Monthly Archives: October 2008

Aydın BOYSAN’dan Rakı Masası Adabı

Rakıyı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içmeli.
Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır.
Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir.
Buz gibi şişeden bardağa çevire çevire dökülür ve o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır.
Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması makbuldür.
İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınır ki akciğerler de nasibini alsın.

Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz.
Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz.
Geyik muhabbeti yapılır, memleket kurtarılır, anılar tazelenir, dedikodu yapılır.
Sigara küllüğüne zeytin çekirdeği, sıkılmış limon kabuğu konmaz.
İçilen kahve fincanında, tabağında sigara söndürülmez.
Rakı kadehine önce rakı, sonra su, daha sonra da (konmasa daha iyi olur ama) buz konur.
Bu sırayı bozarsanız, anason kadehin üzerine çıkar, rakının hem tadı hem keyfi kaçar…
Rakıya buz koymak neden yanlıştır;
Buz rakının içindeki suyla alkolü aynı oranda etkilemediği için daha seyrek olan alkol üste çıkar.
İdeal karışım bozulmuş olur.
En uygunu rakıya soğuk su koymaktır.

İçmeye başlamadan önce aperatif bir şeyler yenmelidir.
Favori zeytinyağlılardır.
Zeytinyağı, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller.
Rakı sofrasında kadeh yalnızca bir defa tokuşturulur.
Hadi bakalım hoş geldiniz vs. falan diye.

Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz sadece kaldırılır.
Masaya yeni birisi eklendiğinde ise tekrar kadeh tokuşturulabilir.
Rakı şalgam suyuyla içilmez!
Mezesiz de rakı içilmez.
Ben akşamcıyım, öyle bir kadehlik keyfim var diyorsanız gidin bira filan için.
Şişe numarasının önemi yoktur.
Zira ilk damıtılan rakı, 01 numaraya denk gelmez.

Rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz.
Bağıra çağıra, böğüre öğüre konuşulmaz…
Sakin olmak, efendi takılmak gerekir…

Önce kendine gel, sonra meyhaneye,
Kalender ol da gir kalenderhaneye,
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur,
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye…

Rakı bardağı boş beklemez…
Evet masadan kalkarken bile dibinde biraz bırakılır.
Usul, adap bilen en genç kişinin saki (farsça:; kadeh sunan) olması adettendir, büyüklere (ki büyüklük kavramı orada anlam bulur) sakilik yaptırılmaz…
Ev sahibi olsa bile.

Şişede kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır,
daha da içmek isteniyorsa bu paylaştırma ritüeline girilmeden yenisi sipariş edilir.

Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir,
bunu fark ettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz,
ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terk etmeyin.
Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz…

Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler (masada kibar hanımefendiler olsa dahi) olmaz.
Her nevi ızgara balık (lüfer, çupra, levrek, istrongilos) uğurlu yemeği,
hususi nihavent ve rast makamından sanat musikisi eserleri uğurlu nağmesi,
akordeon, keman ve ud uğurlu çalgısı olan rakının, uğurlu cl’si 70’dir.
Rakı yalnız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir.
Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir.
Yani hem anlatır hem dinler…
Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem,
karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum,
evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen,
insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır.

Unutulmamalıdır ki rakı sofrası saygın bir cemiyettir.. .
Buraya katılan hem bu meclise kabul edildiği için saygı gören bir kişiliğe sahip demektir
hem de diğerlerine karşı aynı saygıyı göstermek zorundadır.
Herhangi bir marka rakı içilirken başka bir markayı övmemek önemlidir,
aksi yapıldığında, o an yudumlanan nimete hakarette bulunulmaktadı r, yanlıştır.

En büyük mezesi muhabbettir.
Muhabbet konusu ‘Bi’ kız vardı, 5 yıl sevdim, yüzüme bile bakmadı’ gibi duygusal ağırlıklı olabileceği gibi,
‘Bu güneş niye hep doğudan doğuyor, batıdan batıyor?’ gibi yarı-felsefi konular da olabilir.

Tam yağlı koyun peynirinin üzerine kırmızı toz biberle renklendirilmiş sarımsaklı zeytinyağı süslemesi…
Turşu gibi ekşi mezelerde yine rakının kendine has tatlı nefasetini (nefis, güzel…) dengeler,
damarlarınızı büzer, anasonla dost olur…

– NEYMİŞ?
– RAKI İÇMEK SANATTIR…

Ekonomide Neler Olacak?

Olacakları bilen bakanlarınız var, eminim Mehmet Şimşek kamuoyuna söyleyemediği bazı şeyleri RTE’ye söylemiştir fakat şu an dünyada var olan resmi önlerine tam olarak koyabildiklerini zannetmiyorum demiş Yaşar ERDİNÇ…

Malezya eski başbakanı Mahatthir Muhammed’in Amerikan Araştırmalar Merkezi’nde yaptığı konuşma herşeyi söylüyor:

Bütçe Açığı Olmayan, İhracat ve İthalatta Dünya 17’ncisi ve Kriz Öncesinde %8.5 Büyümüş Olan Malezya’nın Hazin Hikayesi

– Sayın Başbakan, 1997 yılında önemli bir krize maruz kaldınız ve halkınız çok büyük sıkıntılar çekti. Bu kriz öncesinde ekonomik verileriniz çok mu kötüydü? Gerçi birçok Asya ülkesi önemli bir kriz yaşadı ama, kimileri az kimileri de çok etkilendi. Siz çok fazla etkilendiniz. Kriz öncesi ekonomik durumunuzu tarif edebilir misiniz?

– Ringgit dolara karşı çok uzun bir süre 2.50 etrafındaki dar bir bantta dalgalanıyordu ve sağlıksız bir yapı sergilemiyordu. Ayrıca birçok kişi de paramızın değerinin altında olduğunu hatta değerlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Yani değer kaybetmek yerine değerlenmesini beklerdik. Ayrıca kurların mutlaka istikrarlı olmasını istiyorduk ve Merkez Bankamız dalgalanmalara izin vermiyordu. Çünkü dalgalanma birçok sektör için istikrarı bozucu bir etkendi.

1997 krizinden önceki yılda, yani 1996 sonu itibariyle reel gayrisafi yurt içi hasılamız (GSYİH) yüzde 8.5 oranında artmıştı. Toplam dış ticaretimizde ise 158 milyar dolara ulaşmıştı ki; biz 18’nci en büyük ihracatçı ve 17’nci en büyük ithalatçı ülke konumundaydık. Bütçemiz fazla veriyordu. Dış borçlarımız, Gayrisafi Milli hasılamızın (GSMH) sadece yüzde 40’ı kadardı. Cari açığımız GSMH’nın yüzde 10’undan yüzde 5’ine kadar gerilemiş ve yıllık enflasyon oranımız tarihin en düşük seviyeleri olan yüzde 2.1 seviyesine düşmüştü.

Bankacılık sistemimize bakıldığında, güçlü bir sermaye yapısına sahip olduğunu ve yüksek kalitede bir varlık yapısı olduğunu görebilirsiniz. Geri dönmeyen kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 3.6 gibi çok düşük bir seviyedeydi. Basel’in 25 önemli prensibi aynen uygulanıyordu.

Malezyada’ki tasarruf oranı ise GSYİH’nın yüzde 38’iydi ki; bu oran dünyanın en yüksek oranlarından biriydi ve toplam yatırımların yüzde 95’ini karşılayacak güçteydi. Temmuz 1997’de Malezya para birimi Ringgit, spekülatif bir atakla karşılaştığı sırada, kimse ne olduğunu anlayabilmiş değildi. Bu muhteşem koşullar altında hükümet hiçbir zaman Ringgit’in değerini belirlemeyi düşünmedi ve piyasa güçlerine bıraktı. Politik istikrar, işletmelere ve yatırımcılara yakın olan bir hükümetin varlığı söz konusuydu. Dolayısıyla piyasanın Ringgit’in değerindeki istikrarı bozacağını hiç düşünmedik.

– Yabancı yatırımcılarla ilişkileriniz nasıldı? Özelleştirmeler ile siz de kamu kuruluşlarını yabancılara sattınız mı?

– Diğer ülkelerden farklı olarak, yaptığımız özelleştirmelerde, kamu varlıklarının çok büyük bir kısmını Malezyalılara sattık. Yani yabancılara bunları satıp döviz rezervlerimizi artırmayı ve dış borçlarımızı ödemeyi düşünmedik. Özelleştirmelerde yabancılara çok küçük oranlarda pay verdik. Bu kamu varlıkları çok karlı olduğu için yabancılar aslan payını alamadılar ve çok rahatsız oldular. Malezya’da da elbette ki diğer ülkelerde olduğu gibi gözümüzden kaçan kayırmacılık ve bir miktar bozulma olabilir, fakat bunun çok büyük boyutlu ve yatırımları bozucu derecede olduğunu olduğunu kimse söyleyemez. Zaten Malezya ekonomisinin o sırada kaydettiği büyüme rakamları da bunu gösteriyor. Malezya’ya yapılan yabancı direkt yatırımlar dünyada en üst sıralardaydı. Yabancı direkt yatırımların neredeyse tümü yabancılarındı. Vergi istisnaları vardı ve bu belgeleri bir hafta gibi kısa bir sürede alabiliyorlardı.

– Peki IMF gibi kuruluşlar Malezya’yı nasıl görüyorlardı?

– Malezyanın ekonomi ve maliye yönetimi, IMF tarafından 1997’nin ikinci yarısında alkışlanıyordu. Çok büyük alt yapı ve yapısal yatırımlara gitmemize rağmen borcumuz artmıyordu. Çünkü bütün kaynak içeriden bulunuyordu. Bu yüzden de üzerimizde bu yatırımları durdurma baskısı yoktu. İlginçtir yabancı bankalar sürekli olarak kapımızı aşındırıyor ve ödünç para vermek istiyorlardı. Yani kriz öncesinde yüksek bir kredibiliteye sahiptik.

– Hükümet olarak dış borç kullanmadığınızı söylüyorsunuz, peki özel sektörün durumu neydi, onlar dışarıdan borçlanıyorlar mıydı?

– Hayır! aksine onlar daha dikkatli davranıyorlardı. Çünkü içeride faizler çok düşüktü ve kaynaklarını iç piyasalardan sağlıyorlardı. Hatta içerideki paranın maliyeti o kadar düşüktü ki, yabancı direkt yatırım olarak gelen yabancı işletmeler sermaye ihtiyaçlarını iç piyasadan karşılıyorlardı.

– Rezervleriniz ne alemdeydi? Herhangi bir atak durumunda yeterli döviz rezervinizi bulunuyor muydu?

– Döviz rezervlerimiz en az 4 aylık ithalatın tümünü karşılayabilecek düzeydeydi ve sürekli olarak bu rezervleri kontrol ediyor, yüksek rezerv bulunduruyorduk. Malezya kesinlikle krize aday bir ülke değildi ve olamazdı. Haziran 1997’de Tayland parası Baht atak altında kaldığı anda bizim hiçbir korkumuz yoktu.

Tayland’da vatandaşlar çok yüksek oranda kısa vadeli borç alarak uzun vadeli yatırımlarını finanse ediyorlardı. (Yaşar Erdinç’in notu: bizim firmalarımız da aynı şeyi yapıyor) Bu stratejinin sebebi ise, Baht üzerindeki faiz oranının, dolar faizlerinden daha yüksek olmasıydı. (Yaşar Erdinçin notu: Türkiye’nin faizi de dolar faizinin yaklaşık 9 katı) Dolayısıyla bir para kaçışından korkmuyorlardı. Ama para kaçışı başladığında, bunu durdurmak için çaba harcadılar fakat daha sonra Baht’ı sürekli olarak devalüe etmek zorunda kaldılar. Hatta biz o sırada bırakın aynı krize maruz kalacağımızı düşünmeyi, Tayland’a 1 milyar dolar kredi açtık.

– Kriz size nasıl geldi? Madem bu kadar güçlü bir ekonominiz vardı niçin Ringgit’e de atak oldu?

– Tayland krizi başladıktan bir ay sonra Temmuz 1997’de, ekonomistler inanılmaz bir şekilde krizin bulaşıcı etkisinden bahsetmeye başladılar. Bize dediler ki; eğer Baht’ın değeri düşerse, Ringgit’in de değeri düşecektir.

– Neden?

– Çünkü eğer Baht düşerse, Tayland’da üretim maliyetleri düşecek ve Tayland malları Malezya mallarından daha ucuz olacak. Bu nedenle, rekabet gücü azalacak olan Malezya’da da Ringgit değer kaybedecek. Dolayısıyla Ringggit devalüe edilmeliydi. Tabi ki döviz spekülatörleri devalüasyona oynayama başladılar ve Ringgit’te satışa geçerek devalüasyonu uyardılar. Ringgit hızla değer kaybetmeye başladı ve diğer Asya paraları da hep bu döviz spekülatörlerinin atakları nedeniyle dolara karşı sert düşüşler yaptılar. Aslında döviz spekülatörleri Ringgit’in düşeceğinden korktukları için bizim paramızı satmadılar, fırsattan istifade, daha çok daha fazla para kazanma hırsı nedeniyle, döviz manipülatörleri Malezya’daki güçlü ekonomik yapıyı görmezden gelerek, Ringgit’te satışa geçtiler.

Bunlar olurken, kısa vadeci olan hisse yatırımcıları borsada satışa geçtiler ve hisse fiyatları çakıldı. Böylelikle şirketlerin piyasa değerleri hızla eridi. Aslında Ringgit’teki düşüş başladığında müdahale ettik, fakat baktık ki müdahalenin devamı döviz rezervlerimizi eritecek ve ekonomide çok daha büyük hasarlara yol açacak, bundan çok kısa sürede vazgeçtik.

– Bunlar olurken siz neler hissettiniz?

– Sadece ben değil, bütün ülkem tabiri caizse kendini çaresizlik içinde hissetti. Halkım, Ringgit’e saldırının döviz manipülatörlerinin bir oyunu olduğunu biliyorlardı. Tabi ki beklendiği şekilde, Malezya yönetimi döviz manipülatörlerine sert açıklamalarda bulundular. Onlar da geri kalmadı ve hemen akabinde bizim kötü yönetim yaptığımız konusunda suçlamalarda bulundular ve bu krizin kötü yönetimi iyi yönetimle değiştireceğini iddia ettiler. Ne zaman Malezyalılar ve bizim tarafımızdan bu spekülatörler eleştirilse, Ringgit daha fazla değer kaybediyordu. Hatta bunun üzerine diğer Asya ülkelerinin liderleri bize ağzımızı kapamamızı söylediler. Asya’nın kaplanları olan ülkelerin bu liderleri daha da ileri giderek bizlerle ilişkilerini kestiler. Fakat bunun hiç faydası olmadı ve paralarının değeri düşmeye devam etti. Asya Kaplanları döviz manipülatörlerinin eline düşmüştü. Eğer kendilerini IMF’nin ellerine teslim etmezlerse ekonomilerinin çok daha büyük uçurumlardan düşeceği anlatıldı bu ülkelere. 21. yüzyıl hiç şüphe yok ki Asya yüzyılı olmayacaktı. Bu yüzden birçoğu IMF’yi çağırdı.

– Siz ne yaptınız? IMF size de teklifte bulundu mu?

– Evet bize de teklifte bulundular. Biz IMF’nin finansal yardım yapmasının tehlikelerini gördük ve ekonomimizin yönetimi IMF’nin ellerine teslim etmek istemedik. Çünkü IMF’nin farklı ülkelerin farklı problemlere sahip olduğunu anlamadığını gördük. Dolayısıyla aynı reçeteden bütün ülkeler aynı şekilde fayda göremezdi. Biz sadece büyümeyi artırmaya odaklanmadık. Büyüme ve eşit dağıtım bizim için daha önemliydi. Refah, Malezya’nın vatandaşları arasında eşit dağılmalıydı. Eğer refahın dağıtımında adaleti sağlamazsanız, Malezya’nın sosyo-ekonomik yapısı nedeniyle çok sorunlar yaşarsınız. Dolayısıyla kendi çözümlerimizi üretmek zorundaydık ve bunu yaptık.

– Neler yaptınız?

– “Ulusal Ekonomik İyileşme Planı” hazırladık ve “Ekonomik Aksiyon Merkezi” adından bir yapı oluşturduk. Muhalefet liderleri de “Ekonomik Aksiyon Merkezi” ne davet edildiler ve düzenli bir şekilde bu krizden çıkış konusunda tartışmalar yapıldı. Bu arada paramız değer kaybetmeye devam etti, açığa satış izni kaldırılmasına rağmen borsaya sürekli satışlar geldi, kredilerin geri dönmesinde çok büyük zorluklar çıkmaya başladı. Yabancı basın tüm bu olanları keyifle anlatırken, eninde sonunda IMF’den yardım istemek zorunda kalacağımızı söylediler.

Hükümet olarak sabrımız tükeniyordu ve o dönemin IMF başkanı olan Michael Camdessus’u arayarak bu krizin durdurulması için gelişmiş ve gelişmekte olan ülke maliye bakanlarının katılacağı bir toplantı düzenlemesini istedim. Kendisi Nisan 19998’de bunu yapabileceğini söyledi fakat sonra haber alamadık ve toplantı falan yapılmadı.

Bu aşamadan sonra kendi programımızı uygulamak zorundaydık. Maliye bakanımız ilk aşamada, sanal bir IMF programı uygulamaya başladı.

– Nasıl oluyor? Sanal IMF programı ne demek?

– IMF ile anlaşma yapmamıştık ama kendi isteğimizle IMF reçetelerini uygulamaya koyarsak paranın değerinin düşüşünü durdurabileceğimizi düşündük. Ringgit 2.50 seviyelerinden 4.88 seviyesine kadar çıkmıştı.

– Neler yaptınız ve bu politika nasıl sonuç verdi?

– Kötü olan durum daha da kötüleşti. Merkez Bankası tarafından kredi sıkılaştırma politikasına gidildi. Faiz oranları tek rakamlı seviyelerden yüzde 12 seviyesine hızla arttı. İhracat gelirini garantilemiş ve ellerinde çok verimli projeler olan firmalar bile finansman bulmakta güçlük çekmeye başladılar. Merkez Bankası daha da ileri giderek, geri dönemeyen kredilerin vadesini 6 aydan 3 aya düşürdü ve bankalarla işletmeler karşı karşıya geldi. Ayrıca bankaların ayırdıkları kredi karşılıklarının oranı yüzde 1’den yüzde 1.5 seviyesine yükseltildi. Tüketim harcamalarını kısmak üzere başka tedbirler de alındı. İnşaat işleri maliye bakanlığı tarafından sınırlandı. Bankaların yeni ev inşaatlarına kredi açması yasaklandı. Hatta bankalar, devam etmekte olan ve yeni başlayan inşaatlara verilen kredileri ciddi incelemeye almaları ve kredi miktarını azaltmaları konusunda Merkez Bankası tarafından uyarıldı.

Merkez Bankası daha da ileri giderek karşılık oranlarını artırınca kardaki bankalar bile zarar üretmeye başladılar.

Maliye bakanına, Merkez Bankasının ekonomiyi çok hızlı bir şekilde daralttığı ve hükümetin en zorunlu harcamaları yapmak için bile yeterli gelir elde edemeyeceği konusunda uyarılar yapılsa da Maliye bakanı Bu “sanal IMF” politikasının ülkeyi kurtaracağını söylüyordu.

Fakat ben aynı görüşü taşımıyordum. Ülkenin Başbakanı olarak, Maliye Bakanı tarafından gerekli aksiyonun alınarak Merkez bankası’nın bankaları ve banka müşterilerini rahatlatacak önlemler almasını öneriyordum. Fakat Merkez Bankası daha da ileri giderek, para bulmayı daha zor hale getirdi. Bu arada Mali disiplin adına Maliye Bakanı harcamaları yüzde 21 oranında azalttı ki; bu durum gelişmeyi ve büyümeyi neredeyse durdurdu. Yatırım harcamalarında frene basıldı. Bu durum birçok şirket için iflas anlamına geliyordu. Bütün maaş artışları durduruldu. Yurt dışına çıkışlara sınırlamalar getirildi ve hatta bakanların bile yurt dışı gezileri sınırlama altına alındı.

– Bu durumda tüketim ve sizin vergi gelirleriniz düşmedi mi?

– Tabi ki düştü. Hem de çok şiddetli biçimde düştü. Şeker ithalatı bile sınırlandı. İthalatçılar ve perakendeciler çok acılar çektiler. Kan akışı durmuştu ve artık kimse para harcamıyordu.
Sonuç olarak Maliye Bakanı ve Merkez Bankası bir IMF reçetesi uygulamışlar ve sonuç hüsran olmuştu, Malezya ekonomisi derin bir reel krizin içine sürüklenmişti. Yabancı medya her gün “IMF ha geldi ha gelecek” diye yayınlar yapıyordu. Herkes Malezya’nın ekonomisini kayıtsız şartsız yabancılara açacağı tahminini yapıyordu. Bu tür bir durumda yabancı sermayedarlar ve hedge fonlara yatırım yapmış olanlar için Malezya varlıklarını bedavaya ele geçirme imkanı doğacaktı.

– Bu aşamadan sonra neler yaptınız? Herşey kötüye giderken doğru kararlar almak çok zor bir iştir.

– Gerçekten de zor bir iş oldu. 1994 yılına kadar Merkez Bankası’nın başında bulunmuş olan kişiyi çağırdım. Çok tecrübeliydi ve 1987-1994 yılları arasında Malezya Merkez Bankası’nın bütün döviz alım-satım işlemlerini yürütmüştü. Bir seri toplantılar yaptık. O zaman, karmaşık olan bu döviz piyasasının temel işleyiş mantığını çok daha net bir şekilde anladık. Malezya’yı döviz spekülatörlerinden korumak ve IMF’nin ellerine teslim etmemek için bunları bilmek zorundaydık. Karşımıza çok ilginç bir resim çıktı. Maliye Bakanının, hükümetin önüne getirdiği rakamlar ve özellikle Ringgit’in nakit olarak Singapura kaçışına ilişkin devasa veriler yönetimi tamamıyla yanlış yönlendiriyordu. Ortaya çıkan bir gerçek vardı ve maliye Bakanımız offshore Ringgit’in ne demek olduğunu bilmiyordu.

– Ne diyorsunuz? Bir maliye bakanı para hareketlerine ilişkin önemli bir detayı bilmiyor!

– Evet bilmiyordu ve Rinngit’in fiziki ve nakit olarak Singapur’a gittiğini düşünüyordu. Merkez Bankası da Maliye Bakanı’nı bu konuda bilgilendirmemişti. Aslında içerideki ringgit ile offshore’daki ringgit arasındaki fark ringgit’in fiziki olarak dışarı çıkması veya dışarıda olması demek değildi. Zaten ringgit’in çok küçük bir miktarı dışında, tamamı fiziki olarak Malezya’nın içindeydi. Malezya’da yerleşik olmayan biri tarafından bir başka yerleşik olmayana ringgit satıldığı zaman, sadece Malezya bankası veya yabancı bir bankadaki hesap el değiştiriyor ve fiziki olarak ringgit dışarı çıkmıyordu. Aynı şekilde bir döviz alıcı veya satıcısı ringgit’i borç aldığında aynı şey oluyordu. Borç veren genellikle yabancı bir banka oluyordu ve borç verdiğinde sadece bu para hesaplar arasında yer değiştiriyordu. Böylelikle döviz spekülatörü ringgit’i açığa satıyordu. Bu satışlar sırasında bire yirmi (1/20) kaldıraç kullandıkları için, hedge fonlar ellerindeki miktarın 20 katı kadarını açığa satabiliyorlardı. Ama karşılarında buna karşı savaşmak zorunda olan Merkez Bankası sadece nakit pozisyonunu kullanmak zorunda kalıyordu. Spekülatörler genelde hep birlikte hareket ediyorlar ve karlarını maksimize etmek için ringgit’i değerlendiriyor veya değerini düşürüyorlardı. Yani ringgiti veya başka bir parayı mal ve hizmet alım-satım amacıyla kullanmıyorlardı. Tek amaçları karlarını maksimize etmekti ve parayı, alıp sattıkları ve kar ettikleri bir mal gibi görüyorlardı.

– Döviz spekülasyonunun ayrıntılarına indikten ve detaylı bir şekilde bu mekanizmayı öğrendikten sonra ne yaptınız?

– Tabi ki döviz spekülatörlerinin bu aksiyonunun önüne geçmek gerekiyordu. Fakat IMF’den borç almak bir seçenek değildi. IMF’den gelecek parayı da nasıl olsa spekülatörlere kaptıracaktık. Çünkü Merkez Bankası yine nakit işlem yapacak ama bu hedge fonlar denilen beyefendiler 1’e 20 kaldıraç kullanarak ringgit’in değeriyle istedikleri gibi oynayacaktı. Bununla da kalmayacaktık ve IMF’den aldığımız paraları geri ödemek zorunda kalacaktık. IMF emirler gönderecek ve finansal bağımsızlığımızı kaybederek IMF’nin boyunduruğuna girecektik..

– İlk hamleniz ne oldu?

– Gözü doymamış döviz spekülatörlerine, ringitti’i satıp para kazanmanın ve tek yönlü oynamanın karlı bir iş olmayacağını göstermeliydik. Ringgit satanlara karşı satabileceğimiz dolar kaynağı olduğunu göstermeli veya bu tür bir kaynak bulmalıydık. Fakat merkez bankasındaki rezervleri kullanamazdık çünkü, kullanılmayacağına dair karar almıştık ve zaten kullanmaya kalksak hedge fonlara kaptırmış olacaktık. Şansımız vardı ki, Malezya’nın çok sayıda ihracatçı firması vardı ve bu firmalar doğal bir dolar satıcısıydılar. Yapılacak olan önemli bir iş bu ihracatçıların dolar satışlarını organize ederek , ringgiti açığa satanların bundan zarar edebileceklerini korkusunu uyandırmaktı. Korku başladığı anda sattıkları ringgitleri geri alacaklardı. Zaten onlar alıma geçtiği anda ringgit yeniden değerlenmeye başlayacaktı. Bu stratejiyi devreye soktuğumuzda başlangıçta çok iyi çalıştı. Önce ringgit satışları durdu ve daha sonra ringgit değer kazanmaya başladı. Böylelikle ringgitin dolar karşısındaki değeri 4.50’lerden 3.00 seviyelerine kadar düştü. Öyle bir durum oluştu ki ringgit eski kararlı seviyesi olan 2.50’ye doğru düşüyordu. Bu aşamada hedge fonlar ne olup bittiğini anladılar ve büyük bir intikam duygusuyla yeniden ringgit satışına geçtiler. Malezya’nın ihracat şirketlerinin bu çapta bir atağa karşı ringgiti destekleyecek güçleri yoktu. Çünkü multi milyar dolarlık hedge fonlar ve bunlara 1’e 20 kredi açan yabancı bankalarla savaşmak mümkün değildi. Soros’un Quanttum fonu ve LTCM (Long terme credit management fonu)’nun 10 milyar dolarlık kaynağı olduğu ve bunun 20 katı krediyi kullanabilecekleri düşünüldüğünde, adeta sınırsız kaynakları vardı. Dolayısıyla bizim şirketler ringgiti savunmayı bıraktılar.

– Bu strateji çalışmayınca ne yaptınız?

– Farklı bir şey yapılmalıydı. Hükümet olarak ringgiti yene karşı sabitlemeyi düşündük. Fakat ringgit döviz spekülatörlerinin manipülasyonuna açık olduğu sürece bu sabitleme çalışmayacaktı. Kalan tek seçenek “seçici döviz kuru kontrolü” idi.

– Ne anlama geliyor bu “seçici döviz kuru kontrolü”?

– Bu uygulamadaki en önemli element ringgit’in döviz spekülatörlerinin eline geçmesini önlemekti. Az önce anlattığım üzere ringgit ülkeden çıkıp gitmiyordu. Çünkü diğer ülkelerde geçerli bir para değildi. Dolayısıyla döviz spekülatörlerinin ringgit üzerindeki ellerini, Merkez Bankası’nın kontrolündeki Malezya bankaları yoluyla kırarsak başarılı olacağımızı gördük. Bu yüzden Malezya bankaları ve Malezya’da şubeleri bulunan yabancı bankaların ringgti’i bir hesaptan diğer hesaba aktarmalarını yasakladık. Bunun anlamı offshore işlemlerinin mümkün olmamasıydı. Ringgit satışı anormal biçimde durdu. Döviz spekülatörlerinin son anda ringgit alışları da oldu. Çünkü ringgitin değer kazanacağını düşündüler. Bunun üzerine ringgit bir miktar değerlendi. Bu arada diğer Asya ülkelerinin paraları da değerlendi. Çünkü spekülatörler diğer ülkelerin de aynı şeyi yapacağından korktular. Ama onlar yapamazdı, çünkü IMF’nin güdümündeydiler ve IMF buna izin vermezdi.

– Bu stratejiye karşı çıkan olmadı mı? Ulusal ekonomik aksiyon kurulunda bu konu enine boyuna tartışıldı mı?

– Ringgit, dolar karşısında 3.80 seviyesindeyken, hükümet ringgit’i bu seviyede sabitlediğini açıkladı. Tabi ki bu aşamaya kolayca gelmedik. Kurul toplantısında özellikle maliye bakanı ve Merkez bankası başkanı buna şiddetle karşı çıktılar. Ülkeye bir daha döviz gelmeyeceğini söylediler. Halbuki ithalat yapmak zorundaydık ve yabancı paraya ihtiyacımız vardı. Ben Çin’i örnek gösterdim fakat Merkez Bankası başkanımız, zaten Çin’in hiçbir zaman parasını serbest bırakmadığını söyledi. Ama sonunda bu kararı başarıyla uyguladık ve korkulanlar olmadı.

– Sayın Başbakan, isterseniz borsa ile başlayalım. Kriz sırasında borsada neler oldu? Şirketlerinizin değerleri de çok büyük düşüşler yaptı mı?

– Hem de nasıl!.. Borsa endeksimiz kriz başladığı sırada 1000 seviyelerindeydi. Kriz derinleştikçe 250-300 seviyelerine kadar düştü. Sürekli satış yapılıyordu. Bu nedenle açığa satışı sınırladık. Fakat şirketlerin değerindeki düşüşü durduramıyorduk.

– Kuala Lumpur borsasında şirketlerin değeri ne kadardı?

– 1 Dolar=2.50 ringgit iken şirketlerimiz 320 milyar dolarlık piyasa değerine sahipti ve kriz derinleştikçe piyasa değeri yaklaşık 80-90 milyar dolar seviyelerine geriledi. Az önce de söylediğim üzere açığa satışı yasaklamıştık fakat başka yerlerden sızıntı vardı. Yabancılar hala hisseleri açığa satıyorlardı.

– Nasıl yani, illegal bir iş mi yapıyorlardı?

– Hayır illegal değildi. Açığa satış işlemini Singapur borsasında yapıyorlardı ve Singapur borsasına kayıtlı hisselerimiz değer kaybettikçe içerideki hisselere de satış geliyordu. Merkez Bankası’na bu işlemlerin mekanizmasını araştırma görevi verdik. Araştırdıkça işin nasıl yapıldığını çok daha net gördük. Aslında burada ayrıntılarını anlatabilirim ama çok karmaşık bir sitem olduğu için fazla detayına girmeyeceğim. Sonuç olarak Singapur borsasında işlem gören hisselerimiz için aldığımız bir dizi tedbir sonrasında, yabancı yatırımcılar buradan da ellerini ayaklarını çekmek zorunda kalacaktılar. Aldığımız kararları uygulama zamanı gelmişti. Fakat çok büyük bir dirençle karşılaştık. Merkez Bankası başkanı ve yardımcısı, paranın dışarı kaçmasını önleyecek olan ve hisselerde açığa satışı durduracak olan kararları uygulamak istemedi. Bunun ülkeye çok büyük zarar vereceğini söyledi. Sonunda her ikisi de istifa etti. Bunun üzerine Merkez Bankası başkan yarımcılarından birini hemen başkan olarak atadık ve tedbirleri uygulamaya koyduk.

– Bu tedbirler çok net olarak nelerdi? Tam olarak ne zaman uygulamaya konuldu?

– 2 Eylül 1998’de bu sert tedbirleri uygulamaya koyduk. Dünya şoktaydı. Bilinen en uzman ve en değerli ekonomistler bile Malezya’nın tümüyle çökeceğini söylediler. Malezya gibi dünyayı etkileyemeyecek olan küçük bir ülkenin deliliği olarak adlandırdılar. Aslında öyle ahım şahım önlemler de değildi. Seçici kur kontrol önlemleri temel olarak üç maddeden oluşuyordu. Bunlar;

Offshore rinngit piyasası elimine edildi ve artık spekülatörler rinngit fonlarına girişi mümkün değildi. Malezya’da yerleşik olmayan yabancıların dışarıdaki ringgit hesapları donduruldu. Bu kişi ve kurumların Malezya’da yerleşik olmayan diğer kişi ve kurumlara ringgit satması veya ödünç vermesine izin verilmedi. Fakat bu kişilerin ellerindeki ringgit’lerle Malezya içine yatırım yapabilecekleri belirtildi. Böyellikle Malezya’da yerleşik olmayanlar açığa ringgit satamayınca döviz kurlarını da etkileyemediler. Döviz kurunu sadece hükümet belirleyebiliyordu.

Hükümet olarak Ringgit’in dolar kurunu 3.80 seviyesinde belirledik ve bu kuru sabitledik. “12 ay kuralı”nı getirdik. Hiçbir fonun 12 ay dolmadan dışarı çıkmasına veya ülkesine dönmesine izin vermedik. Bunu yapmak zorundaydık. Çünkü aldığımız yukarıdaki önlemler nedeniyle çok büyük miktarda fon kaçabilir ve durum daha da kötüleşebilirdi. Ülkeye girecek fonlar da bu kurala uymak zorunda kalacaktı. Yani eğer ülkemize gelmişlerse 12 aydan önce çıkamayacaklardı. Fakat bu önlemlerden 6 ay sonra, bunu biraz yumuşattık ve yeni giren fonlara vergi koyduk ve sadece karların diğer ülkelere transfer edilebilmesine izin verdik.

– 12 Ay dolduktan sonra bu fonlar kaçmadılar mı?

– Çok ilginç bir şekilde süre dolduğunda hiç bir para çıkışı veya belirgin bir kaçış olmadı. Hatta yabancı yatırımcılar böyle bir kuralı uyguladığımız için memnun bile oldular. Çünkü bu süre içinde Malezya ekonomisi ciddi biçimde toparlanmış ve borsa yükseldiği için, onların da varlıkları değer kazanmıştı. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki; bu önlemlerin hepsi, Malezya ekonomisinin kontrolünü, spekülatör ve manipülatörlerden geri almak ve Malezya’nın kaderini, Malezya’lıların belirlemesini sağlamak içindi. Önlemler o kadar dikkatle alındı ki; globalizasyonun negatif etkilerini bertaraf edip, pozitif etkilerini öne çıkararak optimizasyon yaptık.

– Niçin Ringgit’i dolara karşı 3.80 seviyesinde sabitlediniz de, kriz öncesindeki gibi 2.50 seviyesinde sabitlemediniz?

– Aslında Ringgit’i 2.50 seviyesinde sabitleseydik, mu durum Malezyayı ve Malezya’lıları zengin gösterebilirdi. Fakat bu durumda dış dünyaya karşı Malezya malları rekabet gücünü kaybedebilirdi. Biz Ringgit’i 3.80 seviyesinde belirlediğimiz zaman Baht ve Pezo’ya karşı paritemizin eski seviyesi olan 1.10 seviyesine yeniden gelmiştik. Yani rekabet gücümüz kriz öncesindeki dengesine geldi.

– Fakat bu durumda ithalat çok pahalanmadı mı?

– Evet doğru ithalat pahalandı fakat bu durum Malezya ekonomisi için tercih edilen bir durumdu. Böylelikle ithalat azalırken ihracatımız artacaktı ve çok daha yüksek bir dış ticaret fazlası verecektik. Gerçekten de aldığımız önlemlerden sonra dış ticaret fazlamız tarihimizde olmadığı kadar yüksek seviyelere çıktı.

– Bu önlemler sonrasında borsada neler oldu?

– Singapur’daki açığa satış işlemlerini durdurduktan sonra, Kuala Lumpur borsasında hisseler hızla değer kazanmaya başladı ve endeks 262 seviyesinden 800 seviyelerine kadar yükseldi. Böylelikle şirketlerin piyasa değerleri hızla yükseldi. Tabi ki bu durum yatırımcıları çok mutlu etti. Ek teminat çağrıları (marjin call) geçmişte kaldı. Herkes elindeki varlıkları çok daha kolay likit hale getirebildi. Diğer taraftan 12 ay kuralı sayesinde yabancılar elllerindeki hisseleri satamamışlardı. Bu kural olmasaydı panikledikleri için bu hisseleri çok düşük fiyatlardan satıp zarar yazacaklar ve ellerine geçirebildikleri paraları ülkelerine göndereceklerdi. Hisselerin yüzde 30’u yabancıların ellerindeydi. Bu hisseleri satıp paraları yurt dışına götürseler, rezervlerimiz tükenecek ve Malezya ekonomisinin çabucak toparlanmasının önüne geçecekti. Bu 12 ay kuralı hem Malezya hem de yabancılar için karşılıklı kazanç sağlayan bir kural oldu.

– Yabancı Direkt Yatırımlar bu kurallardan nasıl etkilendi?

– Yabancı direk yatırımlar bu önlemlerin dışında bırakıldı. Onlar karlarını veya sattıkları varlıkların paralarını yurt dışına transfer edebiliyorlardı. Ayrıca ülkeye getirdikleri her rinngit karşılığında bankalardan üç katı kredi kullanabiliyorlardı. Biz yabancı direk yatırımları ülkeye para getiriyorlar diye istemiyoruz. Bizim en çok önem verdiğimiz şey, yarattıkları istihdam potansiyeli ve teknoloji transferidir. Bir yabancı şirket Malezya’da yatırım yapmak istediğinde 60:40 kuralı uygulanıyordu. Yani bir yatırım yaparken kredi alacakları zaman bu kredinin yüzde 60’ını Malezya bankalarından, yüzde 40’ını yabancı bankalardan alabiliyorlardı. Malezya’da tasarruf oranları yüzde 38 gibi çok yüksek bir oranda olduğu için bu kural sayesinde Malezya bankaları ödünç verebilecek alıcı buluyorlar ve böylelikle iyi karlar elde edebiliyorlardı. İlginçtir, krizin en kötü zamanlarında bile yabancı direkt yatırımlar devam etti ve bu sırada yatırımlarını artırdılar.

– İhracat gelirlerini ne yapıyordunuz? Döviz rezervlerinin artışında bunun önemli bir yeri var mıydı?

– Çok güzel bir noktaya parmak bastınız. Bizim aldığımız önlemleri uygulama ve başarılı olma konusunda ihracatın çok büyük katkısı oldu. Bir ihracatçı ürününü sattıktan sonra eğer 6 vadeli çalışıyorsa, bu ihracat gelirini süre dolduğu anda Malezya bankalarına satmak zorundaydı. Malezya Bankaları ise ihracattan gelen döviz ile ithalat için sattıkları döviz arasındaki farkı günlük bazda Malezya Merkez Bankasına satmak durumundaydılar. İşte bu durum, Ringgit’i 3.80 seviyesinde sabitleyince ihracat gelirlerinin hızla artmasına sebep oldu ve çok hızlı bir şekilde döviz rezervi birikti. Tabi ki bu durum elimizi çok güçlendirdi ve önlemleri çok rahatça uygulayabildik.

– Bu aşamadan sonra ekonomiyi nasıl canlandırdınız? Bu önlemlerin sonuçları neler oldu?

– Ekonomiye para enjekte ettik. Kriz sırasında nakit akışı bozulan firmalar durumlarını bildirdikleri anda hemen aksiyon alındı. Örneğin, perakende satışlar çok düşmüştü. Hükümet olarak kamuda çalışanlara 600 ringgit avans verdik. Bunu ayda 100 ringgit olarak ödedik. Günlük harcamalar için verilen bu avanslar sayesinde nakit sıkıntısına düşmüş olan perakendecilerin alım gücü arttı ve nakit akışları düzeldi. Ekonomi hızla düzlüğe çıkarken borsa yüzde 300’ün üzerinde artış yaptı. İnşaat sektörü yeniden canlandı. Araç satışları kriz öncesi seviyelere döndü. Krize girmeden önce GSYİH (Gayri safi yurt içi hasıla) yüzde 7.5 büyümüştü. 1998’de yüzde 7.2 küçülme oldu. Fakat önlemlerimiz sonrasında 1999 yılında yeniden yüzde 5.6 büyüme kaydettik. Kriz sonrası 1.5 yılda başladığımız seviyeye geri dönmeyi başardık. Başta Malezya’yı suçlayan IMF daha sonra bu tür önlemleri kendisi uygulamaya başladı. Geroge Soros bile başlangıçta Malezya’yı suçlasa da, IMF’ye teslim olmamamızı daha sonra övdü ve bu politikaları önerdi. Hatta daha da ileri giderek ilginç bir şekilde, döviz alış satışlarının düzenlemesi gerektiğini, piyasaların döviz kurlarının belirlenmesi konusunda mükemmel işlemediğini söyledi.

Fakat görüyorum ki, bütün hükümetler, rüşvet, bozulma, kayırmacılık ve şeffaf olmamakla suçlanırken, hala kimse döviz tacirlerini suçlamıyor. Çünkü dünyayı yöneten çok etkili insanlar bunlardan büyük paralar kazanıyorlar.

– Bu olaylar sonrasında çıkarılacak en önemli ders nedir?

– Hiçbir hükümet finansal piyasalardaki hareketlere seyirci kalıp “olsun da görelim ve bir şeyler yaparız” mantığı içinde olmamalı. Keşke Tayland’da kriz başladığında “nasıl olsa biz çok güçlüyüz, bütçe açığımız yok, mali disiplin her şeydir, döviz rezervlerimiz yeterlidir” demeseydik de elimizin altında bir B planımız olsaydı. Bu durumda ülkeye olan maliyeti en aza indirebilir ve daha kriz bize gelmeden durdurabilirdik. Biz yaşayarak öğrendik ve damdan düştük. Bir ülke yöneticisinin yapabileceği en büyük hatalardan biri farklı görüşleri dinlemek yerine sadece yanı başındaki bakan ya da danışmanlara güvenmesidir. Çünkü danışmanlarınız size sadece duymak istediklerinizi söylerler. İşte bu yüzden Asya’da kriz başladığında benim hiç umurumda değildi ve danışmanlarım sürekli olarak ekonomimizin çok sağlam olduğunu söylüyordu. Keşke bir danışmanım bana o sırada bizden dört yıl önce, 1994’de kriz geçiren Meksika’yı ayrıntılı olarak anlatmış olsaydı.

– Teşekkürler sayın Başbakan.

İşte böyle…

Bundan sonra ABD’de olacakları size anlatayım: Aşağı yukarı bütün krizler aynıdır. ABD’ye büyük bir reel kriz gelmek zorundadır. İnanmıyorsanız elimde bulunan 46 adet kriz hikayesini size göndereyim. Göreceksiniz… değişen bir şey yok… Hepsi aynı yolu izliyor…

ABD’de sırada Hedge fonlar var. Bu fonlar açığa satış yaparak düşen piyasada da para kazanabiliyorlardı. Ama şimdi açığa satış yasaklandı ve bu fonlardan deli gibi para çekilişi yaşanıyor. Fakat bu fonlar ABD SPK’sınca (SEC) denetlenmediği için, bu fonların nerelere yatırım yaptığına ve ne kadar fonun battığına dair bilgi yok. Ortaya çıkanlar ise, zaten Lehman gibi, AIG gibi devler yüzünden haberlerde ön sıralara giremiyor.

SONUÇ: Bundan sonra ABD’de 700 milyar dolarlık paket dişlerinin kovuğuna gitmeyecek… Sonra ABD’den reel sektör şirketlerinin battığı ve işsizliğin hızla yükseldiği haberini alacağız. Yani ABD ekonomisi depresyona girecek. 8.5 trilyon dolar tüketim yapan bu ekonomide şu an bankalar bırakın tüketiciye kredi vermeyi, kendi bankalarına bile kredi veremiyor. Tüketim en az 7.5 trilyon dolara kadar düşecek. Vay Almanya’nın haline, ve dolayısıyla vay bizim halimize. FED’in bilançosu ise patlamak üzere… Yangın söndürmeye gitmiş bir itfaiye arabası düşünün. İtfaiye arabasındaki su ha bitti ha da bitmek üzere… FED işte bu durumda. Bundan sonra dünyada faziler de artacak enflasyon da artacak. Fazla gitmez, gelecek yılın ilk yarısında Çin’deki krizi konuşuyor olacağız. Kriz bize ne zaman gelir diye soracak olursanız, duymak istediğiniz şeyi söyleyeyim… Bizim ekonomimiz sağlam.. Bu krizi en hafif atlatacak ülke biziz…

Eğer yüzyıla adını yazdırıp böyle bir krizden Türkiye’yi kurtaran isim olmak istiyorsa, RTE’nin yapması gereken basit birşey var. Ekonomi brifingi verenlerden habersizce, üç tane yabancı ekonomist ile gizlice görüşsün (benim tercihim Amerikalı Paul Krugman ve Robert Mundell ve Martin Uribe olurdu). Sonra üç tane de kendi güvendiğiniz Türk ekonomist ile görüşün (benim tercihim Ege Cansen, Ercan Kumcu ve Hasan Ersel olurdu). Bu altı kişi zaten RTE’yi hareket geçirmeye yetecektir. Kaybedeceğimiz hiçbirşey yok. Sadece bir öğleden sonranıza malolur. Üstelik Edebali’nin öğütlerine çok değer veren bir kişi için bunu yapmak, O’nu sadece yüceltir.

YATIRIMCILARA NOT: ABD’de dün gece kredi krizi gittikçe derinleşti. Artık herkes aldığı parayı saklıyor. Devlet tahvili faizleri görülmemiş şekilde düştü. Artık Likidite tuzağına giren Bir ABD ekonomisi var. Dün Trichet de faiz indirmekten bahsetti. Tüm dünya likidite tuzağına giriyor. 700 milyar dolarlık paket geçse de artık çok geç. Artık hiçbir kağıt (hisse, türev ürün, özel şirket tahvilleri ve bonoları) beş para etmeyecek. Kağıt olan herşeyden uzak durulmalı. Hisselerden uzak durulmalı. Nakitte kalmak gerekiyor. TL’nin yabancı paralara karşı değer kazanma süreci bitmiştir. Artık trend yukarıdır. Önümüzdeki 1 yıl için en iyi yatırım aracının nakit olduğunu söyleyebiliriz. Hiç faiz kazanmasanız bile, herşeyin fiyatı tepe taklak olacağı için, elinizdeki nakdin alım gücü patlayacak. Döviz ve Haftalık repo bence en iyi yatırım araçlarıdır. Önümüzdeki bir yılın en iyi yatırım aracının altın olduğunu düşünüyorum. Birikimler %30 dövizde, %15 altında ve %55 repo olmalı.