Monthly Archives: November 2010

WikiLeaks’in Açıklamadığı Bir Utanç Belgesi…

Dün gazetelere, televizyonlara baktım; yabancı liderlerin sarışın bebekleri var da Tayyip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabının olduğu iddiası yok… Hangisi Türk okurunu daha çok ilgilendiriyor?..
Elin sarışın bebekleri mi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın İsviçre bankalarında hesabı olduğu iddiası mı?..
Ya da; Türkiye’deki iktidarın başında bulunanların petrol işlerinden pay aldıkları mı?…
O da yok çünkü…

“Ama bunlar henüz iddia” diyecekse arkadaşlar, o zaman el oğlunun sarışın bebeği de iddia değil de ne?.. Tüm belgelerin birer iddia olduğunu, belki çoğunun hiçbir zaman kanıtlanmayacağını bilmeyen var mı?..
Peki ABD’nin belgeleri doğrulamasına ne kılıf bulacaksınız?..
Ya da yürekli davranıp belgeleri internet sitelerinde yayımlayan gerçek gazetecileri ne sayacaksınız?..

Kimi gazete ve televizyonlar daha da azıtarak, dünyayı sarsan bu belgeleri örtmeyi, yok saymayı denediler dün:
“İftira…”
“Dedikodu…”
“Yalan…”
ABD kabul ediyor da…
Ya da; sarışın bebekler doğru da…

WikiLeaks belgelerinde yer almayan ama WikiLeaks’ın bize kanıtladığı bir şey var; Türkiye’de faşizmin ne boyuta ulaştığı…
Ve Türk medyasının ne halde olduğu…
Korkmuş…
Sinmiş…
Susmuş…
Yamanmış…
Bitmiş…

Dün sabah gazetelere bakıp, televizyonları izleyince… İtalyanların sarışın fıstığının yer aldığını ama bizimkilerin rezaletlerinin yok sayıldığını görünce… Ve bizim medyadan şu WikiLeaks belgelerinin AKP iktidarını aslında ne kadar yücelttiğini öğrenince…
Utandım…

Bizim Gözümüzle İsviçre, İsviçreli Gözüyle Türkiye

Sene 1958.
Nâzım Hikmet, İsviçre’de.
Trende.

Geçiyor İsviçre camdan
akvaryumdan geçen balık gibi
çok renkli bir balık…
Bakıyorum vagonumdan
kederli, alaycı, öfkeli,
biraz da alık bakıyorum…
Hava ne soğuk, ne sıcak
burda böyle galiba gülüm
ne serin, ne ılık
ayarlı bir saat markası
ünlü bir kol saati…
İsviçre oyuncak memleket
dev dağlarla karışık…
Ve, işte göller gülüm
turist dergilerinin kapak gölleri;
kaymak kâğıt üstüne
pırıl pırıl, telleri, duvakları,
yalçın yamaçlarıyla
şaşırıyorsun
baskının güzelliğine…
İsviçre
bir yandan da gülüm,
benziyor yastık yüzüne…
Çivitli, dantelli,
yeni de geçirilmiş,
yani,
bir insanın başının ağırlığı
çukurlaştırıp
kırıştırmamış henüz…
Karşımda bir kız
polis romanı okuyor
güneş, pembe derisini soymuş
at kuyruğu saçları yapağıdan
gözlerinde tatlı tatlı gökyüzü
Vilhelm Tel
elmayı yanaklarına koymuş…
Bakıyorum İsviçre’ye
vagonumdan…
Niye böyle şeyler yazıyorum?
Belki kıskandığımdan…

Sene 2010.
Abdullah Gül, İsviçre’de.
Trende.

İstasyona varıyor. İsviçreli çocuklar karşılıyor Cumhurbaşkanımızı… Jest olsun diye, Türkiye’ye ait, Türkiye’yi anlatan çocuk şarkısını söylüyorlar, Türkçe.

Ekmek buldum, katık yok
Katık buldum, ekmek yok
Odun buldum, kibrit yok
Kibrit buldum, odun yok
Para buldum, cüzdan yok
Cüzdan buldum, para yok
At buldum, meydan yok
Meydan buldum, at yok
Kalem buldum, defter yok
Defter buldum, kalem yok
Kitap buldum, gözlük yok
Gözlük buldum, kitap yok

Nâzım, İsviçre’yi fena anlatmamış ama… İsviçreli çocuklar, Türkiye’yi daha iyi anlatmış gibi geldi bana.

Günün Şarkısı…

Hava mis…
Ayağında spor ayakkabı.

Altında kot.
Üstünde tişört.

Bileklerinde kelepçe!

Polisle kapışmıştı üniversite öğrencisi… Gözaltına alınmıştı, Emniyet’e polis arabasının arka koltuğunda getirildi, kolunda iki polis, kapıya kadar yanaşabilirlerdi, yapmadılar, 200 metre uzakta indirildi, ibreti âlem, doğup büyüdüğü şehrin meydanında kelepçelerle yürütüldü, görün bakın ahali, terbiyesiz gençlik nereye gidiyor… Apar topar suçüstü mahkemesine çıkarıldı, şimdiki gibi değildi o zamanlar, avukatsız çıkarıldı. Langırt diye hâkimin önünde buldu kendini.

Çok yalnız hissetmiştim kendimi… Dımdızlak.

Sert görünüşlü adamdı hâkim, bana öyle gelmişti en azından, elinin tersiyle kapatın kapıyı gibi bi işaret yaptı, sanırım ayvayı yemiştim, baktı evraklara, kızımla aynı üniversitedensin dedi, öyleymiş meğer, tutuksuz yargılanmak üzere bıraktı… 2 sene filan yargılandım, neticede 1 sene 3 ay hapis cezası aldım, 5 sene içinde tekrar suç işlersem, 2 katını yatacaktım.

Geçti 5 sene…
Üstüne 15 sene
daha geçti.
Türkiye, aynı Türkiye.

Burak, İTÜ Makine.
Meltem, İTÜ Mimarlık.
Ali, İstanbul Hukuk.
Neval, İTÜ Kimya Mühendisliği.
Dilan, İstanbul Hukuk.
Tarık, İTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği.
Canan, İTÜ Bilgisayar.
Hande, İTÜ Gemi İnşaat.

Zurna değil yani…

Ufuk, Boğaziçi Sosyoloji.
Ersin, İTÜ İnşaat’ı bitirdi.
İTÜ’de yüksek lisans yapıyor şu anda.
Ali, Fransızca öğretmenliği okuyor.
Uğur, Coğrafya.
Mustafa, Veterinerlik.
Hüseyin, Orman Mühendisliği’nde.
Uğur, Edebiyat.
Eren, İstanbul Hukuk.
Ali, İTÜ İnşaat’ı bitirdi.
Yıldız Teknik’te yüksek lisans yapıyor.

Sanki sevmek zorundaymışız gibi, AKP’yi sevmediği için 1 sene 3 ay hapis cezası verilen evlatlarımız bunlar… 5 sene takip edilecekler, bu 5 sene içinde sevmemekte ısrar ederlerse, 2 katını yatacaklar.

(Yukarıda 17 öğrenci var. Bütün gazeteler ve televizyonlar “18 öğrenci” diyor… Halbuki lütfedip sorsalardı, 18’incinin, yani İstanbul Üniversitesi Astronomi’de okuyan Murat’ın, ailesinin ekonomik durumu nedeniyle üniversiteyi bırakmak zorunda kaldığını öğrenirlerdi.)

(Hepsi çalışıyor. Gündüz okuyorlar, akşam part-time çalışıyorlar. Biri mağazada sayım yapıyor, biri elektrikçilik yapıyor, biri hastanede getir götür… Kimi harçlık çıkarıyor, kimi ailesine para gönderiyor. İşin bu boyutunu yazmamı istemediler aslında, hatta tembihlediler, sanki kendilerini acındırıyormuş gibi bir hava yaratılmasını istemediler. Türkiye’nin en zor fakültelerini kazanan, dar gelirli, alnı açık, başı dik, onurlu çocuklarımız onlar.)

Bugün… Gözaltına alındıkları İTÜ Maslak Kampusu’nda buluşacaklar gene, saat 12’de… “Bu sefer ne diyeceksiniz?” diye sordum… “Nargilemin marpucu gümüştendir gümüşten, beş değil on beş yıl olsa, ben vazgeçmem bu işten” diyeceklermiş!

Eşlik etmek için güzel bi şarkı…
Kendilerini yalnız hissetmesinler.

Füzeyle Kalkan Zararla Oturur

Bize kalkan döşeyeceklerdi.
Yumruğumuzu masaya vurduk…
Bize kalkan döşüyorlar.

“İstediğimizi aldık” dedikleri, bu!

İzmir’den bas marşa, Bornova’dan Ankara asfaltına vur, Kemalpaşa’ya varmadan, sağda tabela göreceksin, Kavaklıdere Köyü, dal ordan, köyün içinden geç, devam et, ormana girer girmez, “dur hemşerim” diyecekler sana, bariyer var, askeri bölge, forbidden zone, girilmez, her yer kamera… Yemyeşildir aslında, şırıl şırıl dereler filan, pek beğendin diyelim, fotoğraf çekmeye kalk, drannn diye vururlar! NATO’nun “Savaş Karargâhı”dır orası çünkü.

Şubat 1952’de NATO’ya girdik, sadece 7 ay sonra, NATO buraya girdi.

Orman içinde vadi, çitlerle çevrili, tel boyu bizim askerler nöbet bekliyor, uçaktan baktığında bile üç-beş bina görürsün, hepsi o… E karargâh nerede? Dağın altında… Dağın altını oydular, içi şehir gibi, nükleer saldırıya dayanıklı, birkaç yıl yetecek kadar yiyecek stoku var, spor salonları, atış poligonları var; dağın içinde otomobille dolaşabiliyorsun, galerileri o kadar geniş, asansörler ve kapılar sensörlü, kimlik kartın yoksa geçebilmen imkânsız, gazeteci olarak izin aldığında bile bazı bölmelere girebiliyorsun, fotoğraf-video yasak, anca anlatılanı dinlersin, komuta merkezi ekran denizi, uzay filmlerindeki gibi, gökyüzünü tarayan radarları boşver, İzmir limanının derinliklerini, akıntılarını gösteren zemin haritası bile var.

Ve, füze deposu.

1962’de, Küba krizi çıktığında, Amerikalılar nükleer başlıklı Jüpiter füzelerini yerleştirmişti buraya… Fotoğrafları var. O dönemde burada görev yapan Amerikalı subaylar hatıra pozu vermiş, kişisel internet sayfalarına koydular, oradan haberimiz oldu… Türk halkının ruhu bile duymamıştı ama, İzmir’e yerleştirilen nükleer füzelerin üzerinde Türk bayrağı var!

Peki sonra? “Kriz bitti, merak etmeyin, hepsini söküp götürdük” dediler…
Yersen artık.

Büyük ihtimalle, bana göre yüzde yüz, kalkan denilen dalga motorun merkezi burası olacak.

“Ne malum?” derseniz… İzmir’deki Amerikan konsolosluğu kapatıldı, İzmir’deki Amerikan üssü kapatıldı ama, iki senedir, ha bire Amerikalı subay taşınıyor İzmir’e… İzmir’de görev yapan Amerikalılar, er olurdu, astsubay olurdu, askeri polis olurdu, bunların hepsi subay…

Sizce niye?

İş öyle hale geldi ki, Şirinyer’deki NATO lojmanlarına sığmıyorlar artık… 2 bin 200 dolar kira yardımı alıyorlar. Bornova ve Urla’da, kapalı garajlı, site villaları kiralıyorlar… Seferihisar’da üs kurulacağı yolunda şehir efsanesi var. Ancak, böyle bir emare yok. Henüz kazma bile vurulmadı oralara… Kavaklıdere Köyü’nün trafiği ise, vızır vızır.

Demem o ki, istediğimizi aldık filan, hikâyedir… Goygoycu manşetlerle uyutuluyor Türk halkı, fikrini soran eden yok… Bugünün işi değil çünkü bu, neredeyse iki senedir yürüyor proje.

Bir de matrak boyutu var tabii… ABD Ankara Büyükelçiliği nerede?
Kavaklıdere’de!

Alışkanlık olsa gerek… Devamlı Kavaklıdere’den döşüyor mübarek.

Garfield Kuralları

  1. İnsanlar yorgun doğar, dinlenmek için yaşar.
  2. Çalışmak yorar.
  3. Gündüz dinlen ki gece rahat edesin.
  4. Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden çıkamayacağın gibi yap.
  5. Yarın yapabileceğin işi bugün yapma.
  6. Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebileceğin kadar ertele.
  7. Dinlenen birini görünce otur ona yardım et.
  8. Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma.
  9. Tembellikten kimse ölmemiş.
  10. Çalışma isteği duyunca biryere otur isteğin geçmesini bekle.

Emmioğlu Geronimo

THY kızılderililere kafayı taktı. Kurtlarla Dans eden arkadaşa reklam çektirmişlerdi, şimdi de, kabileleri uçağa doldurup getirdiler… Totem Hava Yolları mübarek!

Kızılderilileri karşılayan, kızılderililerden sorumlu devlet bakanımız Zafer Çağlayan, nostaljik bi giriş yaptı, “Biz sizi Tom Miks’ten tanıyoruz, hani nişanlısı var Suzi… Yu nov Tom Miks?” dedi.

Halbuki, Tom Miks İtalyan.

Mevzu Dakota’da geçiyor ama, çakma Amerikalı… Onların çizgi kahramanı olsaydı, 150 kere filmini yaparlardı, Superman, Batman, Spider Man gibi… Üstelik, küfür etsen daha iyi, çünkü, silah zoruyla kızılderililerin toprağına oturup, onların canına okuyan biri Tom Miks.

Yine de şükretmek lazım tabii.
Biz ona Tom Miks diyoruz…
Orijinal adı, Yüzbaşı Miki.
“Giyinik olduğunuz için tam seçemedim ama, biz sizi miki filmlerinden tanıyoruz” da diyebilirdi…
(Ki, miki de onların bildiği sevimli fare değildir aslında, Almancadır!)

Ya da, maazallah “Biz size biniyoruz” da diyebilirdi… Çünkü, fakir fukara garip gureba partisi AKP’nin iktidar olmasıyla beraber, Ankara caddelerinde boy gösteren Kızılderili kabilelerinde patlama oldu. Cherokee’lere, Cayenne’lere, Corvette’lere binen binene.

Şaka bir yana, kızılderililerin memlekete gelişiyle birlikte, aynı terane tartışılmaya başladı gene… Kızılderililer Türk mü?

Bence Türk.

Niye derseniz…
Amerika kimindi?
Onların.
İngilizler geldi, oturdu.
İtalyanlar geldi, oturdu.
Hollandalılar geldi, oturdu.
Çinliler geldi, oturdu.
İspanyollar geldi, oturdu.
Araplar geldi, oturdu.
Afrikalılar geldi, başkan oldu.

72 millet yerleşti…
Bi kime yer kalmadı birader?
Manitu’nun kerizlerine!

Bizizdir onlar.

Hatta, onların tıpkı biz, bizim tıpkı onlar olduğumuzu gösteren bir de atasözleri var: “Eğer gölgelerin boyu insanların boyunu geçmişse, o topraklarda güneş batıyor demektir!”

Kemal ATATÜRK


Ekim 2007, İzmir.
Alsancak’ın en meşhur dövmecisi Köprüaltı’na gençten biri girer, kolunu sıyırır, dirseğine doğru Mustafa Kemal’in imzası vardır, bir bankada çalıştığını, bu dövme yüzünden işten atılmakla tehdit edildiğini anlatır, tırsmıştır, ekmek parası filan diye ağlar, “silin” der.

Hep söylerim, ekmek parası diye ağlayanın maaşını, tavuk gibi buğdayla ödeyeceksin!

Adeta bomba düşer dövmeci dükkânına… “Bu gördüğün eller Atatürk’ü yazar, Atatürk’ü silmez” deyip, kapı dışarı ederler. Ve, internet sitelerinden alenen duyururlar:”Ey ahali, madem öyle işte böyle, bugünden itibaren burada, Atatürk’ün imzası bedava!

İlk kim, nerede yazdırdı bilmiyorum ama, Atatürk imzasının furya haline gelmesinin miladı, bu olaydır.

Bir ödlek geri adım attı…
On binlerce cesur öne çıktı.

Atatürk’e sövme modası…
Dövme modası yarattı.

Köprüaltı örnek oldu, İzmir’de yapılan Atatürk dövmesi, 50 bini aştı. Yetişemiyorlar, her gün 30-40 kişi kazıyor vücuduna… Omuzuna, bileğine, iman tahtasına, kalbinin üstüne… Doktor var, avukat var, öğrenci, dekan, ev kadınları var. İstanbul’da patladı… Ankara, Antalya, Bursa, Trabzon, Muğla, Eskişehir dövmecileri artık neredeyse sadece bu imzayı kazıyor. 29 Ekim’lerde, 10 Kasım’larda Mustafa Kemal için ücretsiz çalışan 200’ün üstünde dövmeci var.

Dini gerekçelerle dövme yaptırmayan, otomobiline yapıştırıyor. Taksilerin camlarında… Motosikletine, hatta, bebe arabasına yazdıranı görüyoruz. Atatürk imzalı küpe kulaklarda, rozet yakalarda.

Ölümünün üzerinden taaa 72 sene geçtikten sonra, hiç tanışmadığı, hiç görmediği insanların bedenine imzasını atan bir başka lider var mı dünyada?

Neymiş, işten atarlarmış…
Bizim işimiz Atatürk.

Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün… Çünkü, her 10 Kasım, aslında 19 Mayıs’tır… Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından geri alınır.

Mustafa Kemal, ilelebet payidardır

Yeni Döngülerin Eşiğindeyiz

Farklılıkların ön plana çıkacağı, materyalist bilincimizin bile bazı şeyleri fark edeceği bir döneme giriyoruz.

Astrolojik döngülerin ışığı altında gördüğümüz kadarıyla; Kasım, Aralık ve takip eden bir kaç ay içinde, doğa ana ve evren içindeki güçler, daha önce de olduğu gibi, kendilerini yoğun bir şekilde hissettirecekler.

21 Kasım’a kadar Venüs retrosu döngüsü yaşayacağız. Bunun ardından, Mars’ın Yay burcunda ilerlemeye başlaması, Venüs’ün ileri harekete geçmesi ve Aralık sonunda meydana gelecek Ay tutulması, önümüzdeki dönemlerin hiç de kolay geçmeyeceğini gösteriyor.

Bu köşeyi takip edenler bilir ki; yaz aylarında beklenenin üzerinde aşırı sıcakların geleceğini tahmin etmiştik. Bu sırada, genel meteorolojik söylemler, sıcaklığın, mevsim normallerinde olacağı yönündeydi. Ancak ne olduğunu gördük; havalar, aşırı ısınarak dünyanın bazı bölgelerinde, Rusya’daki gibi feci yangılara, belli bölgelerde de çok ciddi yağışlara sebebiyet verdi. Mundalin denilen dünya astrolojisinin genel kabul edilmiş teknikleriyle bunları öngörebildik ve sizlere, köşemizde daha önceden bildirdik.

Tabiat olayları – biz şehir insanları ne kadar farkında olmasak da – sürekli birbirleriyle bağlantılı ve tekrar eden dönemler şeklinde gelişmektedir. Tabiattaki bağları yalnızca mevsim döngüleriyle algılamaya çalışan, gökyüzünün farkında olmayan modern şehir insanı, bunların farkında değildir. Yeni ay, dolunay gibi döngüler, Güneş tutulmaları, Ay tutulmaları, Merkür retroları, Medcezir olayları gibi kavramlar ne yazık ki şu anki kültürümüzün öncelikleri içinde sadece belli grupların ilgilendiği konular olarak görülüp, neredeyse fantastik birer hikaye gibi algılanmaktadır.

Kasım’ın başındaki şu günlerde, yükselmiş olan sıcaklıklara, yani “pastırma yazına” asla güvenmeyin. Kış, kuzey yarım kürede her zamankinden soğuk geçecek ve daha karışık bir mevsim döngüsü yaşayacağız. Etkisini Kasım’ın 3. haftasından itibaren daha baskın niteliklerle gösterecek olan kış döngüleri, çok ciddi yağış, soğuk ve tabiat olaylarından kaynaklanan problemlerle karşımıza çıkacaktır.

Zor bir kış olacak. 21 Aralık’ta Guatemala üzerinde meydan gelecek Ay tutulması ile birlikte 4 Ocak 2011’deki Güneş tutulması, hava sıcaklıklarındaki düşüşü artırırken, dünya üzerinde, artık vakti gelen, dünyanın kendisi için de ciddi felaketler yaratabilecek döngülere sebebiyet verecektir.

Diyorum ya, zor bir yıla giriyoruz… Aslında hangisi kolay ki? Kasımın 2. haftasından itibaren Batı Avrupa bölgesindeki tabiat olaylarında artış ve yanardağlarda hareketlenme, kendini daha çok gösterirken, Güney yarımkürede yağışlar ve sosyal karışıklıklar devam edecektir.

Peki bunlar olurken insan ırkı, en azından biz Türk toplumu, siyasi anlamda ve ülke geleceği açısından neler yaşayacağız? Garip bir şekilde Türk siyasetinde önümüzdeki dönemde belli sosyal gruplar arasında barışçı görüşmeler olsa da, bir kısım güç sahibi çevreler içimizdeki bu barışçı süreci bozmak isteyen davranışlara girebilirler.

Venüs’ün retro olduğu dönemlerde, trafikte daha çok hata yapıldığı görülmektedir. Ayın 15’inden (Türkiye’de Bayrama denk gelmektedir) 22’sine kadar olan dönemde lütfen trafikte dikkatli olmaya çalışın.

Ayın gezegen hareketlerine gelince; Jüpiter ve Güneş’in 16 Kasım’dan itibaren olumlu bir harekete başlaması ile birlikte, bireyler arasındaki sosyal iletişim artacaktır. 19 Kasım günü oluşacak olan Uranüs-Güneş hareketlerinin sürprizler getireceği ise unutulmamalıdır.

Venüs’ün ileri hareketiyle beraber, iktidar partisi gücünü artırmaya devam edecektir. Ekonomik anlamda güçlendiğimiz, sosyal anlamda karışıklıklarımızın devam ettiği, doğa olayları açısından ise önemli gelişmelerin yaşanacağı bir döneme giriyoruz. Yanardağ hareketleri, yakın sınırlarımız içinde depremler ve aşırı yağmurlar, yıl sonuna kadar kendilerini göstermeye devam edeceklerdir.

Aralık ayında görüşmek üzere…