. Kendilerinden olmayan iş adamları tasfiye edilmek istenirken, kendi zenginleri abat ediliyor.
  • AKP iktidarında büyük yolsuzluk var. Toplanan paralar, çanağa konulduğu için, alanlar rüşvet almadıklarını zannediyor.
  • AKP iktidarında, oyların satın alınması uygulaması var. Kömür, ayakkabı, yiyecek dağıtılıp karşılığında oylar alınıyor. Balık tutmanın öğretilmesi yerine, balık verilip millet uyutuluyor; tembelliğe alıştırılıyor.
  • AKP iktidarında, devrimlerden geri dönüş var. Atatürk düşmanlığı kol geziyor. İçki yasaklanıyor. Kadın, erkek ayrı gişelerde para ödemeye başladı. Ülke, bilinçli olarak geri götürülüyor.
  • AKP iktidarında, takiye var. Her konuda, insanlar aldatılıyor. Yalnız bizim insanlarımız değil, Avrupa Birliği’ne bile takiye yapılıyor. Avrupa Birliği’ne girilmemesi için her şey yapılıp; Birlik’e girmek için her şey yapılıyormuş havası veriliyor.
  • AKP iktidarında, cumhuriyet rejimi hiçe sayılıyor. İktidar, oy sayısıyla her şeyi yapabilirim, zannediyor. Atatürk devrimleri oy sayısıyla mı yaptı? Şapka takılması oylandı mı?

AKP iktidarı sadece şanslı. Ekonomide yükselen bir trend yakalandı; o kadar.

Parkta Kariyer Yapan Türbanlı

Türbanlılar da yemek yiyolar… :))
Onlara sorsanız onlardan namuslusu yoktur!
Buyrun işte herşey ortada.

Başka söze gerek yok:

Parkta Kariyer Yapan Türbanlı
Parkta kariyer yapan türbanlı
Yer: Kuleli Parkı
Tarih: 27/01/2008

Arkadaşı ile konuşan türbanlı
Arkadaşı ile konuşan türbanlı
Yer: Bilinmiyor
Tarih: 11/02/2008

Elif Sucukları

Gerçek müslümanların ibret alacağı bir hikaye. İbret, bir manada gözyaşı demek. Gerçekten ibret alanlar, hadiseleri kıyas edip, onlardan gereken dersi alır ve gözyaşı da dökerler. Çok değil yakında gözyaşları da birşey ifade etmeyecek. Sadece seyrediyoruz:

Yıl 1984. Turgut ÖZAL’ın ANAP Hükümeti ekonomiyi libere ederken et ithalatına da izin çıkarıyor. Bazıları ayağa kalkıyor ve bu ithalat serbestisi hayvancılığımızı öldürür diye haykırıyor ama bu haykırışlara rağmen ithalat başlıyor. Kopuzlar Gıda’ya (Mustafa KOPUZ) ait Elif Sucukları’nın muhasebe ve fabrika müdürü (Fabrika Kağıthane’de) futbolculuktan gelme ve aynı zamanda Erbakan’ın genç bir müridi.. Çevresinde Laik Devlete düşmanlığı ile tanınıp biliniyor. Bu genç İslamcı, aynı zamanda Elif Sucukları’nın küçük bir hissedarı da; Ve adı da: Recep Tayyip ERDOĞAN. İşte bu genç adam bir gün, yanında patronu Mustafa KOPUZ da olduğu halde, ülkenin en büyük et ithalatçısına gidiyor. Vadeli çek verecekler ve ithal et satın alıp, sucuk üretecekler. Ancak ithalatçı firma, ilkeleri gereği bu genç adamın ve patronunun taleplerini geri çeviriyor. Vadeli çekle mal verseler bile mutlaka bir banka teminat mektubu istediklerini söylüyorlar. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Mustafa KOPUZ, yanında Ankaralı ünlü bir müteahhit (aslen Rize’li) de olduğu halde et ithalatı yapan firmanın yetkililerini ziyarete geliyor. Ankara’dan gelen bu müteahhit konuk, et ithalatı yapan firmanın bağlı olduğu holdingin bir başka inşaat malzemesi şirketinin iyi bir müşterisi. Kendi çalıştığı bankalardan birinden teminat mektubu vermeyi öneriyor. Et ihtilatçısı firma yetkilileri de Elif Gıda lehine olmak şartıyla bu teklifi kabul ediyorlar. Teminat mektubu ile birlikte çekler tanzim edilip ithalatçı firmaya teslim ediliyor ve Danimarka’dan gelen (islami kurallara uygun kesilmiş olması mümkün değil) ithal etlerin sevkiyatı da başlıyor. Çekleri, genç muhasebeci Recep Tayyip imzalıyor. Günü geldiğinde çekler bir türlü ödenmiyor. Recep Tayyip alacaklı firmaya gidip karşılıksız çıkan çekleri yeni çeklerle değiştirmeyi, nasıl olsa banka teminat mektuplarının olduğunu söylüyor. Talebi bir sefere mahsus olmak üzere kabul ediliyor. Ve o yeni çekler de ödenmiyor. Teminat mektubu nakde çevriliyor. Ankara’da iş yapan Rize’li müteahhit ile Elif Gıda’nın arasına da kara kedi giriyor. Buraya kadar her şey normal çünkü çekler karşılıksız çıksa da teminat mektubunun paraya çevrilmesi sonucu tahsil edilmiş oluyor. Ama asıl olaylar ondan sonra gelişiyor. Aynı firma, o büyük et ithalatçısından mal alamayınca bu kez piyasadaki başka küçük firmalara yöneliyor. Ve bir sabah Tercüman Gazetesi şu başlıkla çıkıyor: Skandal.. Vicdansızlar!.. Eşek etinden sucuk üretip halka satıyorlar.. Gazetede, Recep Tayyip’in bir fotoğrafı yer alıyor.. Tutuklanıp götürülmüş. Birkaç geceyi nezarethanede geçiriyor. Dava açılıyor. Sonuç: Yanlışlıkla karışmış birkaç parça eşek eti.. İlerleyen günlerde Mustafa KOPUZ ölünce Elif Sucukları (gizli olarak) Tayyip’in oluyor. Allah’ın yürü ya tayyip emrini bu genç adam nasıl algılıyor bilinmez çünkü yürümektense yürütmeye başlıyor, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı oluyor. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi çalışanlarına satılan bütün sucukları Elif Sucukları’ndan almaya başlıyor ve o satın alma halen devam ediyor. Elif Sucukları günümüzde kapalı devre çalışıyor. Yani sadece İstanbul Belediyesi Büyük şehrin ihtiyaçlarını karşılıyor. Ve elbette firma, Recep’in üstüne kayıtlı değil. Gazetelerin birinde Tayip’in Kısıklı’da toplam 6M YTL değerinde 3 adet villası olduğunu ve ilk villaya büyük oğlu Burak’ın taşınmak üzere olduğunu okuyunca bunları hatırladım. Nazlı ILICAK şu haberin yer aldığı Tercüman Gazetesi’nin (eğer o günkü nüsha bir şekilde kaybolmadıysa) arşivden çıkarıp medyaya verse de biraz eğlensek…

Diyen demiş: mal sağlam mal. Bize artık birşey demek düşmüyor..

Protokole Girdim Diye Sevinenlere

Protokol dilimize eski Latince ve Yunanca’dan geçme bir sözcük! Daha doğrusu: Proto ve Kolos sözcüklerinin birleşmesinden türeme bir deyim… Sözcük anlamıyla Proto birinci demek. Kolos ise götün çoğulu oluyor. Sözcük anlamlarını birleştirdiğimizde ise deyimin tam karşılığı olan Önde Gelen Götler olarak karşımıza çıkıyor. Kolos sözcüğünün zamanla çoğul eki olan os deyimden atılmış, geriye Protokol yani önde gelen göt lafı kalmış. Toplum içinde yükselip de protokole giren bazılarının zamanla götünün kalkması da bundandır.

Eski Tarhan Büyükelçisinin Eşinden

Milliyet’in Can DÜNDAR’ı 07/02/2008 tarihinde utanmadan sıkılmadan yazmış, okumayanlar ve henüz okuyamayanlar için aktarıyorum:

Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz HAKTANIR’ın eşi Handan HAKTANIR’dan uyarı var:

İran’da örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü.

Önceki gece NTV’de akademisyenlerle türbanı tartışıyorduk, ki internet adresimize bir mektup düştü. Tahran’da yaşamış, adının açıklanmasını istemeyen bir diplomat eşi, İran’daki örtünme konusundaki deneyimini aktarıyor, Türk kadınlarını uyanık olmaya çağırıyordu. İsmi kontrol ettik; doğruydu. Mektup, 1991-94 yılları arasında Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği’ni yapan Korkmaz HAKTANIR’ın eşi Handan HAKTANIR’dan geliyordu. Yayında isim vermeden, mektuptan bölümler okudum. Yayından sonra da kendisine ulaşıp mektubun tamamına bu köşede yer vermek için iznini istedim. İşte Handan HAKTANIR’ın türban uyarısı:

Ruj süreni sopaladılar!

Tahran’da görev yapmış bir diplomatın eşi olarak, türban konusunda düşündüklerimi bir iki cümleyle ifade etmek isterim:

Tayin yerimiz olan Tahran’a uçağımız inerken hicab‘ımı başıma geçirdiğimde kendimi şöyle teselli ediyordum: Nasıl olsa burası benim ülkem değil. Birkaç yıl dişimi sıkar katlanırım. Çok şükür ki biz Atatürk kızlarıyız ve böyle şeyler bizim başımıza gelmez. Tahran’daki görev süremiz boyunca (gayrimüslimler de dahil olmak üzere) hicab‘sız dolaşan tek bir kadın görmedim. Bir yabancı diplomatın eşi, şapka takarak bu yasağı delmeyi denedi, ancak devrim polisleri kendisini derhal ikaz ettiler. Bir başkasının eşi ruj sürdüğü için karakola alındı ve ellerine sopalarla vuruldu. Bu hanım bir keresinde eğer Müslümanlık buysa, Hıristiyan olduğum için çok şanslıyım demişti.

Süreç 3 yılda tamamlandı.

Tayinimizin ilk günlerinde İranlı hanım dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinçaltındaki güvensizlik duygularından ve endişelerden kaynaklanan bu uygulamanın, sinsice ve adım adım geldiğini söylüyorlardı. Bir gün okullarına gittiklerinde kapıda ‘Bundan böyle hicabsız derslere giremeyeceklerine’ dair bir kağıt bulmuşlardı.

Dedikleri kadarıyla, sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç olmuştu. İtiraz edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan kızlar için ‘hicab’lı olmak son derece doğal ve yerine getirilmesi gereken bir şart olarak algılanmaya başlanmıştı. Bu uyarıları ben o zaman masal dinler gibi dinlemiştim. Evet, ben de onlar gibi giyiniyordum, ama bu benim değil onların sorunuydu. Bizim ülkemizde böyle şeyler olmazdı.

Rüyamda korkuyordum.

Ancak, bir süre sonra vestiyerden hicab‘ımı alıp taktığımı, ancak sokağa çıktıktan sonra fark ettiğimin ayırdına vardım. Hicab, benim için de artık bir refleks haline gelmişti. Öyle ki, bazen rüyalarımda bile kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor Devrim polisleri geliyor, ben ise hicabımı takmamışım diye paniğe kapılıyordum. İşte o zaman, hicab‘ın aslında buzdağının görünen parçası olduğunu; asıl amacın, kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku altında yaşayan, ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu anladım. O nedenle Türk kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde, özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların, ileride çok daha baskıcı bir rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmamaları gerekmektedir.

En içten saygılarımla…

Ben de diyorum, niye bu halk hala sessiz kalıyor? Ne bekliyor? Şu anda burada devrim muhafızı biziz, onlar değil. Çok geçmeden, çok geç olmadan, hala vaktimiz varken bunları alaşağı etmek için çalışmak lazım en az onlar kadar… Başımı örtünce rahat ediyorum diyen bir takım çapulcular ve geri zekalılar yüzünden bu memleket İran ‘a dönüşüyor, dönüşmemeli, artık silkinip uyanın!

BAYKAL’lı veya BAYKAL’sız, BAHÇELİ’li veya BAHÇELİ’siz, SOYLU’lu veya SOYLU’suz… Ben diyorum ki, ya bizim yanımızda olursunuz, ya da onlarla beraber karşımızda… Bakalım kanlı mı olacak, kansız mı: Ya istiklal, ya ÖLÜM!