Monthly Archives: September 2007

Başbakan İnönü ve Başkan Jonhnson yazışması

Alıntıdır.. Öhhö öhhöms..

Lyndon B. JohnsonSayın Bay Başbakan (İnönü),

Türkiye hükümetinin, Kıbrıs’ın bir kısmının askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığınız hakkında büyükelçi hare vasıtasıyla sizden ve dışişleri bakanınızdan aldığım haber beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi hare, görüşlerimi öğrenmek üzere birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi.

Yıllar boyu Türkiye’yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticelere olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorardım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce birleşik Amerika devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim.

1960 tarihli garanti antlaşması ahkamı gereğince böyle bir müdahalenin caiz olduğu kanaatinde bulunduğunuz intibaındayım. Bununla beraber Türkiye’nin mutasavver müdahalesinin, garanti antlaşması tarafından sarahaten men edilen bir hal sureti olan takvimi gerçekleştirme gayesine matuf olacağı yolundaki anlayışımıza dikkatinizi çekmek zorundayım. Ayrıca, söz konusu antlaşma teminatçı devletler arasında istişareyi gerektirmektedir. Birleşik Amerika bu durumda, tek taraflı harekete geçme hakkının henüz kabili telif olmadığı kanaatindedir.

Diğer taraftan, Bay Başbakan, NATO vecibelerine de dikkat nazarınızı celbetmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs’a vaki bir Türk müdahalesinin Türk-Yunan kuvvetleri arasında askeri bir çatışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri bakanı (Dean) Rusk Lahey’e yapılan son NATO bakanlar konseyi toplantısında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbin “kelimenin tam manasıyla düşünülemez” olarak telakki edilmesi gerektiğini beyan etmişti. NATO’ya iltihak, esası icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle harp etmeyeceklerin kabul etmek demektir. Almanya ve Fransa NATO’da müttefik olmakla yüzyıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir; aynı şeyin Yunanistan ve Türkiye’den de beklenmesi gerekir. Ayrıca, Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler birliğinin meseleye doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerinizin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir hareket neticesinde ortay çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye’yi müdafaa etmek mükellefiyetleri olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir buyuracağınız kanaatindeyim.

Diğer taraftan Bay Başbakan, bir Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye’nin vecibeleri dolayısıyla da endişe duymaktayım. Birleşmiş Milletler adada sulhü korumak için kuvvet temin etmiştir. Bu kuvvetlerin vazifesi zor olmuştur, fakat geçen son birkaç hafta zarfında, adadaki şiddet hareketlerinin azaltılmasında tedrici bir şekilde muvaffak olmuşlardır. Birleşmiş Milletler arabulucusu henüz işine bitirmemiştir. Hiç şüphem yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğu, Birleşmiş Milletler gayretlerini baltalayacak olan ve bu zor meseleye Birleşmiş Milletler tarafından makbul ve barışçı bir hal tarzı bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir ümide yıkacak olan Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki gösterecektir.

Aynı zamanda, Bay Başkan, askeri yardım sahasında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut Temmuz 1947 anlaşmasının IV’üncü maddesi mucibince, askeri yardımın hükümetinizin, Birleşik Devletlerin muvafakatini alması icap etmektedir. Hükümetiniz, bu şartı tamamen anlamış bulunduğunu muhtelif vesilelerle Birleşik Devletlere bildirmiştir. Mevcut şartlar tahtında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik Devletlerin muvafakat etmeyeceğini samimiyetimle ifade etmek isterim.

Mutasavver (tasarlanan) Türk hareketinin fiili neticelerine gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs adası üzerinde on binlerce Kıbrıslı Türk’ün katledilmesine yol açabileceği keyfiyetine en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek mecburiyetini hissediyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete tevessül edilmesi, infiali mucip olacak ve girişeceğiniz askeri hareketin himaye etmeye çalıştığınız kimselerin pek çoğunun imhasını önlemeye yeter derecede müessir olması imkansız olacaktır. Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin mevcudiyeti böyle bir faciayı önleyemez.

Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim, Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin ilgisine karşı bigane olduğumuzu düşünebilirsiniz. Durumun böyle olmadığını size temin ederim. Gerek alenen gerek hususi olarak, Kıbrıs Türklerinin emniyetini sağlamakta ve Kıbrıs meselesinin nihai hal tarzının konuyla doğrudan doğruya ilgili tarafların rızasına dayanması hususu üzerinde ısrar etmekte gayret gösterdik. Amerika Birleşik Devletlerini sizin lehinize yeter derecede faaliyet sarf etmediği hissini taşımanız mümkündür.

Fakat herhalde bilirsiniz ki politikamız Atina’da en sert şekilde infiale yol açmış (bizim aleyhimize orada nümayişler yapılmış) ve Amerika Birleşik Devletleri ile başpiskopos Makarios arasında esaslı bir uzaklaşma husule getirilmiştir. Daha birkaç hafta önce yaptığımız görüşme sırasında dışişleri bakanınıza da söylediğim gibi, Türkiye ile olan münasebetlerimize çok büyük değer veriyoruz. Sizi kendisiyle temel menfaatlerimiz olan büyük bir müttefik telakki etmişizdir. Sizin güvenlik ve refahınız Amerika halkı için ciddi bir alaka mevzuu olagelmiş ve bu alakamız en pratik şekillerde ifadesini bulmuştur. Biz ve siz komünist dünyasının ihtiraslarına karşı koymak üzere birlikte dövüştük. Bu tesanüt bizim için büyük bir mana ifade etmektedir. Hükümetiniz ve halkınız için de aynı derecede bir mana taşıdığını ümit ederim. Kıbrıs’la ilgili olarak Türk cemaatini tehlikeye maruz bırakacak herhangi bir hal tarzını desteklemeyi düşünmüyoruz. Nihai çözüm yolu bulmaya muvaffak olamadık, zira bunun dünyadaki en girift meselelerden biri olduğu aşikardır. Fakat Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin menfaatleri konusunda ciddi şekilde alakadar olduğumuz ve alakadar kalacağımız hususunda sizi temin etmek isterim.

Nihayet Bay Başbakan, en ciddi meseleyi, harp mı, sulh mu meselesini vazetmiş bulunuyorsunuz. Bu meseleler Türkiye ve Birleşik Devletler arsındaki iki taraflı münasebetlerin çok ötesinde giden meselelerdir. Bunlar, sadece Türkiye ve Yunanistan arasında bir harbi muhakkak olarak tevlit etmekle kalmayacak, fakat Kıbrıs’ a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı, önceden kestirilemeyen neticeler sebebiyle, daha geniş çapta muhasemata (çatışmaya) yol açabilecektir. Sizin Türkiye hükümetinizin Başbakanı olarak mesuliyetiniz var, benim de birleşik Amerika başkanı olarak mesuliyetim mevcuttur. Bu sebeple, en dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde istişare etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğinize dair bana teminat vermediğiniz takdirde, meselenin gizli utulması hususunda büyükelçi Hare’e vaki talebinizi kabul etmeyecek ve NATO konseyi ile Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinin acilen toplantıya çağrılmasını istemek mecburiyetinde kalacağım.

Bu mesele hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim. Maatteessüf, mevcut anayasa hükümetimizin icabı dolayısıyla, birleşik Amerika’dan ayrılamamaktayım.

Teferruatlı müzakereler için siz buraya gelebilirseniz bunu memnuniyetle karşılarım. Genel barış ev Kıbrıs meselesinin aklıselime ve sulh yoluyla halli hususunda sizinle benim çok ağır mesuliyet taşımak olduğumuzu hissediyorum. Bu itibarla aramızda en geniş ve en samimi istişarelerde bulununcaya kadar sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız kararı geri bırakmanızı rica ederim.

Hürmetlerimle

Lyndon B. Johnson
(ABD başkanı)

Cevabı:

Mustafa İsmet İnönü13 Haziran 1964
Sayın Başkan,

5 Haziran tarihli mesajınızı büyükelçi Hare’in delaletiyle almış bulunuyorum. Kıbrıs’ta garanti antlaşması gereğince ferdî hareket hakkını kullanma kararını arzunuz veçhile talik ettik. Mesajınıza hakim olduğunu buyurduğunuz açık kalplilik ve dostluk hislerine dayanarak, ben de size cevabımda durumu ve düşündüklerimizi tam bir samimiyetle izaha çalışacağım.

Bay Başkan,

Mesajınız gerek yazılış tarzı, gerek muhtevası bakımından Amerika ile ittifak münasebetlerinde daima ciddi bir dikkat göstermiş olan Türkiye gibi bir müttefikinize karşı hayal kırıcı olmuş, ittifak münasebetlerine değinen muhtelif konularda önemli görüş ayrılıkları belirmiştir. Gerek bu ayrılıkların, gerek mesajın umumi havasının sadece çok sıkışık bir zamanda acele toplanmış mutalara dayanarak yapılmış iyi niyetli bir teşebbüsün telaşından doğmuş hususlardan ibaret olmasını yürekten dilerim.

İlk önce, garanti antlaşması icabı olarak Kıbrıs’a bir askeri müdahale zarureti görüldüğü zaman birleşik Amerika ile istişare etmekte kusur ettiğimiz önemle belirtilmektedir. 1963 sonundan beri Kıbrıs’ta askeri müdahale ihtiyacı, bu seferle beraber, dördüncü oluyor. Başından beri bu konuda Amerika ile istişare ettik. 25 Aralık 1963’te ilk buhran patladığı vakit, garantör devletlerle temasa geçtiğimizde, derhal Amerika’yı haberdar ettik ve Amerika bize bu meselede kendisinin bir taraf teşkil etmediği cevabını verdi. Ondan sonra müdahale müzakeresini İngiltere ve Yunanistan ile yaptık ve bildiğiniz gibi 26 Aralık’ta (1963) İngiliz komutası altında üçlü bir askerî idare kuruldu.

Londra konferansının ve İngiliz-Amerikan müşterek tekliflerinin Makarios’un tutumu yüzünden akamete uğraması ve ada’da Türklere tecavüzlerin devamı dolayısıyla Şubat (1964) ayında çok buhranlı günler geçirdik ve durumun vahametinden Amerika’yı Ankara’yı ziyaret etmiş olan Mr. Ball vasıtası ile haberdar ettik. İngiliz-Amerikan tekliflerinin reddi ile hasıl olan boşluk dolayısı ile ada’da nizamı tesis için müdahalenin zaruretini anlattık ve her an müdahale mecburiyetinde kalacağımızı size bildirdik. Hatta sizden muayyen meseleler için teminatlar istedik. Bunlara müspet cevap verdiniz. Buna rağmen, bizden müdahale etmememizi istediniz ve Makarios’a Birleşmiş Milletlerde lüzumlu dersin verileceğini ve Türk hak ve menfaatlerinin tamamıyla korunmasını sağlayan bir plan hazırlandığını ifade ettiniz.

Bu talebinize uyduk; fakat Birleşmiş Milletlerde arzu edilen netice sağlanamadı. Üstelik güvenlik konseyinin kurulmasına karar verdiği Birleşmiş Milletler Kuvveti’nin teşkili birinci mesele halini aldı. İşte üçüncü defa müdahale ihtiyacı, 4 Mart (1964) güvenlik konseyi kararından sonra, Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin teşekkül edip etmeyeceği hakikaten tereddüt uyandırdığı günlerde, Kıbrıs’taki tedhişçilerin cesareti artınca, tecavüzlerine karşı Türk cemaatini korumak için yeniden ortaya çıktı. Fakat Birleşmiş Milletler kuvvetinin en kısa zamanda teşkil edileceğini bize temin ederek, güvenlik konseyi kararından sonra müdahale yapmamamızda ısrar ettiniz. Teşebbüsümüzü tekrar tehir ederek, Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin vazife almasını bekledik.

Sayın Başkan,

Kıbrıs’taki mezalim devrinin, bütün tedbirleri tesirsiz kılan hususi bir karakteri vardır. Başından beri emniyeti korumak için yapılan müzakereler ve geçirilen muvakkat devreler, hepsi yalnız Makarios idaresinin tecavüzünü ve tahribatını arttırmağa hizmet etmiştir.

Son defa Kıbrıs Hükümeti açıktan silahlanmaya başladı ve Birleşmiş Milletleri kendi zulmünü ve anayasa dışı idaresini takviye edecek yardımcı bir vasıta gibi farz etti. Birleşmiş Milletlerin anayasa nizamını iade ve tecavüzleri durdurmak için salahiyetlerinin ve müdahale niyetlerinin eksik olduğu aşikar bir gerçek halini almıştır. Yunan hükümetinin Kıbrıs idaresini nasıl teşvik ettiğini biliyorsunuz. Bu ahval içinde Kıbrıs’ta mezalimi durdurmak için bir müdahaleye mecbur olacağımızı Amerika’da sizin huzurunuzda konuşurken söyledik. La Haye’de hariciye nazırınıza böyle bir ihtimal için Amerika’nın bizi destekleyip desteklemeyeceğini sorduk. Bir cevap vermediniz. Kıbrıs’ta muhtelif vesilelerle müdahale istikrarını kaç defa, ne suretle geçtiğini hikayet etmiş oluyorum. Her defasında sizi haberdar ettik ve sizin iyice bildiğinizi tahmin ediyorum. Birleşik Amerika’nın ittifak manzumesi içinde hususi sorumluluğunu ve ittifak manzumesini mütesanit bir surette yürütebilmesi için ona ayrıca dikkatli ve yardımcı olmak lazım geldiğini takdir ettiğimizi yüksek derecede yetkili memurlarınıza defaatle söylediğimi iyice hatırlarım.

Görüyorsunuz ki, sizi tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakmak istidadı bizde yoktur. Bizim şikayetimiz, aylardan beri had bir surette ıstırabı içinde yaşadığımız bir meseleyi size anlatamamış olmamız ve Yunanistan’a iki müttefik arasında husule gelen haklı ve haksız durumda samimi ve ciddi bir vaziyet al­mamış olmanızdandır.

Sayın Başkan,

Yine mesajınızda, Türkiye’nin münferiden harekete geçmeden önce, antlaşma hükümleri mucibince diğer teminatçı iki devletle istişare etmek vecibesini tebarüz ettiriyorsunuz. Türkiye, bu vecibesini tamamıyla müdriktir. Altı aydan beri bu vecibenin icaplarını samimiyetle yerine getirdik. Fakat Kıbrıslı Rum sorumlularının, milletlerarası antlaşmaları ayaklar altına almaları karşısında Türkiye’nin bu gidişe son verme çarelerinin müştereken araştırılması için Yunanistan’a yaptığı teşebbüsleri bu devlet neticesiz bırakmakla kalmayıp, bilakis Kıbrıslı Rum sorumluların hukuk ve insanlık dışı fiillerini savunmuş ve hatta onları teşvik etmiştir.

Yunanistan Hükümeti bizzat kendisi dahi, imzaladığı milletlerarası antlaşmaların artık mer’iyette olmadığını resmen beyan eylemekten çekinmemiştir. Bu husustaki çeşitli misaller, zamanında dışişleri bakanlığına yazılı ve şifahî olarak tafsilatı ile bildirilmiştir.

Teminatçı devletlerden İngiltere Hükümeti ile de devamlı istişare vecibemizi yerine getirdik. Birçok hallerde İngiltere Hükümeti ile birlikte Kıbrıs Hükümeti nezdinde, anayasa düzenini ihyaya matuf müşterek teşebbüslerde bulunduk. Fakat maalesef bu teşebbüsler Kıbrıslı Rum sorumluların menfi tutumları yüzünden hiç bir müsbet netice vermedi.

Görüyorsunuz ki Türkiye, diğer teminatçı iki devletle devamlı istişare ve gerektiğinde müşterek hareket etme imkanlarını ciddiyetle aramıştır. Bu durumda, Türkiye’nin münferiden harekete geçmeden evvel diğer teminatçı iki devlet ile istişare etmek vecibesini yerine getirmediği iddia edilebilir mi?

Türkiye’ye samimiyetle ve sadakatle yerine getirdiği istişare vecibesini hatırlatmağa lüzum hisseden Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin, imzaladığı antlaşmaları reddeden Yunanistan’a milletlerarası hukukun temeli olan “Pacta Sunt Servanda” kaidesine riayet zaruretini hatırlatması icap etmez mi? 15 gün evvel bizzat sayın dışişleri bakanınız tarafından “American Law Institute” da irad edilen nutukta en beliğ bir tarzda “bekanın temeli” olarak vasıflandırılan bu kaide bugün maalesef NATO müttefikimiz Yunanistan ve Kıbrıs’taki Rum sorumlular tarafından hiçe sayılmaktadır.

Sayın Başkan,

Mesajınızda zımnen belirttiğiniz gibi, garanti antlaşmasının 4 üncü maddesi hükümleri, üç teminatçı devlete, antlaşma hükümlerinin ihlali halinde, antlaşma ile ihdas edilen düzeni tekrar kurmak münhasır maksadile, müştereken, bu mümkün olmadığı takdirde de, münferiden harekete geçmek hakkını vermektedir. Garanti antlaşması, bu anlayış bütün mümzi taraflarca paylaşılarak imzalanmıştır. Nitekim Türkiye ve Yunanistan’ın o zamanki dışişleri bakanları arasında 19 Şubat 1959 tarihinde Londra’da imzalanmış olan “Gentlemen’s Agreement” da bu müşterek anlayışın bir delilidir.

Diğer taraftan Birleşmiş Milletler teşkilatına Kıbrıs cumhuriyeti, bütün milletlerarası taahhüt ve vecibeleri teşkilatın üyelerince bilinerek ve hiç bir itiraza uğramadan kabul edilmiştir. Buna ilaveten, Kıbrıs hakkında 4 Mart 1964 tarihli karara müncer olan güvenlik konseyi müzakereleri sırasında birçok temsilciler arasında Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi de birleşmiş milletlerin, milletlerarası antlaşmaları iptal veya tadil yetkisi bulunmadığını açıkça beyan etmiştir.

Mesajınızın, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi ada’yı taksim gayesi ile vuku-bulacağı kanaatinde olduğuna dair ifadelerini büyük bir hayret ve derin bir üzüntü ile karşıladım. Hayretim, Türkiye’nin niyetleri ile ilgili olarak size temin edilen mutaların defaatle tarafımızdan ilan edilmiş olan gerçeklerden nasıl bu kadar uzak kalabilmiş bulunmasından doğmaktadır. Üzüntümün sebebi ise, şimdiye kadar milletlerarası hukuka, taahhütlerine ve vecibelerine mutlak sadakatini, ABD hükümetinin yakinen bildiği çeşitli ahvalde fiilî deliller ile ispat etmiş bulunan Türkiye’nin dış siyasetinin temelini teşkil eden bu prensipten ayrılabileceğinin müttefik ABD hükümetince düşünülebilmiş olmasıdır.

Sizi en kesin ve açık bir surette temin etmek isterim ki, eğer Türkiye bir gün Kıbrıs’a askeri müdahale ızdırabında bırakılırsa, bu, tamamıyla milletlerarası antlaşmaların hükümlerine ve gayelerine uygun olarak yapılacaktır.

Bu münasebetle, Bay Başkan, kararımızın tehirinin tabiatıyla garanti antlaşması 4 üncü maddesinin Türkiye’ye verdiği haklara hiç bir suretle halel getirmediğini belirtmeme müsaade buyurunuz.

Bay Başkan,

Mesajınızda NATO taahhütlerine temas ederek, NATO müttefiklerinin birbirlerine karşı harp etmemelerinin NATO’nun ruhunu teşkil ettiğini, Kıbrıs’a bir Türk müdahalesinin Türk-Yunan silahlı kuvvetleri arasında çarpışmalara müncer olacağını ifade ediyorsunuz.

İfadelerinizin birinci kısmı ile tam mutabakat halindeyim. Fakat NATO müttefiklerinin birbirleriyle imzaladıkları milletlerarası antlaşmalara, yekdiğerinin ahdî haklarına, karşılıklı vecibelerine riayet mükellefiyetleri de, ittifakın aynı derecede hayatî önemde bir icabıdır. Yekdiğerine karşı ahdî vecibelerini, taahhütlerini istediği zaman reddeden devletler arasında bir ittifak tasavvur edilebilir mi?

Türkiye milletlerarası antlaşmalarda tasrih edilmiş ve hak ve vecibelerine uygun olarak Kıbrıs’a müdahalesi halinde bir Türk-Yunan harbinin çıkacağı hakkında izhar eylediğiniz endişeye gelince, Türkiye Kıbrıs’a karşı “askerî harekete” münhasıran antlaşmaların tasrih ettiği şartlar ve gayeler için tevessül edecektir. Bu itibarla Sayın Dean Rusk’ın gayet yerinde olarak “gayrı kabili tasavvur” (diye) tavsif ettiği Türk-Yunan harbi ancak, Yunanistan’ın Türkiye’ye tecavüzü halinde vuku bulabilir. Müdahale halinde bizim düşüncemiz, teminatçı devletler sıfatıyla Yunanistan ve İngiltere’yi Kıbrıs’ta anayasa düzenini ihya amacıyla fiilî işbirliğine davet etmektir. Davetimize ve ahdî taahhütlerimize rağmen Yunanistan, Türkiye’ye tecavüz ederse, hasıl olacak neticelerin sorumluluğu Türkiye’ye atfedilebilir mi? ümit etmek isterim ki, bu hususlara Yunan hükümetinin dikkatini ehemmiyetle çekmiş bulunuyorsunuz.

Mesajınızın, Kıbrıs’ta girişeceği bir hareket neticesinde Sovyetlerin müdahalesine maruz kaldığı takdirde, NATO müttefiklerinin Türkiye’yi müdafaa mükellefiyetleri hususunda tereddüt izhar eden kısmı, NATO ittifakının mahiyeti ve temel prensipleri bakımından aramızda büyük görüş farkı olduğu intibaını vermektedir. İtiraf edeyim ki, bu, bizim için büyük bir teessür ve ciddi bir endişe kaynağı olmuştur. NATO müttefiklerinin herhangi birine yapılacak tecavüz, tecavüz eden tarafından tabiatıyla daima haklı gösterilmeye çalışılacaktır. NATO’nun bünyesi, mütecavizin iddialarına kapılacak kadar zayıfsa, hakikaten tedaviye muhtaç demektir.

Bizim anlayışımıza göre, Atlantik antlaşması, üye devletlere taarruza uğrayan üyeye derhal yardım etmek vecibesini yüklemektedir. Her üye devletin takdirine bırakılmış olan husus, bu yardımın sadece mahiyet ve vüs’atidir. Şayet diğer üyeler, Sovyet müdahalesine maruz kalan NATO üyesinin haklı olup olmadığı, müdahaleyi kendi hareketi ile tahrik edip etmediği gibi hususları münakaşaya kalkışırlar ve münakaşa neticesine göre yardım mükellefiyetleri olup olmadığının tespiti cihetine giderlerse, NATO ittifakının temel direkleri sarsılmış ve manası kalmamış olur. Yardım vecibesinin manası olabilmesi için, bu vecibenin maruz kalınan tecavüzle birlikte derhal doğması gerekir. Bunun içindir ki, kuzey Atlantik antlaşmasının 5 inci maddesi, bir üyeye karşı girişilen tecavüzü bütün üye devletlere karşı girişilmiş addetmekte ve lüzumlu görecekleri harekete hemen tevessül etmek suretiyle kendilerine tecavüze uğrayan tarafa yardım etmek vecibesini yüklemektedir.

Bu münasebetle şu noktayı da belirtmekte fayda görüyorum: Kıbrıs’la ilgili antlaşmalar, değil 1963 Aralık ayı olaylarının patlak vermesinden sonra, hatta Kıbrıs devletinin kurulmasından evvelki devreden de önce, daha birleşmiş milletlerde mesele müzakere safhasında iken, bu müzakerelere muvazi olarak NATO konseyinin tasvibinden geçmiştir. Hatırlanacağı üzere, ada’daki durum ve Kıbrıs’ın statüsü bakımından antlaşmaların meşruiyete mesnet olmaya devam ettiği, bundan 3 hafta evvel la haye’de NATO bakanlar konseyi toplantısında da teslim edilmişti. Hal böyle iken taraflardan birinin aşikar surette ada’da hukuk dışı hareketleri neticesi bu antlaşmalar ihlal edilince, sanki mer’iyetten düşmüşler gibi, Türkiye’nin mezkûr antlaşmaya dayanan haklarından ve vecibelerinden tegafül edilmek manası çıkmaktadır. Yani, bu temayüle göre, hadise çıkmadığı müddetçe antlaşmalar mer’idir, aksi halde hükümden düşmüş sayılmaktadır. Böyle bir hukukî anlayışın benimsenmemesi gerektiğinde benimle birleşeceğinize ve Türkiye’nin hiç bir surette indî addedilmeyecek bir hareketi dolayısı ile hasıl olacak durumda onun, NATO ittifakı çerçevesinde korunması husususun bir şüphe konusu olabileceği görüşüne katılmayacağınıza inanıyorum. Aksi bir düşünce tarzı, yalnız hukuk mefhumunu ve Birleşmiş Milletler yasasının 51 inci madde hükümlerini red ve inkarla kalmaz.

Mesajınızda, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler üyesi sıfatı ile mükellefiyetleri bakımından endişe izhar ediliyor. Paylaşamadığım bu endişenin esassız olduğu- nu söylersem, bilhassa şu sebeplerle, eminim ki, bana hak vereceksiniz: Türkiye kuruluşundan beri Birleşmiş Milletlerin en sadık bir kaç azasından biri olmakla temayüz etmiştir. Türk milleti Birleşmiş Milletler yasası prensiplerinin korunmasını kanını da dökerek yerine getirmiş bir millettir. Teşkilatın aksamadan çalışabilmesini teminen, malî imkanlarının en sıkışık olduğu zamanlarda dahi onu, manen olduğu gibi, maddeten de büyük fedakarlıklar pahasına desteklemekten geri kalmamıştır. Hükümetimin Birleşmiş Milletlere bağlılığı ve ona gösterdiği itibar, son defa garanti antlaşmasının kendisine tanıdığı sarih yetki ve imkana rağmen, güvenlik konseyinin 4 Mart 1964 tarihli kararını kabul etmesi ve bu karara öncelik tanıması ile de meşhut olmaktadır. Şayet Birleşmiş Milletlere ada’da mevdu vazife, mesajınızda kaydedildiği gibi, tedricen başarılı bir şekilde yürütülebilmiş olsa idi, bugün sizi ve beni bu derece endişeye sevkeden bir durum tahassül etmezdi. Halbuki Birleşmiş Milletlerin ada’daki faaliyeti zulüm idaresini durduramamıştır. Son bir kaç hafta içinde nisbî bir sükûn görülmesi, ancak Rumların yeni hazırlıklarının başlangıcıdır. Mahsur köyler devam ediyor. Birleşmiş Milletlerin kuvvetleri Türkleri teskin ederken, Rumların mahsullerini kaldırmalarını sağlıyorlar. Türklerin, mahsullerini kaldırabilmeleri için Rumların sakin durmalarını temin etmiyor ve Rum tecavüzlerine seyirci kalıyorlar. Hayatî ehemmiyeti haiz olan bu teferruat yüksek ıttılaınıza gelmeyebilir. Ama biz, her gün bu faciaların hikayesi içinde yaşıyoruz.

Sayın Başkan,

Kıbrıs davasının takibinde hakem ve idareci mevkiinde bulunan müttefiklerimiz esaslı bir hatadan davayı kurtaramamışlardır. Kıbrıs faciası, Kıbrıs cumhuriyetinin antlaşmaları iptal ederek ve anayasayı kaldırmak gibi tasmim edilmiş politikasından çıkmıştır. Emniyet tesisi, Kıbrıs hükümetinin üstünde bir otoritenin işlemesiyle mümkündür. Halbuki Kıbrıs’ta emniyet tesisi için, Kıbrıs hükümetinin razı olabileceği bir tedbirle çare bulunmaya çalışılıyor. İngiliz idaresi, İngiliz-Amerika teklifleri ve nihayet Birleşmiş Milletler idaresi, hep bu sakat temel üzerine kurulmuştur ve netice olarak Makarios’un razı olabileceği her tedbir en az olarak kısır kalmış, umumi olarak zulmü ve tecavüzü arttırmıştır.

Sayın Başkan,

Takip buyurduğunuz politikanın Yunanistan’da infial yaratmış olmasını, bana karşı olarak gösteriyorsunuz. Yunanistan Kıbrıs meselesinde antlaşmaları tamamıyla iptal edinceye kadar her suretle tesir etmeye çalışacak bir mizaçta ve yoldadır. Biz, müttefiklerimize haklı davalarımız için ızdıraplarımızı anlatamıyoruz. İnfial nümayişlerinden istifade aramamıza da mizacımız elverişli olmuyor. Sizi temin ederim, ızdırabımız derindir; haklı durumumuzu anlatamıyoruz ve sizin, meseleye layık olduğu ehemmiyeti verip bu meselenin bünyesinde sakladığı tehlikeleri önlemek için bütün gayretinizi ve otoritenizi kullanmanız lazım geldiğini kabul ettiremiyoruz.

Fransa ile Almanya arasındaki düşmanlığın bırakılması güzel bir misal. Fakat biz, bu imtihanı, bütün Anadolu’yu yangın yerine çeviren mezalimden sonra Yunanlılarla dostluk kurmak suretiyle 40 sene evvel geniş ölçüde geçirmiş bir milletiz.

Sayın Başkan,

Vazifelerini, haklarını bilen bir millet olarak ittifak manzumesi içinde bulunuyoruz. Kıbrıs davasının antlaşmalara riayet edilmek suretiyle hallinden başka bir gaye takip etmiyoruz. Yardımcı olursanız, Amerikan milletinin tabiatında bulunan adalet hissini kudretli otoritenizle tatbik ettirirseniz meselenin halli mümkündür.

Sayın Başkan,

ABD’nin Türkiye ile olan münasebetlerine atfettiği kıymeti belirten ifadeleriniz ve Türk milleti hakkındaki güzel sözleriniz için teşekkürlerimi sunarım. Kıbrıs meselesi üzerinde sizinle görüşmek üzere Amerika’ya gitmekten bahtiyar olacağım. 17 Haziran’da (1964) Birleşmiş Milletler güvenlik konseyi toplanacaktır. Bu arada NATO genel sekreteri Mr. Dirk Stikker’in memleketimize ziyareti vuku bulacaktır. Ayrıca, arabulucu Mr. Tuomioja da genel sekretere raporunu verecektir. Bu inkişaflarla yeni bir vaziyet hasıl olabilir. 20 Haziran’ı takip eden günlerde sizce uygun görülecek bir tarihte size mülaki olmak üzere seyahate çıkmaklığım mümkün olacaktır.

Kıbrıs meselesi hakkında tebellür etmiş düşünce ve tasavvurlarınız mevcut ise, bunları bana şimdiden bildirmeniz, Washington’a bunlar üzerinde imali fikrederek hazırlıklı gitmem bakımından çok faydalı olacaktır.

Bu mesajımı size göndermek üzere iken, Mr. G. Ball’un Ankara’ya vaki ziyaretinde kendisiyle yaptığımız açık, faydalı ve ümit verici görüşmelerden duyduğum memnuniyeti bu vesileyle belirtmek isterim.

Saygılarımla.

İsmet İnönü

Birileri okuduklarından (tümünü okuyabildiyseniz ne mutlu size) birşeyler alabildiyse, ne mutlu bana…

ATATÜRK mü Cami Minaresinden Medet Umanlar mı?

Bir köyün camisinde, imam cemaate vaaz vermektedir. Ansızın içeri dalan bir köylü, köyü sel basmakta olduğunu haber verir. Bütün cemaat hemen kendilerini dışarı atıp kaçar. Sadece imam, bütün ısrarlara rağmen köyü terketmeyi reddeder ve Tanrı’nın kendisini koruyacağını söyleyerek camide kalır. Kısa bir süre sonra sular camiye ulaşır, imam çaresiz minareye çıkar. Sular minarenin ilk katına yükselirken bir tekne imamı kurtarmaya gelir. Ancak dini bütün imam, Tanrı’nın kendisini koruyacağını söyleyerek tekneye binmez. Sular yükselir. İmam ikinci kata çıkmak zorunda kalır. Bir tekne daha gelir, ancak imam yine Tanrı’nın kendisini koruyacağına inancının tam olduğunu söyleyerek tekneye binmez. Sular iyice yükselir. İmam artık minarenin en tepesindedir. Bir helikopter yaklaşır. İçindekiler, durumun kötü olduğunu anlatarak , imama helikoptere gelmesi konusunda ısrar ederler. İmam helikoptere binmeyi de reddeder. Bir süre sonra sular iyice yükselir ve imam boğularak ölür. Kendisini ahiretin kapısında melekler karşılar:

Melek: “Hoşgeldiniz, buyrun…”
İmam: “Cennete girmek istediğimden emin değilim..”.
Melek: “Neden?..”
İmam: “Tanrı’ya biraz kırgınım….”
Melek: “Ne oldu ki?..”
İmam: “Ben hayatımı ibadet ederek geçirdim, insanlara hep iyilik yaptım, günahtan uzak durdum. Yaşadığım köyü sel bastı, herkes kaçtı ama tanrı’nın beni kurtaracağına inandığımdan ben kaldım. Görüyorsunuz ki şimdi burdayım….”

Tam bu sırada yukarıdan tanrı’nın sesi duyulur:

“Salağa bir adam, iki tekne, bir helikopter gönderdik.. Böylesine geri zekâlının benim katımda da yeri yoktur..”

Yukardaki fıkrayı benim yüce milletime uyarlamaya kalkacak olursak.

Muhtemelen tanrı o gün geldiğinde bu ülke insanlarına şöyle seslenecektir;

Bu salaklara, örnek alsınlar ve onu izlesinler diye Mustafa Kemal ATATÜRK’ü gönderdim. Musibetlerden kurtuluş yolunu, onun eliyle bunlara göstermeye çalıştım. Ama onlar halâ cami minaresinden medet umuyorlar ise benim katımda da yerleri yoktur…

On Bira Yın Sultanı.. Syntax error...

Email ile geldi, ileteyim dedim…

ABDullah GÜL Kimdir?

İşte size sinemalardan en yeni haliyle: Kral Çıplak (2007)

Ahanda buyrun, işte size ABDullah GÜL!..ABDullah GÜL’ün siyaset hayatı epeyce eski… Geçmişte belli zamanlarda bakanlık görevinde bulunmuş, Refahyol döneminde Devlet Bakanı olarak görev yapmıştı.

Türkiye Kalkınma Bankası kendisine bağlıydı.

ABDullah Bey’in emriyle bu bankaya yaptırılan yasadışı harcamaları bankanın Teftiş Kurulu inceledi. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında bu yasadışı harcamalara yer verildi.

Paralar kendisinden istendiği halde vermedi. Yani iade etmedi.

Sonuçta, Türkiye Kalkınma Bankası, ABDullah GÜL’ü mahkemeye verdi. Hakkında tazminat davası açıldı.

Dava dilekçesinde, Bay GÜL’ün kendisi için bankaya yaptırdığı yemek, çiçek, hediyelik eşya, kartvizit gibi harcamaların kendisinden tahsili isteniyordu.

Davaya Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesi baktı. Mahkemenin Esas 1999/216, Karar 1999/6l8 sayılı gerekçeli kararında özetle şöyle denildi:

“Davalının (GÜL’ün) bankaya yaptırdığı (o günkü değerlerle) 1 milyar 652 milyon liralık harcamanın görevle ilgisi olmayan şahsi harcama niteliğinde olduğu saptanmıştır. Kişisel ilişkileri ile ilgilidir. Görev gereği değildir. Teftiş Kurulu tarafından tespit edilen bu para davalıdan istenmiştir.

Ancak davalı tarafından ödeme yapılmamıştır.Bunun üzerine uyuşmazlık çıkmış ve dava açılmıştır.

Açıklanan olgular, harcamalara ilişkin belgeler, uzman bilirkişi raporları ve tüm dosya içeriği ile doğrulanmıştır.

Bu bakımdan davalı (ABDullah GÜL) bizzat kendisi ödemekle yükümlüdür. (Devlete ait olan devlet parası) 1 milyar 652 milyon liranın yüzde 50 yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya (devlete) verilmesine karar verilmiştir.”

ABDullah GÜL, hakkında mahkeme tarafından verilen bu karara Yargıtay’da itiraz etti.

Şimdi Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından oybirliği ile verilen Esas 2000/6788, Karar 2000/7375 sayılı karara bakalım:

“Dosyadaki yazılarda, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlerde, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, hükmün ONANMASINA ve yazılı onama harcının davalı Abdullah GÜL’e yükletilmesine 11 Eylül 2000 günü oybirliği ile karar verildi.”Abdullah GÜL, kişisel amaçla kullandığı devlet parasını bu kesinleşmiş yargı kararı sonrasında devlete ödemek zorunda kaldı.

Abdullah GÜL’den İnciler’de yazalım buraya bakalım kafasının içinde neler taşıyor Türk Milleti öğrensin. Aşağıda okuyacağınız sözler, adayımız ABDullah Bey‘e aittir. Refah Partisi milletvekili kimliğiyle bir seminerde yaptığı konuşmadan özetlenmiştir. Bu konuşması kitap haline getirilip basıldı. (Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği. İş Dünyası Vakfı Yayını.)

“Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Halka zorla diretilen, halkına zıt, ona düşman bir sistem. İşte onun içindir ki, bugün senelerdir beraber olduğumuz bazı insanlar ayrılıkçı mücadele içine girmişler. (PKK için söylüyor!) Ülke bütünlüğünü bile tehlikeli duruma getirir hale gelmiş böyle bir sistem…””Türkiye’nin resmi ideolojisinin tabii karakterleri bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik. Ama bu milletin halkı bir araya gelip biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye bir karar vermedi. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatıldı…”

“Uygulamada tam bir diktatörlük. Tam halka zıt bir yönetim. Hálá tabuların olduğu, söylenemez şeyler olduğu, halkın yıldırıldığı Türkiye’de yaşıyoruz.”

“(Atatürk için konuşuyor) Türkiye’nin Irak, Libya, Suriye’ye benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün Libya, Irak ve Suriye’ye gidin, tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanın heykelleri vardır.” (Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Hafız Esad gibilerle kıyaslamaya yelteniyor. Ayıptır be!)”Devrimcilik adı altında yine bir dizi hukuki düzenleme tepeden inme, zorla getirilmiş ve zorla kabul ettirilmiştir.” (Harf devrimi, hukuk devrimi, kıyafet devrimi, kadın hakları ve ötekileri kastediyor.)”Milliyetçilik maalesef bir nevi ırkçılık şeklinde devam etmiştir. Halbuki içinde bulunduğumuz coğrafyada bütün insanlar İslam’ın potasında barışık yaşamış ve İslam’ın etrafında bütünleşmişti.

Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela bunları açık söylemek zorundayım, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür. Bu laflar Türkiye’nin geçmişte bütün insanları İslam kardeşliği etrafında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir. Bunlar halkın inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.”

“Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en büyük tahribatı vermiş olan sistemin ilkelerinden biri de LAİKLİK ilkesidir. Türk milletinin moral değerlerinin ana kaynağı din olacak, İslam olacak, sonra siz bunu potansiyel tehlike olarak göreceksiniz ve bunu uygulamalarla ortaya koyacaksınız.”

“Aynı şekilde, dindar olan bir subaya da siz kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, bunu açıkça söylemeden onu saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, ajan yakalamış gibi onları ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin devamını, bütünlüğünü nasıl temin edersiniz?..”

Ve konuşmasının sonunda baklayı ağzından çıkarıyor:

“Bu açıdan ikinci Cumhuriyet, yeni OSMANLICILIK kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Peki şimdi ne diyecek çıkıp? “Efendim ben artık değiştim… Cumhuriyet rejimine özde olmasa bile sözde bağlıyım”

Bu masallarını bile bu saatten sonra hiç kimse yutmaz…

Biz devam edelim:

Fezleke.
TBMM Başkanlığına sunulmak üzere Adalet Bakanlığına.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı.
Dosya No. Basın Hz. 1998/1160.
Davacı: Kamu Hukuku.
Müşteki: (Şikayet eden) Maliye Bakanlığı-Ankara.
Sanık: Abdullah GÜL.
Ahmet Hamdi oğlu, Adviye’den olma 1950 doğumlu. Halen Fazilet Partisi Kayseri milletvekili.
Suç: Özel evrakta sahtecilik ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununa aykırılık.
Suç tarihi: 1997-1998 yılları arasında muhtelif tarihlerde.

Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Melih Tarı imzasıyla Adalet Bakanlığı’na gönderilen suç fezlekesinin başlangıç bölümü aynen böyle.

Fezlekenin içinde yer alan yargılama sürecine ilişkin sözleri özetliyorum. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi‘ne önceki yıllarda çok büyük rakamlara ulaşan Hazine yardımı verilmişti. Parti kapatılınca, yasalar uyarınca, eldeki paranın Hazine’ye devredilmesi gerekiyordu.

Fakat Refah Partisi yöneticileri bu parayı geri vermediler. Trilyonlarca lira iç edildi. Naylon faturalar, hayali faturalar, düzmece belgeler ortaya çıktı! Kayıp paraların nereye gittiği, kimlerin cebine indiği bugün bile belli değil.

Ama işi örgütleyenler belli!

Bu düzmece faturalarda partiye tonlarca sucuk, peynir, çakmak, rozet alındığı iddia ediliyordu!

Ayrıca bir sürü para oyunu yapılmıştı. Milyonlarca dolarlık para, parti defterine bile işlenmemişti.

Yargı bunları belgeledi. Kayıp trilyonlar davasında Necmettin Erbakan 2 yıl 4 ay, 19 sanık 1 yıl 2 ay, 50 sanık bir yıl hapis cezası aldılar. Bu kararlar Yargıtay tarafından onandı ve kesinleşti.

Bay GÜL’le ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanıp TBMM Başkanlığı’na gönderilen fezlekede özetle şöyle deniliyor:

“(Bütün bu olanların) Olay tarihinde partinin Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapan sanığın da parti üst düzey yöneticisi olarak bilgisi dahilinde olduğu, bu şekilde sanığın özel evrakta sahtecilik suçuna iştirak ettiği, ayrıca Siyasi Partiler Kanununa da aykırı davrandığı görüşüne varılmıştır. Bu nedenle, halen Fazilet Partisi Kayseri milletvekili olan sanık Abdullah GÜL’ün eylemine uyan (yasa maddeleri sıralanıyor) maddeler uyarınca soruşturma yapılabilmesi, Anayasanın 83/2 maddesi uyarınca TBMM’nin bu yolda bir karar almasına bağlı olduğundan, TBMM’nin takdirlerine sunulmak üzere gerekli işlemin yapılabilmesi için işbu Fezleke tarafımdan düzenlendi. 14 Eylül 1999.Melih Tarı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı.”

ABDullah GÜL hakkında fezleke düzenlendi, TBMM Başkanlığı’na sunulmak üzere Adalet Bakanlığı’na iletildi. Bakanlık bu belgeyi TBMM’ye gönderdi.

Peki sonra ne oldu?

Bay ABDdullah GÜL‘ün suç dosyası tam sekiz yıldan bu yana TBMM’nin tozlu raflarında, arşivinde bekliyor! Niçin bekliyor?..

Çünkü sözü edilen kişi hiç ara vermeden, her seçimde milletvekili olmayı başardı. Böylece o tarihten beri dokunulmazlık zırhı altında yaşıyor ve suç dosyası işleme konulamıyor. Yargı önüne çıkıp hesabını vermiyor.

Bu yazı alıntıdır: Cumhuriyeti Kuşatanlar

Başbakanlık Yan Gelip Yatma Yeri Değildir…

Sevgili Vatanseverler!

Asil Türk Milleti!

Bu yazımda sizlere önemli bir şeyler daha anlatma gayreti içersindeyim!

Türkiye’nin başında Org. Yaşar Büyükanıt’ı tasfiye etmek için düzmece bir iddaname hazırlayıp Genelkurmay Başkanı olmasını engelleyen bir Başbakan var…

Ayrıca hala da Yaşar Büyükanıtla uğraşanlar Sebatayist (yahudi dönmesi) iddalarını karalamalarını yürütüyorlar…

Yüksek Askeri şura Kararları’ndan, irtica faaliyetleri sebebiyle ordudan atılanlarla ilgili olanlarla sürekli aleyhte şerh koyan bir Başbakan..

Amerikan Birlikleri 4 Temmuz’da Süleymaniye’de ki Türk Özel kuvvetlerinin karargahında bir baskın düzenleyip düzenleyip, 11 Türk askerini 60 saat rehin alıp, bileklerine kelepçe, başlarına çuval geçirdiğinde; Dışişleri Bakanı ile Kayseri’de Sakatatçılar Çarşısını açıp, ardından haremlik – selamlık düzeyindeki İl Kongresine katılan bir Başbakanımız var…

Böyle bir vahim olay karşısında, ABD ile ikili ilişki kuramayan, NATO Konseyi’ni derhal toplantıya çağırıp, ikili ilişkiye iletemediği düşüncesini ittifak çerçevesi içersinde, diğer müttefiklerin gözü önünde ABD’ye anlatamayan bir Başbakan…

Bunları zaten biliyorsunuz!

Ben size bilmediğinizi ya da hatırlamadığınız şeyi anlatayım:

Bu olay yaşanırken, ABD’nin özür dilemesi gerektiğini söyleyenlere “ABD süper güçtür. Özür dilemek ancak eşit güçler arasında beklenebilir.” diyen Dışişleri Bakanı’nı destekleyen bir Başbakan var…

Bu ciddi saldırı karşısında; Amerikalılara bir protesto notası vermesi gerekirken “Gazete ve televizyonların ufak bir konuyu abartmaları yüzünden, neredeyse ABD ile dostluk ilişkilerimiz bozulacaktı. ABD’ye nota ver! diyorlar. Bu müzik notası mı ki, her olur olmaz şeye nota verelim?” diyen bir Başbakan!!

“Kıbrıs’taki Türk askeri Lübnan’daki Suriye varlığına benzer.” diyerek Türk askerini işgalci durumuna düşüren bir Başbakan var…

Pardon “Askerlik mi???”

“Başbakanlık, yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim!”

Bu yazı alıntıdır: Cumhuriyeti Kuşatanlar

Osmanlı’da “Çarşaf” Yasağı

Tamamen alıntıdır..:

II. Abdülhamit amcaSınavı geçtikten sonra odada gecikmiş bir bahar temizliği yapmaya karar verdim. Gerekli olmayan kitapları ayıklarken, elime çok uzun bir süre önce almış olduğum bir kitap geçti: Turhan Ilgaz, “Tencere Kapak”, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001. İçini şöyle bir karıştırırken, “Ya Totalitarizm ya Otoritarizm” başlıklı bir yazı gördüm. Yazıda denildiğine göre, bizim dincilerin “Ulu Hakan” diyerek pek bir sevdikleri II. Abdülhamit meğersem “kara çarşafa” müthiş derecede alerjisi olan biriymiş. Üstelik, bütün saltanatı boyunca bizim dincilerin ölesiye sevdikleri bu “İslâmcı örtüyü” sürekli olarak yasaklayıp durmuş. Bunları okuyunca, “Allah Allah, laik mi ne bu herif?” dedim içimden. İşte buyurun:

“Günümüzde, ‘türban’da simgeleştirilen ‘tesettür’ün o temel aracının, sokaklarımızda artık göze batmayacak kadar sıradanlaşan çarşafın, düpedüz bir kadın modası olmasına İslâmcılarımız ne buyururlar acaba? Ataerkil toplum, psikolojinin, hatta psikiyatrinin alanına girmeyi hak eden nedenlerle kadını cendereye almaya uğraşadursun; kadınlarımız dinin buyruğunu, modanın dayatmaları karşısında genellikle ihmal etmişler! Evet, kara çarşaf da bir modaydı başlangıçta. 1850’lerde, Suriye valiliğinden dönen Suphi Paşa’nın muhterem zevceleri tarafından İstanbul’a getirilen, İstanbullu hanımların önceleri dudak bükerek karşıladıkları, ama sonradan pek benimsedikleri bir moda …

“Moda dendi mi, ister istemez ‘sanayi’ diyeceğiz. Sanayi deyinde de ‘ekonomi’! Onun içindir ki, 1883 yılında getirilen çarşaf yasağı üzerine, İstanbullu tüccar tayfasının, Cuma Selâmlığı çıkışında, Sultan’a, bu yasağın iktisad-ı Şahane üzerindeki olumsuz etkilerini anlatan bir dilekçeyi verdiklerini okuyoruz, 27 Ekim 1883 tarihli Le Courier d’Orient gazetesinde. Tüccar, bu dilekçesinde, çarşaf yasağının yerli sanayi için öldürücü bir darbe niteliğini taşıdığını; çarşaf yapılan kumaşların Bağdat, Beyrut, Halep ve hatta Mekke ve Medine gibi İslâm kentlerinde üretildiğini; ferace imâlinde kullanılan çaputların ise diyar-ı küffar’dan ithal edildiğini anlatıp; ayrıca bu yasak sonucu, ellerinde nereye sokacaklarını bilemedikleri büyük miktarda stok kalacağından ve de Bursa, Halep, Şam, Bağdat vb. nice İslâm vilayetinde, maazallah 50.000 kişinin işsiz ve perperişan duruma düşeceğinden bahisle, Zat-ı Şahane’yi uyarıyordu.” (s. 68-9)

Maalesef, Ulu Hakan’ımız çarşaf tüccarlarının bu isteğini geri çevirmiş. 2 Nisan 1892 tarihli buyruğu, padişahın hem çarşaf alerjisinin kaynağını, hem de çarşafı yasaklamasını haklı göstermek için nasıl da İslâm’a sarıldığını gösteriyor. Ilgaz buyruğu özet olarak ve Türkçe mealli vermiş:

“Padişah Hazretleri, bugün, Cuma Selâmlığı töreninden sonra, Teşvikiye’deki Silahhane’yi teşrif ile oradan saraylarına dönerlerken, yolda, tuhaf bir şekilde bellerine bağlı siyah çarşaflara bürünmüş bazı kadınlar görmüşler, bunların örtünmemiş denecek kadar açık saçık bulunmalarına ve âdeta matem elbisesi giymiş Hıristiyan kadınlara benzemelerine bakarak, birdenbire İslâm olduklarından tereddüt buyurmuşlardır

“İzaha muhtaç olmayacağı üzere, büyük İslâm devletinin ayakta durması, devamı ve yükselmesi, kadın ve erkek bütün Müslümanların her türlü hâl ve hareketlerinin Şeriat’ın yüksek hükümlerine son derece dikkatle uymalarına bağlı olup, aksi hâlde, Allah esirgesin, gerek fertler, gerek devlet için maddî ve manevî sonsuz zararlara sebep olacağından, İslâm kadınlarının Allah’ın emirlerinden bulunan örtünme usul ve kaidelerine fevkalâde dikkat ve itina etmeleri lüzumunu beyana hacet olmadığı; bu çarşaflarınsa, İslâm kadınlarınca örtünmeye asla uygun ve müsait olmadığı gibi, bir maksatla şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından da bir fesat ve melânet perdesi olarak kullanılmakta olup … ” (s. 69)

Ab yolu, sıkmabaş yolu..

İşte böyle: Abdülhamit amcam “Allah esirgesin, gerek fertler, gerek devlet için maddî ve manevî sonsuz zararlara sebep olacağı” gerekçesiyle çarşafı yasaklıyor. Zavallı çarşaf tüccarları ise bu yasağın millete ve devlete getireceği zararları boş yere anlatmaya çalışıyor ve sonuçta okkanın altına giriyorlar.

Şimdi duruma bizim dincilerin açısından bakalım. Bu olup bitenler sonucunda gördüğümüz nedir? II. Abdülhamit laik ve Kemalist bir heriftir. Çarşafı yasaklayarak inanç özgürlüğüne darbe vurmaktadır ve bu yüzden de apaçık bir demokrasi ve din düşmanıdır. Dahası, bu davranışları ile Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği uyum sürecini zora sokmaktadır. Padişah derhal AİHM’ne şikayet edilmeli ve Osmanlı Devleti yasak mağdurlarına tazminat ödemelidir.

Düşünün bir, bizim başörtüsü serbestisi isteyen ahmak dinciler Abdülhamit döneminde yaşasalardı ne yaparlardı? Yasağa kalkıp karşı çıkabilirler miydi? Koca padişah yasaklamışken, tebaaya laf söylemek düşer mi? Padişahın iradesine karşı çıkmak ne demek hem? Tez kelleleri vurula!

Kaynak: bliyaal ~ 21/06/2007