Monthly Archives: February 2010

Kitap Telefon Etti

Adam çok roman okurdu. Karısı bir gece kocasının “Selin” diyerek sayıkladığını duydu. Oysa kendi adı “Leyla” idi. Dayanamadı kocasını uyandırıp sordu:

  • Söyle bakalım, rüyada gördüğün o Selin kimdi?
  • Kitap karıcığım, kitap. Dün okuduğum kitap…

Ertesi akşam adam eve döndüğünde karısına her zamanki gibi sordu:

  • Ne var ne yok karıcığım?

Kadın öfkeyle karşılık verdi:

  • Ne olacak, senin kitap telefon etti!

Biz Kimiz?

Açılıma karşı çıkanların “vampir” olduğunu açıklamıştı Sayın Başbakan…

İki cihanda lekeli” aynı zamanda.

Teröristlerin üstü açık otobüsle tur atmasına karşı çıkanlar kimdi? Anaların ağlamasını isteyen “vicdansız“lar, şehit cenazesi gelsin isteyen “hasta kafa“lar…
İzmirliler zaten “gavur faşist“.

Seçim isteyenler “hain“…

Cumhurbaşkanı’na karşı çıkanlar:
Bu memleketten git“sin!

Malın mülkün yabancıya satılmasına karşı çıkanlar “sermaye ırkçısı“…

Van münüt’ten önce Davos’a karşı çıkanlar için aynen şöyle demişti: “Hazımsız tipler” var, Davos’un
kıymeti harbiyesi olmadığını söyleyenler var, “şizofren tipler” bunlar.

Yüksek vergiye karşı çıkanlar, alışmış “kudurmuş“tan beter… Kart faizlerine karşı çıkanlar, kusura bakmasınlar, “dürüst gözüyle bakmam” onlara… Tekel işçileri “yetim hakkı yemeye çalışan” hortumcular… Sendikalar “yalancı” inanmayın, Deniz Feneri’ni yazanlar “iftiracı” sakın almayın!

Taaa 51 senedir giremediğimiz AB’ye karşı çıkanlar “vizyonsuz, cahil“…
Seçim arefesinde avanta buzdolabı dağıtılmasına karşı çıkanlar “çirkin“.

Hukuka müdahale edilmesine karşı çıkanlar “Ergenekoncu“… Yapmak istedikleri Anayasa değişikliğine karşı çıkanlar “beyinsiz“… Aşçı erlerin suikastına inanmayanlar “soytarı“…

CHP’nin “geçmişi lekeli“… Baykal “cibilliyetsiz, çete avukatı“… MHP “seviyesiz, densiz, ahlaksız, müfteri“… Ya Bahçeli? “Onu tıp dünyasına havale ediyorum“…

Subaylara iftira atılmasına karşı çıkanlar “darbeci zihniyet“… Vatandaştan vazgeçtik, Yargıtay’ın telefonlarının dinlenmesine karşı çıkanlar “kirli senarist“…

Arınç’a karşı çıkana “tuuuu“!
Satılmayan gazetecilere “yuhhh“!

Fiş“lendiğimizi öğrenmiştik.

En son ne öğrendik?
Ya bunlardansın…
Ya “kanı bozuk“.

Benim bi de sütüm bozuk…
Valide de Atatürkçü çünkü.

Commerzbank “Türkiye Batacak” Dedi Ama…

Türkiye batacak dedi kendisi battıGeçen yıl Türkiye ekonomisinin batacağını ileri süren bir analiz hazırlayan Commerzbank önceki gün 2009 yılında 4 milyar 540 milyon € zarar ettiğini açıkladı.

Commerzbank, Almanya’nın ikinci büyük bankası olarak biliniyor. Amerikan kaynaklı küresel mali kriz başladığında, Commerzbank’ın ekonomistleri, Türkiye hakkında çok olumsuz eleştiriler yaptılar. Türkiye ekonomisinin, 2009 yılında yeterli döviz bulamayacağını ve dış ödemelerini yerine getiremeyeceğini ileri sürdüler.

Commerzbank’tan Ulrich Leuchtmann’ın Financial Times gazetesinde 2009 yılının başında Türkiye ekonomisi üzerine bir analizi yayımlandı. Leuchtmann, Türk hükümetinin bütçe açığını ve cari açığı arttırarak ateşle oynadığını ileri sürdü.

Commerzbank iktisatçısının yaptığı bu analiz, Türk gazetelerinde de çok geniş yer buldu. Ancak önemli bir nokta eksik kalmıştı. O da, Ulrich Leuchtmann’ın analizinde kullandığı verilere hiç dikkat edilmedi. Leuchtmann’ın Türkiye ekonomisi hakkındaki olumsuz görüşleri, olduğu gibi Türkiye’ye yansıtıldı. Oysa Leuchtmann’ın analizini dayandırdığı veriler hatalıydı.

Ulrich Leuchtmann, Türkiye’nin cari açığının arttığını ileri sürüyordu. Tam aksine Türkiye’nin cari açığı 2008 yılının ekim ayından beri sürekli daraldı. Bir risk faktörü olmaktan çıktı. Ayrıca Commerzbank iktisatçısı, Türkiye’nin kamu borçlarının ulusal gelirine oranının çok yüksek olduğunu belirtiyordu. Rakamlar onun söylediği gibi değildi. Türkiye’nin kamu borçlarının ulusal gelirine oranı AB kriterleri olan yüzde 60’ın oldukça altında yüzde 47 düzeyinde seyir etti. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisi hakkında Commerzbank iktisatçısının ileri sürdüğü kötümser tahminler gerçekleşmedi. Türkiye, 2009 yılında, dünyada kredi notu iki kademe birden yükseltilen tek ülke oldu.

Peki, Commerzbank’a ne oldu? Önceki gün, Commerzbank’ın 2009 yılı bilançosu açıklandı. Banka, 4 milyar 540 milyon € zarar etti. Ayrıca, Commerzbank, Alman Devleti’nden 18 milyar 200 milyon € yardım alarak ayakta durabildi. Commerzbank Yönetim Kurulu Başkanı Martin Blessing, BBC‘ye yaptığı açıklamada, “Bankanın verilerinin tatmin edici olmadığını” belirtti. “Krizin henüz bitmediğini, eğer 2010’da da durum düzelmezse, bankanın kâra geçemeyeceğini” söyledi.

Peki, niçin Commerzbank Türkiye ekonomisi hakkında kötümser tahminlerde bulundu? Çünkü, Commerzbank’ta Türk vatandaşlarının yüksek miktarda mevduatı olduğu biliniyor. Söz konusu mevduatın, varlık barışı, nedeniyle Türkiye’ye gelmesinin engellenmesi amacıyla olumsuz havanın yayıldığı tahmin ediliyor. Anlayacağınız, Commerzbank iktisatçılarının bilerek veya bilmeyerek Türkiye ekonomisi için yaptığı olumsuz tahminler bizi batıramadı. Ama Commerzbank battı. Ancak devlet yardımıyla, ayakta kalabildi.

Hayırlara Vesile Olsun

Almanya’daki Keriz Feneri’yle dini bütün vatandaşlarımızı dolandırdığı ortaya çıkan Erzincan Başsavcısı’nın evi basıldı.

Frankfurt savcılığı, gurbetçilerimizin paralarını cukkalayarak gemi alan Koramiral’i gözaltına aldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bavulla kuryelik yaptığı, arada iki bavulu kendi bagajına atarak, Las Vegas’ta yavrularla yediği iddia edildi. Kılıçdaroğlu, “Külliyen yalan, ben o sırada umredeydim” dedi. “Size İzmir’de otomobil fabrikası kuracağız” vaadiyle ahaliyi tokatlayan Oktay Vural’ın 7’den 77’ye herkesi ayakta yiyip, Kanal 777 diye televizyon kurduğu öne sürüldü. Memleketin topraklarını yabancıya peşkeş çeken ünlü arsa spekülatörü Toprak Dede’nin 96 yaşındaki sevgilisi Muazzez İlmiye Çığ’la birlikte cennette tapu sattıkları anlaşıldı. Aşçı er Levent Kırca’nın Devlet Bahçeli’ye suikast planı hazırladığı, ancak, yanlışlıkla Deniz Baykal’ın evinin önüne giden tetikçi-elektrikçi er Müjdat Gezen’in suçüstü yapılacağını anlayınca, polisten pet şişeyle su isteyerek, krokiyi yediği ortaya çıktı. Burkina Faso’dan gelen ihbar telefonuyla yakalanan iki er hakkında “gülmekten öldürmeye” teşebbüsten dava açıldı. Genelkurmay Başkanı, geçenlerde bindiği F-16’ya kene konulduğunu açıkladı. Taraf Gazetesi, “Türkiye laiktir laik kalacak” diyen Cumhurbaşkanı’nın gizli gizli kaydedilmiş ses bandını yayınladı. Harp okulu yatakhanesinde yapılan aramada üç Nutuk, beş Atatürk rozeti ele geçirildi, laik sızma girişiminde bulunan subaylar ordudan atıldı; başbakan şerh koydu. Frankfurt Savcısı’nı telefonla arayarak, “Koramiral’i bırak” dediği iddia edilen Sabih Kanadoğlu, “Evet aradım ama, davayla ilgisi yok, Eintracht Frankfurt-Bayern Münih maçını sormak için aradım” dedi. Dursun Çiçek’in atmadım dediği ıslak imzayı, Keriz Feneri Noteri’nde attığı ortaya çıktı. Yargıtay ve Danıştay üyeleri, açığa alınan Keriz Feneri Noteri’ne destek ziyaretinde bulundu. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, yetkisini aşan Frankfurt Savcısı’nın derhal görevden alınmasına; Keriz Feneri Noteri’nin ise, Anayasa Mahkemesi Başkanı yapılmasına karar verdi. Yarsav, Keriz Feneri haberlerine yayın yasağı getirilmesini istedi.

Adalet Bakanı isyan etti, “Günahsız insanlar içeri tıkılırken, Keriz Feneri’nin üstü örtülüyor” dedi. “Darbeciler Keriz Feneri’ni kolluyor, halkımıza yazık” diyen Bülent Arınç ağladı.

Bi uyandım sıçrayarak…
Meğer koltukta içim geçmiş.
Kan ter içinde kalmışım.
Hayırlara vesile olsun.

Re’vize…

Sene 2002.
24 Ekim.

Galatasaray-Brugge maçı için Belçika’ya gitmiştik, üç tane giydirdiler, dönüyoruz.

Brüksel Havalimanı’ndayım.
Pasaport kontrolü…
AB üyesi ülkelerin vatandaşları, kendilerine ait kapıdan şakır şakır geçiyor. AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları, yani biz, kuyrukta, kuzu gibi bekliyoruz.

Önümde biri var…
Ünlü bi politikacı.
Yanında monşer kılıklı biri.
Laflıyorlar.
Anlıyorum ki, o monşer kılıklı arkadaş, Brüksel Büyükelçiliğimiz’de görevli bir memur… Politikacıyı uğurlamaya gelmiş, “hattızatında efenim” filan diyor.
Yıkama yağlama yani.

Malum, çenemi tutamam.
Öne doğru eğildim…
Beyefendi, daha ne kadar bu kapılarda sürüneceğiz?” dedim.
O zamanlar yazmıyorum…
Haliyle beni tanımıyor.
Gülümsedi…
Çok yakında” dedi.
Biz iktidara gelince, bu çirkin muameleden kurtulacağız.
Haliyle gülümsemedim.
Umarım” dedim…
Çok gördük sizin gibi diyenleri, bakalım, bir de sizi görürüz.
Gene gülümsedi…
Görürsünüz” dedi.

Abdullah Gül’dü o.

10 gün sonraki seçimde iktidara geldiler… Başbakan oldu. Hatta o kadar başarılı bulundu ki, Cumhurbaşkanı oldu.

E bakıyoruz… AB duvar.
Hatta, vazgeçtik Avrupa’dan…
Azerbaycan’a bile vizeyle gidiyoruz.

Ama bu arada… Suriye, Lübnan, Libya ve Ürdün’den sonra Katar’a da vize kalktı!

Görürsünüz” demişti…
Gördük hakikaten.

NOT: Başkomutan’dır kendisi…
Orayı ayrıca görüyoruz!

Papazın Horozu

Rahibin kilise bahçesinde bir kümesi vardır. Bir gün horoz ortadan kaybolur. Horozu bulması, ya da yeni bir horoz alması gerek. Ayinden sonra cemaatine sorar:

  • Kimin horozu var?

Bütün erkekler ayağa kalkar..

  • Hayır onu demedim, horozu gören var mı?..

Bütün kadınlar ayağa kalkar..

  • Hayır efendim, yani ben başkalarının horozunu kim gördü demek istiyorum..

Kadınların yarısı ayağa kalkar.. Rahip iyice kızar..

  • Allah, Allah!.. Ne laf anlamaz insanlarsınız. Benim horozumu kim gördü yahu?..

Bütün rahibeler ayağa kalkar..

Roberto Rafsancani

Bizim Ahmet lokantada otururken içeri çok güzel bir hanım gelmiş, tek başına bir masaya oturmuş. Ahmet hemen hanımın yanına gitmiş, birlikte yemek yemeyi önermiş; sonra da masaya çökmüş.

Hanıma hemen sormuş:

  • Ne iş yapıyorsunuz?
  • Akademisyenim. Erkeklerin cinsel güçleri üzerine araştırma yapıyorum!

Ahmet bir iki yutkunmuş ama bozuntuya vermemiş:

  • Peki ne çıktı araştırmalarınızın sonucunda?
  • Aşağı yukarı iki yıl çalıştım… Sonunda gördüm ki, kadını en çok mutlu eden erkeklerin başında İtalyan’lar geliyor…Sonra da İran’lılar! Bu arada, benim adım Canan, sizin adınız nedir?

Ahmet hemen cevabı yapıştırmış:

  • Roberto Rafsancani!

Bitsin Bu Dava

Bektaşi’nin birine konuk gelecekmiş. Bektaşi konuğu nasıl ağırlar… Elde yok, avuçta yok.. Mahçup olmak da istemiyor… Komşusu yahudi’nin bir sürü keçisi var… Keçilerin birini çaktırmadan alıp kesiyor… Ama çaktırmadığını sanan kendisi… Yahudi, ağacın arkasından gözlermiş durumu… Diyor ki kendi kendine, “şimdi kadıya gitsem, kadı müslüman, o müslüman, ben yahudi… Davayı kazanamam. Hadi kazandım, bektaşi’nin nesi var ki, ondan alıp bana versin… Biz artık tanrı’nın huzurunda hesaplaşırız… Yıllar geçiyor. Yahudi tanrı’nın huzurunda davacı oluyor bektaşi’den… Mahkeme kuruluyor..:

  • Tanrı: Sen Yahudi kulumun keçisini kesmişsin…
  • Bektaşi: Kesmedim…
  • Yahudi: Ben gözlerimle gördüm..
  • Bektaşi: Allahım… Bir mahkemede bir adam hem şahit, hem davacı olamaz.
  • Tanrı: Haklısın ama, ben her şeyi görürüm. Ben de gördüm, kestiğini…
  • Bektaşi: Allahım, aynı mahkemede, hem şahit, hem hakim olunmaz…
  • Tanrı: Gene haklısın, o zaman getirin keçiyi, ona soralım…
  • Bektaşi: Ne?!. Keçi burada mı?!. Ver onu o zaman bu yahudi’ye, bitsin bu dava…

Balyoz Şimdilik AKP’de!..

İktidarının sarsıldığını hissettikçe R. T. Erdoğan sertleşiyor. Sözlerini tartmıyor! Eline verilen, önüne yansıtılan metinlerin dışına çıkarak onulmaz gaflar yapıyor.

Tekel işçilerinin elli gündür ıstırapla sürdürdükleri direnişe R. T. Erdoğan efelenerek yaklaşıyor. Peşin hükümle eylemcileri suçluyor. Tümden kaldırılması gereken 4C uygulamasından vazgeçmiyor! AKP hükümetinin 2004’te çıkarttığı 4C uygulaması sanki tanrı buyruğu! ILO standartlarına uymayan koşullarının esnetilmesine bile yanaşmıyor. Kazanılmış hakların çiğnenmesini umursamıyor! Üstelik direniş ay sonunda bitirilmezse, balyozu vurmakla tehdit ediyor!.. Ama Tekel eyleminin kıvılcımları ateşi yaktı bir kez! Belki emekçileri sınıf bilincinde birleştirecek! Direnişin parolası emek, işareti genel grevdir!..

Başbakan’ın bir AVM açılışında bakkallara sonlarının geldiğini müjdelemesi(!) de gaftır!.. Bakkalları AVM’lerden çok, teğet geçen ekonomik kriz zorluyor. Varoşlar ve taşra bakkalı yeğliyor ama işsizlik müşterileri ve harcadıkları parayı azaltıyor. Aslında tüm küçük esnaf ve zanaatkâr dertli. Dükkânlar kapanıyor, devrediliyor. Yerlerine umutla açılan yenileri de kısa sürede aynı akıbeti paylaşıyor. Tablo bu iken ve ayakta kalma mücadelesi veren küçük esnaf R. T. Erdoğan’dan yüreklerine su serpmesini beklerken, Başbakan kendisine destek vermiş bu önemli kitleye sırt çeviriyor!

Doktorlara, eczacılara, itfaiyecilere, demiryolu emekçilerine bakışı da değişik değil… Başbakan sıkıştıkça dengesini yitiriyor, esip üfürüyor. “Bizi iktidara onlar mı getirdi?” ifadesiyle* aslında herkese dikleniyor. Kendisini umut görüp destekleyenleri pervasızca kırıp döküyor.

AKP’yi iktidara işçiler, gırtlağına kadar batmış küçük esnaf ve zanaatkârlar, dardaki çiftçiler, maaşıyla geçinemeyen memurlar, emekliler getirmediyse, sakat özelleştirmelerle işten atılanlar, işsizler getirmediyse, R. T. Erdoğan’ın arkamda dediği halk acaba kimlerden oluşuyor? İktidara gelmesini sağlayan seçmen ithal miydi?..

Milletvekillerinin peygamberlik ve türban odaklı kutsal dövüşü, TBMM’de sadece havanda su dövülmesi nedeniyle nefret çekiyor. Vatandaş peygamber aramıyor. GATA ise askeri hastane… Giriş çıkış kuralları vatandaşı dertlendirmiyor. İktidarı yıpratan halkın sorunlarını örtmeye çalışması!

AKP’nin tek icraatı muhtemelen dış akıllara hizmet, yargının ve askerin yıpratılmasına çanak tutmak!.. Eskiden “otuz iki kısım tekmili birden” reklamlarıyla bitmek bilmeyen saçma filimler oynatılırdı. Seyirci başını sonunu karıştırırdı. Ortaya atılan tüm sivil ve askeri örgütlenme bağlantılı darbe iddiaları bu filmlere benzedi… Kimin, neyin ne olduğu anlaşılamayan Ergenekon davası, tabanca tüfek kazıları, kuru imza, ıslak imza, yüksek yargıç ve savcıların dinlenmesi, soruşturulması, Tokat katliamında PKK yerine TSK’nın suçlanmaya çalışılması, kendi derdindeki vatandaşın umursamadığı B. Arınç’a suikast iddiası, kozmik oda araştırmaları, “sarı kız“, “ay ışığı“, “kafes” darbe planları, Poyrazköy hafriyatı, şimdilik son sansasyon “balyoz” harekâtı… Hiçbirinin, bırakın sonucu, doyurucu açıklaması bile yok…

Tüm gayretlere karşın, AKP halkın gözünde tüm sorunların sanığı olmaktan kurtulup, gönlünce mazlumu oynayamıyor!.. İş, aş derdindeki kitlelere çare olamadığı gün geçtikçe daha iyi görülen AKP kendine güvenli bir yol haritası çizemiyor anlaşılan…

Tersine, derdi ayyuka çıkmış işçinin, memurun, emeklinin, esnafın, zanaatkârın, çiftçinin bıçağın kemiğe dayanmasıyla patlayan isyan haykırışı Başbakan’ı çileden çıkarıyor!.. Darbe dedikodularıyla oy toplama hesaplarının dengesini bozanların başına iktidarın balyozunu kendisi indirmeye hazırlanıyor!.. Gerçi balyoz kendi elinde. Ama şimdilik… Seçimde en az dört partinin TBMM’ye girmesiyle tüm planları suya düşecek! Biraz daha sabır…

Başbakan bizi şunlar, bunlar mı iktidara getirdi derken aslında satır aralarında bir gerçeği itiraf ediyor farkında olmadan?

Son seçimlerde çalınıp yokedilen oyları, bilgisayar programları ile yapılan oy sahtekarlığını ve ondan önce seçmen listelerinde yapılan manipülasyonları anlatıyor. Her türlü sahtekarlığın, hırsızlık ve arsızlığın doruğundaki bu zihniyetin gerçek anlamda oy veren seçmenin tercihlerinden doğal olarak korkusu ve çekincesi olmaz. Önümüzdeki seçimlerde de iplerini ellerinde tutup oynatan okyanus ötesi efendilerinin teknolojik, psikolojik ,parasal her türlü yardımıyla ve sanal oylarla iktidara devam etmeleri hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

Tiyatro

Ölüyü bile güldüren Nejat Uygur, yaptı gene yapacağını…

Hafızasını kaybetti, komada yatıyor ama, bu haldeyken bile, Türkiye komedisini ortaya koymayı başarıyor.

Kocasının kafasının içindeki” zihniyeti kabul edip, “eşinin kafasındaki bez“e itiraz edenlere, kahkahalarla gülünmez de ne yapılır Allah aşkına?

Kocasının kafasının içindeki“leri serbest bırakıp, “eşinin kafasındaki bezi” yasaklamak, mizah değil de nedir?

Bi mucize olsa, ayağa kalksa Nejat Uygur, ben eminim, “hastane mi, kestane mi“yi revize edip, tekrar sahneye koyardı… Veya yeniden yazardı “miğferine çiçek eken asker“i.

Özlüyoruz onu.

Tek tesellimiz Bülent Arınç.

Devlet sanatçısı” Nejat Uygur’un yerini “devlet bakanı” olarak dolduruyor… Daha önce Nejat Uygur’dan ilham alarak “şeyini şey ettiğimin şeyi“ni canlandırmıştı, şimdi de, büyük ustanın “kodum mu oturturum“una özendi.

Kozmetik oda“yla karıştırıp, Türkiye’nin ve İzmir’in onuru Güldal Mumcu’nun odasını bastı. Höt zöt yaptı, “Sarhoşları niye kürsüye çıkarıyorsun” diye hesap sordu.
Acı acı güldüm kendi payıma…
Çünkü, kendisini “saygın” ilan eden yalaka gazetecilerin çoğu alkolik.

Trajikomik.

Bir taraftan “kadınlara saygı” isteyip, bir taraftan “bıyıklı Meclis’i yöneten kadın“ın üstüne yürüyeceksin, bir taraftan da erkeklere başkan olmayı başarmış kadına “yaratık” diyeceksin…

35’e bakla, ne hakla?

Ve MHP… Din sömürüsünün foyasını ortaya çıkardı, artislik bi yere kadar, makyaj aktı, a-aa, kral çıplak!

Peki derseniz ki, küfürlerin, tekmelerin havada uçuştuğu Meclis’in hali ne olacak?
Onu da düşünmüştü Nejat Uygur…
Alo, orası tımarhane mi” diyemeyeceğimize göre, sanırım neticede o işlere “Cibali Karakolu” bakacak.