Monthly Archives: March 2009

Bahattin Abi

Kadının biri bir pet shop’a girmiş.
Papağanlardan birini çok beğenmiş ve tezgahtara fiyatını sormuş.
Adam: “100 milyon lira ama size o hayvanı önermem çünkü bize de genelevden geldi, ağzı çok bozuktur.” demiş.
Kadın boşver, çok beğendim bunu diyerek papağanı satın almış.
Eve getirmiş, salonun bir köşesine yerleştirmiş.
Papağanın örtüsünü açmasıyla papağan başlamış:
Oooo..yeni ev, yeni mama..
Kadın bozuntuya vermemiş.
Sonra kadının kızları eve gelmiş. Papagan:
Oooo.. Yeni ev. Yeni mama. Yeni sermaye..” demiş.
Kadın biraz bozulmuş. Sonra kadının erkek çocukları eve gelmiş.
Papağan: “Oooo.. Yeni ev. Yeni mama. Yeni sermaye. Yeni müşteriler.” demiş.
Kadın bu sefer bayağı bozulmuş.
Sonra kadının kocası gelmiş.
Papağan yine başlamış:
Oooo.. Yeni ev. Yeni mama. Yeni sermaye. Eski müşteriler.. OOOO BAHATTİN ABİ HOŞGELDİN!..

Seçimin Teknik Analizi

AKP oy oranının fibonacci %61,8 e denk geldiğini hatırlatalım.

Chp, Mhp… Bu, düzenin devam etmesi için güçlü bir dirence gelindiğinin ve bu dirençten ders çıkarılması gerektiğinin işareti olacaktır. Unutulmamalıdır ki düzen tıpkı ekonomide ABD, endekste de büyük banka hisseleri gibi baştakine bağlı hareket eder. Bu ders verici durum, sonraki genel seçime kadarki süreçte –misal yerel seçimlerde– oy oranının belki yine 1. olması ama farkın epey azalması ile gerçekleşebilir. Sonra ya direnci kırmak üzere hızla iyimser piyasa oluşacaktır ve önceki rakamı dahi geçebilecektir ve belki 1 değil 2 seçim daha kazanacaktır; ya da yıkılma süreci başlayacaktır…

İki farklı bakış açısı, iki zıt kutup… Bakalım hangisi gerçekleşecek…

İş Bankası’nın Kapıları

Temel sehirlerarasi seyahatinde treni tercih etmis ve yatakli olan kompartmana yerlesmis. Az sonra kompartmana cok guzel bir kadin gelmis ve tanismislar. Kadin Is bankasinda calisiyormus. Uzun bir sohbetten sonra gece olmus ve yatmak uzere kompartmandaki ranzayi acmislar. Kadin ust kata, Temelde alt kata yerlesmis. Yatmalarindan 10 dakika sonra kadin pijamasinin ustunu cikartip yere atmis. Temel bunu gorunce kadinin kendisinden birseyler bekledigini dusunerek kadinin yatagina alttan hafifce vurarak:

  • Handan Hanım…
  • Buyrun Temel bey.
  • Is bankasinin kapilari acildi mi acaba?
  • Ne munasebet Temel bey teessuf ederim, bu davranisiniz cok cirkin…
  • Ozur dilerim Handan Hanım ben sanmistim ki…!!!

Yaklasik on dakika sonra kadin pijamasinin altini cikarmis ve yeniden yere atmis. Temel bunu gorunce cildiracak gibi olmus ve kendini tutamayarak yeniden kadinin yatagina hafifce vurmus.

  • Handan Hanım…
  • Buyrun Temel bey.
  • Is bankasinin kapilari acildi mi acaba?
  • Temel bey lutfen kendinize gelin, cok ayip.

Temel olanlar karsinsinda cok zor durumdaymis ama dayanacak durumda da degilmis. Yine de sabretmis ancak 5 dakika sonra kadin bu defa camasirinin ustunu cikarmis ve atmis. Sabredemeyecek durumda olan Temel yeniden ranzaya vurarak:

  • Handan Hanım…
  • Buyrun Temel bey.
  • Is bankasinin kapilari acildi mi acaba?
  • Temel bey bu son olsun lutfen, bir daha ayni sey olursa guvenligi cagiracagim.

Temel buyuk bir hayalkirkligi ile yeniden yatmis. 5 dakika sonra kadin camasirinin altini cikartip yere atmis ve bu defa kadinda istekliymis ama aradan 10 dakika gecmesine ragmen Temelden ses gelmeyince uyudugunu sanarak endiselenmis ve dayanamayarak seslenmis:

  • Temel Bey…
  • Buyrun Handan Hanım.
  • Temel Bey Is bankasinin kapilari acildi da!!!
  • Gerek kalmadi Handan Hanım, biz çeki elden bozdurduk!!!

Bu Haberi Neden Sakladınız?

Son günlerde gazetecilikle ilgili bazı etik sorunlar yeniden masaya yatırıldı.

Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.

Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.

Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.

Haber şu: Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.

Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:

Birinci Sayfadan Görenler:

  1. Posta
  2. Hürriyet
  3. Milliyet
  4. Vatan
  5. Akşam
  6. Habertürk
  7. Sözcü
  8. Cumhuriyet
  9. Yeniçağ
  10. Radikal
  11. Tercüman
  12. Birgün

Birinci Sayfadan Görmeyenler:

  1. Sabah
  2. Zaman
  3. Türkiye
  4. Star
  5. Yeni Şafak
  6. Bugün
  7. Güneş
  8. Takvim
  9. Milli Gazete
  10. Vakit
  11. Taraf
  12. Yeni Asya

Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.

Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.

Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?

Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.

Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.

Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.

İsrail Komşumuz Mu Olacaktı?

Abdülhamit, kendisine, parası karşılığında Yahudi yurdu kurmak için Filistin’i isteyen Dr. Herzl’e “Satılacak bir karış toprağım yok” diyerek kovmuş muydu?

Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin’e göre hayır!

19 Mayıs 1901’de Siyonizm kurucusu, saraya çağrılmış ve Padişah’la görüşmüş…

Prof. Engin’in ortaya çıkardığı belgelere göre, Herzl, Filistin’i satın almak değil, Filistin’de kurulacak “Yahudi Devleti”ne izin verilmesini istemektedir.

Abdülhamit, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına izin vermiyor, Yahudilerin, Filistin yerine Mezopotamya’da yerleşmelerini, ancak dağılarak yerleşmelerini, toplu halde bulunmamalarını istiyor.

Eğer, Padişah Abdülhamit’in istediği olsaydı, İsrail bugün neredeydi?
Irak’ta…

Abdülhamit, hükümetin Avrupalılarla yaptığı görüşmelerde dış borçların 75 milyon altından 32 milyon altına düşmesi üzerine, Siyonist lidere açık tuttuğu kapıyı kapıyor.

Demek ki Abdülhamit’in, kendisinden toprak satın almak isteyen, Siyonizmin kurucusunu “Satılık bir karış toprağım yoktur” diye kovması doğru değil. Abdülhamit, kovmak bir yana, Yahudilere, bugünkü Irak topraklarını öneriyor, ama bir şartla: “Dağılın, toplu yaşamayın“.

Hasan Pulur / Milliyet

Tarih’e bakılırsa Abdulhamit zamanında yapılan bazı savaşlar kazanıldığı halde toprak kaybedilmiştir. Bugünkü Bulgaristan ve Yunanistan’ın kurulması ve Rusya’ya karşı karadeniz’in kaybedilmesi Abdulhamit sayesinde olmuştur. Abdulhamit Türk askerinin şehit olarak kazandığı birçok toprağı masa üstünde kaybetmiştir. İngilizlerle bir turlu başedememiştir. Bu onun siyasi bir yönetici olarak zayıflığına işaret eder. Girit, Rodos ve bunun gibi önemli kaleler Abdulhamit tarafından verilmiştir. İngiliz yöneticiler kıtalar arası yönetimlerde bulundukları için bütün milletleri tanır ve tarihi-siyasi yapılarını iyi inceleyerek nasıl bir strateji ile hareket edeceklerini bilir. Osmanlı 1800 ile 1918 arasında cahil kişilerce yönetildiği İngiliz tarihinde yazar. Ve bu yüzden İngilizler rahatça Osmanlıyı masa başında sindirmiştir. Balkanları parçalayıp bölen de Ruslar değil, İngilizlerdir. Amaç bütün Ortadogu’yu alma hedefi idi. Zamanla Hindistanla ortadoğu’yu birleştiren bir Büyük Britanya Krallığı temeli idi. Bir ara İran işgali bile yakın tarihte bunun işaretidir.

Abdulhamit bugünkü AKP lideri Tayyip Erdogan’a çok benzemektedir. Başına ve halka yapılan baskılar benzerdir. Muhalefet hep sindirilir ve bu tarihte birçok ülkede olmuştur. Faşizmin temel noktası budur. Osmanlı’nin yıkılmasının en büyük sebebi Abdulhamit’in aydınları ve basını yok ederek akıllı düşünen bir Osmanlı’nın oluşmasına engel olmasıydı. Eğitim ve bilgi birikimi yetersiz ama “herşeyi ben bilirim” düşüncesi, devlete ve millete hep zarar vermiştir. Bu tip yönetici karşı muhalefeti asla kabul etmez ve kendinden akıllı insanları sindirir. Ekiple çalışmak bir yana, özellikle karşı düşüncelere karşı da bir hazımsızlık içerir. Bugün de halk tarafından desteklenen ama zayıf öngörüleri olanlar da siyasi yönlerden pek çok değerin masa başında kaybedilmesine sebep oluyor. Tarih bir gün bu hükümeti yazacaktır. Abdulhamit zamanında demokrasi olmadığı için aydınların mücadelesi vardı. Bugün de akıllı ve birikimli insanlar bu durum karşısında tedbiri elden bırakmadan demokratik olarak mücadele etmelidir.

Bugün 35’000 kişinin ölümüne sebep olan Abdullah Öcalan’ın dünyada terorist olarak kabul edildiği halde affedilmesi için batıda bazı dernek ve sivil örgütler bu konuya eğilmektedir. Hiçbir yabancı ülke kimsenin iç işlerine karışamaz. Dünyanın hiçbir yerinde teröristler affedilmemiştir (bkz: Fransa ve ETA) Abdulhamit’in yaptığı öngörü yanlışlıkları bugün Tayyip Erdoğan ve hükümetince de yapılıyor.

Aydın Bey Üzerinden ‘İpek’ Yolu

AKP hükümetinin ilk geldiği dönemde Doğan Grubu, iktidarın yanındaydı. Hükümette Aydın Bey’e yakındı. AKP iktidarı döneminde Aydın Bey’in en büyük rakibi Sabah Grubu’na el konulmuştu. 22 temmuz seçimlerinde, Doğan Grubu açık bir şekilde AKP hükümetini destekliyordu. Ancak işler AKP hükümetinin ikinci kez – tek başına iktidar olarak gelmesiyle değişti. Aydın Bey tarihindeki en büyük hatayı yapmış oldu. Çünkü çarklar ters dönmeye başladı. AKP hükümeti ilk başta desteklediği gruplarla ters düşmeye başladı. Bunun nedeni ise kendi yandaşlarının büyümeye başlaması oldu. Bunu hesaplayamayan Aydın Bey için, tarihi düşüş dönemi başlamış oldu.

Petrol Ofisi vergi skandalı ile başlayan furya, Doğan Grubu şirketleri üzerinde büyük baskı oluşturdu. Yabancı yatırımcının en çok tercih ettiği hisselerden olan Doğan Grubu şirketleri 2006 yılından sonra büyük düşüş ve hacim kaybı yaşadılar. Aydın Bey’in ticari faaliyetlerine getirildiği söylenen bürokrasi engelinden, bu gelişmelerden korkan yatırımcılar etkilendi. Yani hisseleri borsada işlem gören, halka açık bir hisse, binlerce küçük yatırımcısı olan, hükümet baskısı nedeniyle dip değerlere sürüklendi. Son 3 yılda, yabancıların sürekli portföy ağırlıklarını düşürdüğü hisselerin başını Doğan Grubu şirketleri çekti.

Şirket hisseleri 2006 yılında 3.50 TL seviyesindeyken, 0.45 TL seviyesine geriledi. Piyasa değeri 1.1 milyar $’a kadar düşen şirket, uluslararası alanda da itibar kaybediyor. Ve başbakan yandaş medya diyerek, Doğan Grubu kanallarını sürekli diline doluyor. İşte bu sırada, Aydın Bey’in en büyük rakibi, Turgay Ciner’in elinden alınan Atv-Sabah grubu Ahmet Çalık’a veriliyordu. Bununla beraber Tuncay ÖZKAN’ın kurduğu ve hükümetin ciddi muhalefeti olan KanalTürk televizyonu ise Akın İpek tarafından satın alınıyordu.

Şimdi buyrun bu beyefendiler kimdir biraz inceleyelim. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. İnceleme yaparken mali durum vb. gibi alanlara bakamadım ne yazık ki. Çünkü Türkiye’de son yıllarda büyük sıçrama kaydeden ve milyar dolarlık iş hacimlerine ulaşan Çalık Grubu’nun halka açık şirketi bulunmuyor (nedenini siz tartışabilirsiniz). Bu nedenle neler yapmış onlara göz atalım. Çalık Grubu, tekstil sektöründe yatırımlarına başlayan ve çekirdek iş sahasını tekstil üzerine kuran bir şirket. Kriz döneminde ihracatla büyümeye devam eden ve 2007 yılında tekstildeki büyümesini tavan yaptıran bir şirket. Bunun yanına enerjiyi koyan ve enerji sektöründe dev atılımlar yapan bir şirket. Ve 2006 yılında elektrik dağıtım ihalelerine katılmaya başlayan şirket, enerji konusunda atılımları sürdürmüş. Bununla beraber petrol ve doğal gaz alanında atılıma geçmiş. Trans Anadolu Petrol Boru Hattı Projesi ve yankı uyandıran Ceyhan’da kurulan rafineri ve petrokimya tesisi grubun milyar dolarlık faaliyetleri kapsamındadır. Petrolden sonra doğal gaz alanında faaliyet göstermek isteyen grup, Bursa ve Kayseri doğal gaz ihalelerini kazanıp, şehir içi doğal gaz dağıtım işine başlamıştır. EPDK bu ihaleleri ilk kez 2003 yılında düzenlemiş ve lisans vermiştir. Grup 2007 yılında ise KayseriGaz hisselerinin tamamını Çalık Enerji bünyesine geçirmiştir. Bununla beraber adrese teslim borusuz doğal gaz sevkiyatı sağlayan sistemi Naturelgaz olarak Çalık Enerji bünyesinde hizmete sokmuş.

İnşaat, finans ve telekomünikasyon alanlarında da faaliyet gösteren grup, son bombasını Atv-Sabah Grubunu alarak patlattı. Turkuvaz Medya olarak faaliyete başlayan grup medya sektörüne de dahil oldu. Ve Türkiye’nin Kanal D’den sonra akla gelen markası Atv’yi satın alarak, Doğan Grubuna rakip oldu.

🙂

Gelelim Akın İpek’e. Aslında çoğunuz tanırsınız. Yıllardır davetiye denince ilk akla gelen marka Koza Davetiyedir. İşte Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık şirketlerinin sahibi kendileri. Ciddi ve kaliteli bir eğitim almış Akın İpek, babasının kurduğu matbaa ve davetiye işini son yıllarda akıl almayacak kadar büyüttü (bkz: çocukluğunuz dönemlerindeki cin ali kitapları). Davetiye işine devam ederken, en ciddi yatırımını Bergama Ovacık altın madenini alarak yaptı. 2005 yılında bu yatırımı yapan Akın İpek Türkiye’nin ilk altın madenine sahip şirket oldukları ile övünürken, başına ciddi dertler açıldı. Bergama’da siyanürle altın arama çalışmaları nedeniyle sayısız davalar açıldı. Siyanür liçi yöntemi ile çalışan altın madeninin işletilmesine ilişkin idari işlemler mahkemelerce defalarca iptal edildi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğine dair kararlar verildi. Ancak “Kamu yararına olmadığına” ilişkin mahkeme kararlarına karşın, söz konusu altın madeni ve kimya tesisi, faaliyetlerine devam etti. Koza’nın hisseleri devraldığı Normandy şirketinin, bu hisseleri mahkeme kararlarından bıktığı ve yasal yolu bulup ocağı işletemediği üzerine Akın İpek’e sattığı konuşuldu. Ancak bütün mahkeme kararlarına rağmen, AİHM’nin aykırı raporuna rağmen, Koza Grubu’nun nasıl faaliyetlerine devam ettiği düşündürücüdür. Maden ocağının işletilmesiyle bir yıllık hedefin 180 Milyon $ olduğu düşünülürse, Normandy şirketinin 40 Milyon $’a bu maden ocağını neden sattığı da düşündürücüdür. Ve Koza Davetiye hisseleri borsada işlem gören bir şirket. Koza’nın bu maden ocağını alması ile büyük primler yapan hisseler, sayısız mahkeme ile baskıda kalmış ancak bu baskıları çok rahat aşarak 2 TL seviyelerinden 20 TL seviyelerine kadar gelmiştir. Bugün İPMAT ve KOZAA hisselerinin, piyasa değeri 500 Milyon $ civarındadır.

Son dönemde Akın İpek, medya sektörüne de girmiş. Bugün gazetesini satın almıştır. Atv ile de ilgilenen ancak ondan vazgeçen İpek, AKP hükümetine muhalefeti ile bilinen KanalTürk TV’yi satın almıştır. Şimdilerde fısıltı gazetelerinde ise MHP’ye yakınlığı ile bilinen ATA Tv hisselerini de alacağı konuşuluyor.

Ben ticari faaliyetlerde, ülkedeki bazı ticari grupların işlerini inceledim. Son günlerde Aydın Bey aleyhine herkesin birşey söylediğini düşünürsek, bu yazının gerekli olduğunu düşündüm. Çünkü Doğan Grubu çoğu kişi tarafından sevilmez. Şimdi AKP karşı atak başlattı diye, inat yüzünden Doğan Grubu’nun yanında olanlar var. Bu yanlışa gelmemek gerektiğini düşünüyorum.

Düşünün; çok büyük karanlık bir salondasınız. Ve spotlar sadece bir kişinin üstünde. Işık, yalnız o kişiyi aydınlattığı için herkes onu görüyor. Ve karanlıkta güçlü bir ışık sadece o hedefe yönlendiği için, hep kirli çamaşırları gözüküyor. Ve büyük bir baskı altında bırakılıyor. Ancak o salonun ne kadar büyük olduğunu unutmayın. Karanlıkta, hedef bir kişi seçilirken, ışığın üzerlerine vurdurulmadığı ve adlarının geçmediği kişiler, karanlık olmasına rağmen yürümeye devam ediyor. Hatta koşuyorlar.

Aydın Bey üzerinden oynamak, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birisi olan kişiyi sayısız darbelerle vurmaya çalışmak, kanuni açıklamaları yüzde yüz doğru değilse, çok ayıp bir davranıştır. Aydın Bey, kendisi üzerinden bu muazzam ‘İpek‘ Yolunun kurulmasına izin verecek mi, onu bekleyip göreceğiz.

Kapatılan Petrol Kuyularına Doğru…

CİNER Grubu dün Beypazarı’nda Türkiye’nin son yıllarda yapılmış en büyük özel sektör yatırımlarından birinin açılışını yaptı.

Aynen medyada olduğu gibi, grup diğer iş alanlarında da kriz falan demeden devam ediyor. Ciner Grubu medya yatırımlarıyla son 1,5 yıl içinde yaklaşık 1600 kişilik istihdam yarattı. Beypazarı’ndaki trona madeni ve soda külü tesisi de doğrudan 300, dolaylı olarak 3000 kişiye iş imkânı sağlıyor. Haftaya da Silopi’de devletten alım garantisi talep edilmeden Ciner Grubu tarafından yapılan bir termik santral devreye girecek. Orada da dolaylı, doğrudan binlerce kişiye iş kapısı açılıyor. Türkiye’nin ve dünyanın kriz diye ağladığı dönemde devreye giren 3 büyük yatırım. Ama asıl anlatacağım bunlar değil. Size dün açılan trona madeni ve soda külü tesislerinin öyküsünü anlatmak istiyorum. Türkiye açısından ibretlik bir öykü olduğu için.

MTA uzun yıllar önce Beypazarı’nda trona madeni buluyor. Yıllarca bu madenle ilgili hiçbir işlem yapılmıyor. Daha sonra 1990’11 yılların başında dünyanın en büyük trona üreticilerinden FMC çağrılıyor ve bu madenin fizibilitesini yapması isteniyor. FMC 16 milyon dolar karşılığında bir fizibilite yapıyor. Ve diyor ki, “Burada bulunan trona bilinen hiçbir madencilik tekniği ile yer altından çıkarılamaz. Arazinin yeraltı yapısı, burada bulunan bir yeraltı gölü nedeniyle maden işletilemez. Trona çıkarılamaz.”
Bu olumsuz yanıtı vermek için 16 milyon dolar alan FMC dünyanın en büyük trona üreticilerinden.
Bunun üzerine Türkiye projeyi rafa kaldırıyor.
Aradan yıllar geçiyor.
1998 yılında Ciner Grubu devlete başvuruyor ve buradaki madeni çıkarabileceğini söylüyor.
FMC’nin hazırladığı rapor öne sürülerek “olumsuz” yanıt veriliyor.
Yıllar süren ısrar sonucunda Ciner Grubu “Siz hiçbir şeye karışmayın. Yatırımı yapalım. Çıkarabileceğimizi gösterelim. Sonra ister kira alın, ister ortak olalım” diyor.
Tabii bunlar kolay olmuyor.
Yaklaşık 7 yıl sürüyor bu ikna süreci.
Ve sonunda 2004 yılında Eti Soda, Ciner’in tronayı çıkaracak bölümüne ortak oluyor.
Dünyada pek örneği olmayan çevreci bir yöntemle maden yüzeye çıkarılıyor.
Daha sonra soda külü üretecek bir tesis kuruluyor.
Türkiye’de eşi olmayan bir özel sektör devlet işbirliği ile “Kullanılamaz” denilen bir yeraltı serveti ekonomiye kazandırılıyor.

Bu tesis her yıl 300 milyon Dolar’lık üretim yapacak.
Bunun en az 250 milyon Dolar’lık kısmını ihraç edecek.
Üstelik de işlenmiş olarak ihraç edeceği için katma değeri yüzde yüze yakın olacak.
Devlet hem ortak olduğu için kârdan pay alacak, hem de kullanılamaz denilen bir madenden kira.
Bu projeyle FMC’nin trona pazarında Türkiye’nin de bir rakip olmasını engellemek için verdiği “yalan rapor” da bir işe yaramamış olacak.

Bunu niye yazdım?
Ciner Grubu’nu övmek için mi?
Evet birazı o.

Ama bu yatırım hikâyesi çok önemli.
Bilirsiniz, Doğu ve Güneydoğu’da yabancı firmalar tarafından açılıp içinden petrol fışkırınca kapatılan petrol kuyularının öyküleri vardır.
Bunlara pek inanmazdık.
Şimdi düşünüyorum da.
Büyük ihtimalle onlar da doğrudur.
.

Bu Ne Yaman Çelişkidir Böyle!

Günlerdir okuyorsunuz; Maliye, Doğan Yayın Holding’in verdiği teminatların hiçbirini kabul etmiyor; “Bu medya markaları teminat olmaz, bu kadar etmez” gibi cevaplar veriyor! Konu “Mahkemeye intikal etti“, Yargı karar verecek, tek kelime yazmıyorum!

Ama Maliye’nin açıklaması sonrası yazacağım çok önemli bir detay var! “Medya markaları olmaz“, “Bu parayı etmez” diyen Maliye, otomatik olarak “Çalık’ın aldığı kredinin usulsüz” olduğunu ve hemen geri çağrılması gerektiğini onaylamış oldu!

Nasıl mı? Arz edeyim: Son dönemde gazetelerde okuduk; “Çalık Grubu, atv-Sabah için kullandığı kredilerde gerekli teminatları vermiş“…

Evet, yanlış okumadınız. “700 milyon dolar üstünde bir meblağ için geri dönüş bakiyesi üzerinden teminat vermiş“… Neden geri dönüş bakiyesi dedim, bankacılık kurallarına göre aldığınız kredinin “toplam geri dönüş” meblağı kadar “teminat vermeniz” gerekli… Örnekleyeyim; mortgage ile bir ev kredisi dahi alsanız, 20 yıllık aldıysanız, 20 yıllık toplam geri ödeme kadar kesin ipotek koyarlar aldığınız eve… Ben “bu işe çok şaşırdım” ve inanın çok güldüm, eminim detayları bilen herkes açıklamada geçen “gerekli” gibi yuvarlak bir ifadeyle geçiştirilen bu cümleye çok güldü… Peki neden güldük ve yapılan açıklamaya inanmadık? Ve bunun Maliye’nin Doğan Yayın Holding’e cevabı ile ne alakası var?

Gayet net; “Çalık Grubu” kullandığı 700 milyon dolar üzerinde kredi için, kendine ait hiçbir malı, kamu bankalarına “ipotek” vermediği gibi, krediyi atv-Sabah gibi “Maliye’nin değer olarak kabul etmediği medya markaları üstünden” aldı! Üstelik bu şirketlerin “Doğan Yayın Holding” gibi “milyar dolar üzerinde uluslar arası piyasalarda” işlem görmüş bir geçmişi de yok!

Bu noktada Maliye’nin “Olmaz” dediği cinsten şirketleri teminat gösteren borçluya ve ona borç verenlere soralım:

  1. Devletin parasını “nasıl, hangi kriterler ile verdiniz“?
  2. atv-Sabah 1.1 milyar dolar üzerinde bir fiyatla satıldı. Bugün piyasaya bakıyoruz; elinde birkaç Sabah ve birkaç atv olan Doğan Yayın Holding’in piyasa değeri 750 milyon dolar, yine aynı piyasada Hürriyet Gazetesi’nin değeri 520 milyon dolar, borsada işlem gören yerleşmiş markalar olduğu için bu şirketleri seçtim. Peki, piyasa bu değerleri biçerken, kredi verenler yani “kamu bankalarının yöneticileri“, sizler; 700 milyon dolardan fazla bir parayı neye güvenerek sadece atv ve Sabah’a karşılık verdiniz?
  3. atv-Sabah’a karşılık vermediyseniz ve “gerekli” teminatları aldıysanız, açıklayın ne aldınız?
  4. Almadınız ama varsayalım aldınız; Çalık Grubu’nun 700 milyon doların geri dönüş üzerinden yani milyar dolarlık teminat olacak malı var mı?

Sonuç 1: İki atv yanına da iki Sabah koysanız, eldeki piyasa şartları ve değişen dünyada 1.1 milyar dolar etmez! Halkın 700 milyon dolardan fazla parası “teminatsız” bir şekilde Çalık Grubu’na verilmiştir ve bu işlemi yapan kamu bankaları görevlileri bana göre görevi kötüye kullanmışlardır… Bağımsız yargıya duyurulur…

Sonuç 2: Bu krediyi veren kamu bankalarının yöneticilerine sesleniyorum; aldığınız teminatı açıklayın yoksa “korkunç” bir zan altındasınız!

Son söz: Beni tanıyanlar çok iyi bilirler ama bir kez daha not düşmek istiyorum; bu yazıyı kesinlikle bir “medya rekabeti” veya “savunma” değil! Türkiye’de korkunç şeyler oluyor! Siyasi otoriteyi desteklersen “kamu bankalarından sana, tartışmalı markalarını da garanti kabul ederek 700 milyon dolar kaynak“, ama gazetecilik yaparsan “yarattığın değerlere, tek kuruş ispatlanmış borcun olmasa da haciz“! Bu artık “Doğan” sorunu filan değil, bu artık resmen “yönetim şeklimiz ne olacak” sorunu! Hâlâ görmeyenlere duyurulur!

Not: Sabah “markasında” geçmişten kalma “onbinlerce” borsa yatırımcısının hakkı var! Bu satışta, yeniden oluşan şirkette, onların hakkı ne olacak? Gasp mı edilecek? Bu mu “sermayeyi tabana yayan” sermaye piyasası adaleti?

Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

Atatürk’e dil uzatanlara…
Hıncal Uluç ve Engin Ardıç’ın ‘Atatürk’ polemiği

Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç “Atatürk’ün Pasaportu Var Mıydı?” yazısıyla o dönem yapılanları kendi gözünden anlattı. Hıncal Uluç da bu yazı üzerine Engin Ardıç’a ağır bir yazı ile karşılık verdi.

Önce Hıncal Uluç’un Engin Ardıç’a yanıtı

Atatürk’e dil uzatanlara…

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, “Atatürk’ün pasaportu var mıydı” diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. “Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri..”
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı’nın küllerinden, Avrupa’nın “Hasta Adam” dediği Türkiye’den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
“Memur zihniyetli, vizyonsuz!..”
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM’de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal’le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk’ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
“Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk’üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.”
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.”
“Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak” nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o “Memur zihniyetli” dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim “Kimse gelip gitmemiş Türkiye’ye Atatürk zamanında..”
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk’e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman “Pasaportlu” Abdullah Gül’ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk’e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran’da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk’e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
“Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemâl’in dehasına karşı elden ne gelirdi.”
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan’a gitmemişmiş.. Venizelos’la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk’ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, “Dünya barışına en hizmet eden kişi” diye seçecek?..
Atatürk Mussolini’ye gitmemiş. O da Türkiye’ye gelmemiş.. Ama Atatürk’ün süvarileri İtalya’ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini’nin adını taşıyanını Türkiye’ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek… Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk’e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20’inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk’ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Cumartesi günü Sabah’ta yayınlanan Engin Ardıç’ın yazısı;

Atatürk’ün pasaportu var mıydı?

Atatürk’ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz… Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi “kıyıdan köşeden” adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii… Yanında da Mrs Simpson… Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da… İngiliz kralı ya da kraliçesi “hüküm sürer ama idare etmez” … Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye’ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, “asi generallere” karşı İspanyol Cumhuriyeti’ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu…
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, “dünya sahnesinin önünden çekilmiş” bir ülkeydi… Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), “beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın” der gibiydi dünyaya…
Atatürk’ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
“Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak” erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk’ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul’a her gelişi niçin “tarihi gün” sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler’in Stuttgart’a gelişi bayramı, Mussolini’nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin’in Odessa’yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları… Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar “donuk”, ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde…
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, “Atatürk’ün uçağa binip Atina’ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk’ün Cenevre’de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk’ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk’ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk’ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri” gibi hatıralar kalsaydı… Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!…
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış…
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya’ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu… Bunun dışında Sofya’ya, Berlin’e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad’a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle…
Ama o zamanlar bir “imparatorluk subayıydı” …
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!

“Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır” derler ama görünen o ki bazılarının ne cehaleti bitiyor, ne de eşşekliği… Ardıç kuşu için ne desem ki. “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür.”

Tayyip Bey Türkiye’nin Goebbels’i!

Adı: Paul Joseph Goebbels.
Bütün dünyanın kabul ettiği propaganda ya da bugünün ifadesiyle iletim dehası.
Başka bir ifadeyle Nazi rejmini kurumlaştıran adam.
Almanya’da 1933-45 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı’nda bulundu.
Tarihçilerin Goebbels hakkındaki ortak hükmü Hitler’i zirveye çıkaran adamdır.
Dürüstçe söylemek gerekirse belki benzer bir Nazi rejimini kurmak ve onu kurumlaştırmak değil ama propaganda ve iletişim bağlamında Tayyip Erdoğan’la Goebbels arasında müthiş benzerlikler var.
Neler midir bunlar?

  1. Goebbels de, Tayyip bey de dindardır. Goebbels koyu Katolik. Tayyip bey iyi Müslüman’dır.
  2. Goebbels de, Tayyip bey de coşkulu, enerjik ve hitabet ustasıdır.
  3. Goebbels kitlesel propagandanın büyük yalan ya da yanıltma olarak bilinen tekniğin kullanımındaki ustalığıyla bilinir. Tayyip bey de manipülasyon ya da kamufle etme tekniklerinde Goebbels’ten aşağı değildir.
  4. Tayyip bey tıpkı Goebbels gibi gerektiğinde topyekün savaş metodunu da uygulayabilmektedir.

İki propaganda ustasının benzerliklerini teorik olarak ortaya koyduktan sonra gelelim Tayyip beyin 29 Mart seçimleri için uyguladığı taktik ve stratejilere.

  1. CHP ve MHP bağlamında, bunlardan bir şey olmaz, alternatifimiz değil, bunlar maceracı, bunlara ülke teslim edilmez bakışını işliyor.
  2. Kriz insanları bunaltsa da ,teğet geçti, kriz bize hâlâ uğramadı, dünya’da hâlâ en iyi biziz ve tabloyu biz düzeltiriz temalarını ısrarla işliyor.
  3. Dağıtılan yardım sisteminin AKP’nin gitmesi halinde bozulacağını, ama kendileri oldukça yardımların artarak devam edeceğini bilinçaltlarına pompalıyor.
  4. Güçlü, hükümran ve muktedir olduklarını tescile gayret ediyor.
  5. Buna paralel olarak ele geçen her fırsatta da mağdur pozlarına giriyor.
  6. Kendi kurduğu medya düzenini örtmek için Aydın Doğan’ı öcü ilan ediyor ve bu şekilde bir taşla iki kuş vurarak aynı zamanda egemenlerle boğuştuğu havasını veriyor.
  7. Ülkeyle ilgili rakamlarla oynayarak farklı tablolar ortaya koyuyor.
  8. En önemlisi seçim öncesi propaganda gündemini belirliyor ve muhalefet liderleriyle polemiğe girerek onların yolsuzluk ve ekonomik krize endekslenmelerinin önüne geçiyor. Dahası, Ergenekon ve kuyularda kemik aranması gibi şeylerle hem çetelerle mücadele ettiği ve temiz toplumu aradığını kanıtlamaya, hem de bu şekilde gündemi örtmeye çalışıyor.
  9. Devletin kurumlarını ve faaliyetlerini propaganda aracı haline getiriyor.
  10. Siyasi çıkarı için Davos benzeri organize tavırlar takınıyor.

+++

SORULAR…
Mustafa Balbay’ın günlükleri!

Mustafa Balbay cezaevinde, kendini savunacak durumda değil, dolayısıyla kendine atfen yayımlanan günlüklerin ne anlama geldiği konusunda kesin bir hüküm yürütemiyoruz. Yayımlanan notlara kimileri darbe günlüğü, kimileri de gazetecilikte olmazsa olmaz olan mesleki arşiv stoku değerlendirmesini yapıyor. Hangisi doğru, hangisi yanlış belli değil, çünkü konunun muhatabı dediğimiz gibi hapiste. Biz bugün, yayımlanan bu notlarla ilgili olarak şunları soracağız.

  1. Günlük şeklindeki notlar gerçekten Mustafa Balbay’a mı aittir?
  2. Seçimin hemen arifesinde bunları kim, niçin medyaya sızdırmıştır.
  3. Bu sızdırmayla ne amaçlanmıştır? Devamı gelecek midir? Mehmet Bekaroğlu’nun dediği gibi Ergenekon soruşturması bağlamında gazeteciler ve 28 Şubatçılardan yeni yeni tutuklamalar olacak mıdır?
  4. Eğer günlükler yayımlandığı üslupla gerçekten Mustafa Balbay’a aitse böyle bir şey tasvip edilebilir mi?

ANLAŞILDI…
Öcalan’a af eşikte mi?

Evet CIA, Bayan Clinton’ın Türkiye gezisi öncesinde meğer 3 Kürt kanaat önderi ile oturup PKK işi nasıl çözülür sorusuna cevap aramış… Kim mi bu isimler? Şerafettin Elçi, Esat Canan ve Orhan Miroğlu… Söyledikleri de şuymuş: “PKK’yı silahsızlandırma bağlamında örgüte af…Bitmedi, konunun ikinci ayağı da Öcalan’ı sorunun aşılmasına dahil etmekmiş! Peki nasıl mı olacak? Onu zindandan çıkarmakla… Vay vay vay, gördünüz mü Hillary niye geldi ve Obama niye geliyor… Meğer bunların derdi PKK’yı parti haline dönüştürmek ve Öcalan’ı da o partinin başına lider yapmakmış! Düşünüyorum da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aylardır hedefe oturtulmasının bu işlerle ilgisi var mı acaba? Yoksa amaçları TSK’yı imaj olarak yara bere içinde bırakıp Öcalan’a özgürlük emrivakileri için reflekssiz bırakmak mıdır?

PAS…
Medyanın cumhurbaşkanı mı ?

Malum pek çok ülkede cumhurbaşkanları pek çok sorudan muaftırlar. Dahası mesela bizde cumhurbaşkanı sadece vatana hıyanetten yargılanabilir. Bu göreve olgu bir hadisedir ve devleti temsil edenlere mahsustur. Ancak ne hazindir ki medyada kalem sallayan bazıları AKP iktidarı ile beraber kendini adeta matbuatın reisicumhur’u gibi görüyor ve hakkındaki iddialara cevap verme gereğini bile duymuyor. Peki kim midir bu isimlerin önde gideni? Fehmi Koru’dur. Oda TV günlerdir Koru’ya Beykoz’da aldığı villanın kaçak olup olmadığını soruyor, ama tık yok, yani Fehmi efendi cevap verme gereğini bile duymuyor. İlginç olan Fehmi’ye bu sorunun medya tarafından da sorulmamasıdır. Biad medyasını anlarım da merkez medyanın konuyu pas geçmesi anlaşılır değildir.