Monthly Archives: June 2008

Ünlü Profesörün Deprem İsyanı

20 bin kişinin hayatını kaybettiği 1999 Marmara depreminin üzerinden 9 yıl geçti. Bu araştırma, “9 yıl içinde Türkiye’de neler yapıldı?” “İstanbul’da deprem tehlikesi gerçek mi?” , “Tsunami olasılığı var mı?”, “Marmara bölgesindeki incelemelerden ne sonuç alındı?”, “Yeni inşaatlar depreme karşı dayanıklı mı?”, “Bizim gibi deprem korkusu altında yaşayan ülkelerde halk nasıl eğitiliyor?” gibi sorulara cevap aradı. Sonsuz maddi araştırma gücüne ve ileri teknolojiye sahip ABD ve Japonya Deprem Araştırmaları merkezlerini arayarak önde gelen bilim adamlarıyla görüşmek istediğimi söylediğimde aldığım yanıt beni şaşırttı. Verdikleri isimlerin birçoğu Türkiye ve Türkiye dışındaki Türk bilim adamlarına aitti.

Türkiye 1999 depreminden sonra çok büyük bir atılım yaptı, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde en modern gereçlerle donanmış deprem dinleme istasyonları, Küresel Konum Belirleme Sistemi (GPS) ve California’da bile bulunmayan Erken Uyarı Sistemi ağını kurdu. Konuştuğum Amerikan, İngiliz ve Japon bilim adamlarının hemen hepsi deprem araştırmaları konusunda Türkiye’yi örnek gösterdi. Türkiye’de ve Türkiye dışında çalışan Türk bilim adamlarından övgüyle söz etti. 2002 yılında bir trafik kazasına kurban giden Yer Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Aykut Barka tüm bilim adamları tarafından saygıyla anıldı. Bu arada depreme karşı alınması gereken ama alınmayan önlemler bilim adamlarının ortak eleştirisini oluşturdu. Hükümete sunulan uyarı raporlarına rağmen hala pek çok yeni yapının depreme dayanıklı inşa edilmemesi, güçlendirme çalışmalarının sınırlı ve yetersiz olması ve halkın deprem konusunda eğitilmemesi hepsinin ortak endişesiydi… Read more »

Whys Of Men

Why do men become smarter during sex?
Because they are plugged into a genius…

Why don’t women blink during sex?
They don’t have enough time…

Why does it take 1 million sperm to fertilize one egg?
They don’t stop to ask directions!.

Why do men snore when they lie on their backs?
Because their balls fall over their butt-hole and they vapor lock…

Why were men given larger brains than dogs?
So they won’t hump women’s legs at cocktail parties…

Why did god make men before women?
You need a rough draft before you make a final copy…

How many men does it take to put a toilet seat down?
Don’t know, it has never happened…

Why did god put men on earth?
Because a vibrator can’t mow the lawn…

Örtünmek, Peki Neden?

Kadın ve erkek ilişkisi söz konusu olduğunda cinsellik dışında bir şey düşünemeyenlerin, çoğu zaman kendilerini de inandırdıkları bir özgürlük yalanının neticesidir. Ancak özgürlük lafına takılıp kalmış kimi “demokrat” şahıslar da bu yalana kanıyor ya o daha da garip.

Öncelikle sunu belirteyim ki turban denilen örtüye dolanıp dünyaya her yönüyle bir örtünün altından bakmaya kaynak olan anlayışın özünde bir özgürlük veya eşitlik yaklaşımı yok.

Kadın neden kapanır?

Cevabı basit. Erkeğin kadını “açık” hali ile gördüğünde cinsel dürtülerinin harekete geçmesi ihtimali vardır. Bu durumdan sakınmak gerekir. Çözüm ise kadının kapanmasıdır.

Aslında bu anlayış sakat. Çünkü özde kadını bir et olarak görmektedir. Yani bu anlayışa göre bir erkeğin karsısına bir kadın çıktığında cinsellikten başka bir şey düşünmesi mümkün değildir ve bu nahoş durumdan sakınmak gerekmektedir. Diğer taraftan erkeği de sacı acık bir kadın gördüğünde azıp şehvete gelecek bir hayvan olarak betimlemektedir bu anlayış. Bu arada kötüyü düşünen ve de uygulayanın erkek olmasına rağmen erkeğe değil de kadına yaptırım uygulanıp örtüler altına sokuluyor olusu da bu zihniyetin adalet veya eşitlik anlayışına iyi bir örnek teşkil ediyor bence. Yani acaba kapanan kadınlar “neden erkeklerin bu tur şeyleri düşünmesi yasaklanmıyor da ben örtü altına sokuluyorum” diye düşündü mü?

Mustafa Kemal erkek ve kadınların olduğu bir topluluğa karşı ilk defa konuşmaktadır. Ancak haremlik selamlık uygulanmış ve kadınlar erkeklerle aralarında boşluk olacak şekilde arka sıralara oturtulmuştur. Mustafa Kemal ise bu duruma tepki gösterip kızar ve düzenlemeyi yapan erkeklere şu soruyu sorar;

  • Efendiler kendinize mi güvenmiyorsunuz yoksa Türk kadınının faziletinden mi kuşkunuz var?

Yani bırakın Türk kadınını veya faziletini, kadınların kapanması için direten adamlara birkaç sorum var;

  • Kendinizden mi kuskunuz var?
  • Benim saçı açık karımı, kız arkadaşımı veya annemi gördüğünüzde şehvetiniz mi azıyor?
  • Yoksa kapatmaya çalıştığınız kendi karinizin veya kızınızın faziletine/namusuna mi güvenmiyorsunuz?

Şimdi diyebilirler ki erkeklere güvenmiyoruz… Eee öncelikle tüm erkekler sizin gibi değil bu bir… İkincisi zaten sizin bu sakat anlayışınız ile gelişen baskılar neticesinde birçok şeyi içine atan veya duygularını bastıran kişiler değil mi o hoşlanmadığınız şeylerin musebibi? Kısaca sevmediğiniz veya onaylamadınız eylemlerin sebebi kendinizsiniz aslında.

Evet, gerçekten de öyle. Yani şu çağda kadınların kapanması için diretenlerin taa derinlerinde bir yerde kendileri ile ilgili bir güvensizlik sorunu olduğu acık. Yani bir kadının kapanmasını isteyen şahıs özde karsısına çıkan her kadını cinsel obje olarak gören kişidir. Herkesin de kendisi gibi olduğunu düşünür. Karşı cinsle sosyal ve eşit bir iliksi kurulması onun için söz konusu olamaz. Hayvani bir kıskançlığa sahiptir. Onun için karisini kızını ve çevresindeki tüm kadınları kapatmak ister. Sonra da utanmadan çıkıp buna kapanma özgürlüğü der… İnanç özgürlüğü laflarının arkasına saklanır.

Hani özgürlük diyorlar ya… Şimdi aklıma birkaç soru geliyor. Malum su anda turban ile kafayı bozan bir zümre var. Her turlu sorundan ötede görüyorlar turban konusunu. Hatta kendi anlayışlarını hakim kılmak için özgürlük lafları arkasına saklanıp bir dolu eylem sergiliyorlar… Hakim oldukları noktalarda çaktırmadan uygulamaya sokulan haremlik selamlık uygulamaları falan bu konudaki en bariz örnek…

Şimdi bu özgürlük savaşçılarına ve de destekçilerine soruyorum…

Acaba turban için özgürlük havariliği yapan bu adamların kaçının karisi erkekler ile ayni ortamda, eşit şartlar altında çalışıyor, çalışmış veya çalışabilir? Kaçının karısı veya kızı, bırakın erkekler ile eşit şartlar altında çalışmasını, erkeklerle konuşabiliyor, tokalaşabiliyor? Veya bu şahısların kaçı kadınların erkekler ile eşit olarak sosyal bir ortamı paylaşması için caba harcıyor? Türban için bağıran bu adamlar en son ne zaman kocasından dayak yiyen, namus cinayetlerine kurban giden, işyerinde sadece cinsiyetinden dolayı ayrımcılık ile karşılasan ve hatta tacize uğrayan kadınlar veya okula gönderilmeyen kızlar için tek kelime etti, onların haklarını savundu? Ya da aile veya çevre baskısı ile kapanmak zorunda kalan kadınlar için ne yaptılar?

Aslında bu tür şeyler bu şahısların samimiyetini daha doğrusu samimiyetsizliğini gösteriyor.

Kısaca özde erkeğin egosu var. Yani kadına kocasına es, çocuklara anne olmak dışında bir rol biçmeyen, her hali ile kısıtlama, baskı ve bencillik içeren bir anlayıştır kadınları kapatmak isteyen anlayış. Hadi erkekleri anlıyorum ama kadınları anlamam mümkün değil…

Yahu bir kadın neden kapanır? Neden kendini örtülerin altına hapsetmek ister? İnanç özgürlüğü mü? İşin bu kısmini sorgulamayacağım. İsterse kapanır elbet. Bana ne. Ama bunu toplumun geneline yaymaya çalışıp bu anlayışı laik bir devletin kurumlarında sergilemeye kalkınca tepem atıyor. Tepkim de oradan kaynaklanıyor. Yoksa dediğim gibi kapanır bana ne… Bunu sorgulamıyorum. Ki zaten hani her ne kadar bence özgürlük denemeyecek de olsa isteyenin kapanma özgürlüğü var. Kısıtlama ise her türlü dine ve inanca aynı mesafede olan/olması gereken devletin kurumlarında söz konusu.

Ama ne olursa olsun kapanan kadının neden kapandığını veya kapatılmak istediğini sorgulaması lazım. Hele hele eğer buna özgürlük diyorsa kapanmasına sebep olan zihniyetin özgürlük anlayışını mutlaka sorgulaması lazım.

Yani Kuran’da Ahza ve Nur surelerinde kapanma ile ilgili olarak birkaç ayet var. Tamam diyelim ki bunları kabul ettiniz. Peki biliyor musunuz aynı kaynağa göre erkekler kadınları dövebilir, birden fazla kadın ile evlenebilir, miras söz konusu olduğunda kadının iki katını alır, şahitlik söz konusu olduğunda sözü iki kadının sözüne eşdeğerdir… Sonra hülle ve talak anlayışı…

Peki, bunlar için özgürlük veya eşitlik demek mümkün mü? Ya da kapanmak için direten kaç kadın kocasının kendisini dövme, birden fazla kadın ile evlenme gibi özgürlüklere sahip olmasını ister veya bunları özgürlük olarak kabul ediyor? Yani kapanma özgürlüğünü savunan adamların aslında özgürlük kelimesini ağızlarına bile almamaları lazım ya… Kirletiyorlar çünkü.

Günümüz Türkiye’sinde ise cinsiyet, dil, din ve ırk ayrımı gözetmeden bireylerin hakları güvence altına alınmış. Şimdi hadi len diyenleri duyar gibiyim. Evet, birçok aksama var… Birçok hata, yanlış ve kötülük de yapılıyor. Kabul… Ama bence bu yanlışlara sebep olan bütünün içinde mesela kadınları kapatmayı özgürlük kılıfı altında savunan güruh ve onun iğrenç çelişkileri de var.

Neyse kadınlara dönelim. Demem o ki tüm bireyler gibi kadınların hakki da yasalar ile koruma altında… Ama mesela İslami rejimin hâkim olduğu yerlere gidin bakin bakalım… Kapanma “özgürlüğü” olan kadınlar su anda Türkiye’deki kadınların sahip olduğu özgürlüklerin binde birine sahipler mi? Yani kapanacağım diye direten bir kadın nasıl olur da bu gerçeklerden habersiz davranır aklim almıyor.

Evet, sonuç olarak kapanmak isteyen kapansın. Ama dini ve siyasi bir görüsün simgesi olan bu kıyafetin her yerde giyilemeyeceği de akil, mantık ve hukuk kurallarının kabul ettiği bir gerçektir. Ayrıca dediğim gibi isteyen de kapanıyor. Hatta buna özgürlük bile diyebilir… Ama bu şahıslar kendini hayvanlardan ayıran düşünebilme yeteneğini kullanıp, kendisinin kapanmasına sebep olan zihniyetin özgürlük anlayışını bir iki dakika sorgulasın…

Mesela ben üniversiteye girdiğimde türban takılabiliyordu. Sonra yasaklandı… Birçok gösteri oldu… Ama bu gösterilerde “yasak” ile yüz yüze olan hiçbir “özgür” kızımın konuştuğunu görmedim. Hep erkeklerin elindeydi megafonlar… Erkekler bağırıyordu hep… Ya da televizyon ekranlarına yansıyan görüntülere bakıyorum… Türbanlı kadınlar gösteriliyor ama iki uç istisna dışında konuşan hep erkekler… Yahu iste size kapanma için özgürlük isteyen zihniyet birinci dereceden sizi ilgilendiren bir konuda size konuşma özgürlüğünü bile tanımıyor… Hangi özgürlük yahu?

İşte bu baskıların veya zihniyetin sonucunda yaşanmıyor mu kimi saçmalıklar? mesela kalabalık bir ortamda kadının arkasına geçince taciz eden, tabiri caizse hayvanlar gibi saldıran, hayvanla veya cansız bir vitrin mankeni ile iliksiye giren erkeğin yaptığı pisliklerin özünde bu güvensizlik, baskı anlayışı, cinsiyetçilik veya kimi bastırılmış duyguların yeri yok mu sizce?

Hepsi bir yana; olay inanç özgürlüğünden ziyade, din temelli devlet altyapısı oluşturma teşebbüsüdür, İslam’a inanan başını örtsün, Yahudi Tevrat’a göre yargılansın, Hıristiyan papaz kıyafetleri ile sokaklarda dolaşsın. Nerede birlik düzen. Kadılar mı sağlayacak şeriat usullerine göre? Hukuk ne olacak? İnsanların kafalarına göre her istediğini yapması özgürlük müdür? Farz edelim adam nudist olsa ve inancım gereği camide çırılçıplak dolaşıyorum dese özgürlük mü olacak bu? Hadi buyurun nalıncı keseri gibi kendine yontmaktan başka bir şey yapmayan sizler. Cevabiniz ne? Bu kişinin özgürlüğünü de savunacak mısınız? Dürüst olun. Fizyolojik bir sorun olan eşcinselliğe bile tahammül edemeyen kişiler düşünsel inançları doğrultusunda yaşayan insanlara nasıl tahammül etmesi beklenebilir ki? İstediğiniz sadece sizin özgürlüğünüz. Ayrıca neden başını örtecek kadınlarımızdan çok erkekler ortalıkta bas bas bağırıyor? Amacınız nedir? Yoksa sizler mi örtüneceksiniz, biz mi anlamıyoruz.

  • Efendiler kendinize mi güvenmiyorsunuz yoksa Türk kadınının faziletinden mi kuşkunuz var?
  • 20 YTL Masraf Alan Banka 452 YTL Ödemeye Mahkum Oldu


    İşte emsal karar!

    Bahri KARATAŞ/İZMİR, (DHA)

    İZMİR Barosu avukatlarından Hürriyet Akgün ile meslektaşı ve eşi Berrin Akgün, müvekilleri adına bir banka şubesine ayrı ayrı yatırdıkları para için 20’şer YTL BSMV (Banka ve Sigorta Muammeleleri Vergisi) ve masraf alınmasına itiraz ederek, iki ayrı mahkemede açtıkları davayı kazandı. Mahkemeler, bankanın Akgün çiftine 20 YTL’yi iade etmesine, yasal faiz harçlar, yargılama giderleri ve avukatlık ücretiyle birlikte toplam 452’şer YTL ödemesine karar verdi.

    İzmir Barosu üyesi 25 yıllık avukat Hürriyet Akgün ile meslektaşı ve eşi Berrin Akgün geçen yıl, bir bankanın Cumhuriyet Bulvarı Şubesi’nde, ayrı zamanlarda müvekkillerinin hesaplarına para yatırdı. Banka görevlileri Akgün çiftinden 20’şer YTL BSMV ve masraf aldı. Bunun üzerine aynı büroyu paylaşan Akgün çifti, İzmir 9’uncu ve 12’inci Sulh Hukuk Mahkemesi’nde ‘geri alma’ davaları açtı.

    Hürriyet Akgün dilekçesinde, banka ile aralarında bir akit bulunmadığını, paranın hiçbir hukuki neden ve haklı gerekçeye dayanılmadan alındığını belirterek şöyle dedi:

    “Nedenini sorduğumda genel müdürlükten bu şekilde talimat verildiğini belirttiler. Bu parayı ödemek istemiyorsak, aynı şubede hesap açtırmamız ve otomotik ödeme talimatı vermemiz gerektiği belirtildi. Banka ile çalışmaya ve orada hesap açmaya zorlandık. Bankanın bu işlem nedeniyle tarafımıza sunduğu bir hizmet de yoktur. Banka tarafımızca hesabına para yatırılan müvekkilime hizmet vermektedir. Ücret alınacak ise hizmet sunduğu kişilerden ve onlarla yapacağı anlaşma çercevesinde alması gerekmektedir. Talep edilen hizmetin yerine getirilmesi ile taraflar arasında akit kurulduğu, davalı bankanın alt yapısı ve bilgisayar sistemi ile personelinin emeğinin kullanıldığı belirtiliyor. Banka altyapısını, personelini ve bilgisayar sistemini bankacılık hizmeti vereceği kişiler için kurmuştur. Bizim açımızdan davalı bankanın bize bir hizmeti yoktur. Hizmete dayalı olarak da tarfımızdan ücret veya komisyon alması doğru ve yasal değildir. Bu tür uygulamaları başka bankalar yapmamaktadır.”

    Avukat Berrin Akgün de aynı doğrultuda itirazların yer aldığı dilekçeyi mahkemeye verdi.

    BANKA AVUKATI: PARA ALINMASI HAKLI

    Banka avukatı ise savunmasında, sözkonusu paranın alınmasında bankanın haklı olduğunu iddia ederek şunları söyledi:

    “Davacı, müvekkiline ait hesaba para yatırmak suretiyle bankamızdan hizmet alan kişi konumundadır. Davacı ile bankamız arasında akit olmadığı hususu tamamı ile hatalıdır. Hizmeti alıyor ise, genelgelerle öngürülmüş bedeli de ödemek zorundadır. Davacı şubenin kapısından girip gişeye yaklaştığı andan itibaren gerek işlemi yapan personelin zamanını ve emeğini, gerekse işlem yapılırken bankanın bilgisayar, iletişim ve bilişim sistemlerini kullanmaya başlamıştır. Davaya konu şekilde işlem yaptıran her kişi için personelin ve bankanın tüm sistemlerinin asgari 4 dakika kullanıldığını varsaysak bile, bu tür işlemlerin maliyeti açıkça ortaya çıkmaktadır. Sayılan tüm bu kalemlerin bankamız aleyhine bir maliyeti vardır ve tacir olan müvekkil banka hem bu masrafları tahsil etme, hem de kar elde etme hakkına sahiptir. Bankalar maliyetleri düşürmek, uzmanlaşmak, daha nitelikli hizmet verebilmek için şubesiz bankacılığı özendirme yolunu seçmektedir. Davacı bu işlemi bankanın İnternet Şubesi’ni kullanmak sureti ile ya da Bankamızın hizmet telefonunu arayarak şubeye gelmeden ve personeli meşgul etmeden, hiçbir ücret ödemeden yapma hakkına da sahiptir. Davacı işlemi bu usullerden biri ile yapmış olsaydı kendisine hiçbir masraf çıkmayacaktı. Bankalar tacir sıfatına haizdirler. Türk Ticaret Kanunu’nun 22’inci maddesi tacirin ‘ücret isteme’ hakkını düzenlemektedir. Bankacılık işlemleri için alınması gerekli tarifeye göre davacılardan 20’şer YTL masraf alınmıştır. Bu yüzden talepleri yerinde değildir. Davanın reddini istiyoruz.”

    EMSAL OLUŞTURUR

    İzmir 9’inci ve 12’inci Sulh Hukukuk Mahkemesi ise avukat çifti haklı bularak, bankanın aldığı 20 YTL’yi iade etmesine, yasal faizi, harçlar, yargılama giderleri ve avukatlık ücretiyle birlikte toplam 452’şer YTL ödemesine karar verdi.

    Avukat Hürriyet Aygün, mahkemenin verdiği kararın örnek oluşturduğunu belirterek, “Vatandaşlar bu konuda dikkatli olsun. Fazladadan para yatırmasınlar. Nasıl olsa alınan para az deyip dava açmaktan kaçınmasınlar. Adalet gereken cevabı veriyor” dedi.

    DAHA ÖNCE DE KAZANMIŞTI

    Avukat Hürriyet Akgün, daha önce de işyerinin sahibinin hesabına bürosunun kira bedelini yatırırken aynı bankadan kendisinden 20 YTL masraf alınması üzerine dava açmıştı. Hakim Akgün’ü haklı bulmuş, bankanın parayı faizi, yargılama giderleri ve avukatlık ücretiyle birlikte geri ödemesine karar vermişti.

    Türbanı Tartışmak ve Tarihi Hatırlamak

    Vatan Hainleri ‘nde 28 Nisan 2008 ‘de Türbanı Tartışmak ve Tarihi Hatırlamak başlıklı bir yazı yazılmış:

    Bugün Vatan Gazetesinin internet sitesini açtım ki, her tarafta türbanla ilgili haberler var:

    İşte Türkiye’nin “en önemli konusu: türban” ne de çok tartışılıyor…

    Sanki 70 milyonluk yurdum insanının cebinde geçinebileceği iyi bir maaş, evinde yiyebileceği sıcak bir aş (Sıcak bir evi olduğu varsayılırsa tabi) her şey güllük gülistanlık biz hala yüz yıllar önceki konuları tartışıyoruz!!!

    Madem konu türbandan açıldı, ben de siz değerli okuyanlarıma türbanın tarihini ve nasıl bir sorun olarak ileri sürüldüğünü anlatmaya çalışayım!

    Not: Türban kelimesi Fransızca’dan türemiş bir kelimedir. Arapça değildir!!!

    O kadar Kur’an ve diğer dinlerin kitaplarını okumama rağmen kadınlarımızın “türban” ile kapanması gerektiğini yazan bir ayete rastlayamadım. İşin komik tarafı işte burda yazıyor diyen bir islamcı ile de karşılaşmadım. Yani “türban”ın bir dini simge olduğunu tartışmaya açmıyorum bile. Çünkü türbanın ortaya çıkış tarihi 1960’lı yıllara denk gelir.

    Şule Yüksel Şenler 1938 doğumlu. Yani bugün 69 yaşında. Şenler siyasette ve toplum yaşamında İslama çok bağlı kadının da yeri olduğunu ileri sürerek yurt gezilerine çıktı. Pek çok ilde tesettür konusunda konferanslar verdi. O dönemin dinci bazı gazeteleri de Şenler’i bayrak yaparak arkasında durdu.

    1971 yılında Şenler, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir mektup yazdı. İslama çağrı niteliğindeki bu mektupta Cumhurbaşkanı’na hakaret olduğu gerekçesiyle hakkında dava açıldı ve Şenler hapse girdi. 3 ay cezaevinde kaldı.

    Bugün gazetesinde 1967-71’de köşeyazarı idi. Seher Vakti dergisi başyazarı oldu. 1980’den sonra Zaman ve Milli Gazete’de yazdı.

    Türbanın yayılması ile ilgili çalışmaların en yoğun yaşandığı yıllar 1968- 1969 yıllarıdır. Şule Şenler ve Mehmet Şevket Eygi karış karış Anadolu’yu gezerek kadınları türbanla tanıştırdılar.

    Mehmet Şevket Eygi denen yobazı daha başka makalelerim de sizlere anlatacağım…

    Biz dönelim türbana!

    Bir aralar Merve Kavakçı vardı hatırlar mısınız?

    Hatırlamayadıysanız ben hatırlatayım:

    Merve Kavakçı, Refah Partisi’nden Milletvekili olunca meclise türbanla gelen bayan milletvekilimiz… Merve Kavakçı ayrıca geçmişte RP’nin CIA ile ilişkilerini yürüten Abdullah Gül’ün de yardımcısıydı.

    Parlementoya Nazlı Ilıcak ile beraber girdi…

    buraya da görüntülerini koyalım:
    http://www.youtube.com/watch?v=ZK_3Lb4UOpk

    Buraya da Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar diz çöktüğü gibi kendisinin de kimler önünde diz çöktüğünün kanıtını koyalım:

    Bu arada “türban siyasi bir simge değil” diyenlere cevabı Bülent Arınç’ın kendi ağzından verelim:

    Kavakçı elbette ki siyasal simge olarak türban takıyor.” ~ 26 Haziran 1999 Hürriyet

    Amerikadaki komşuları ise Merve Kavakçı’nın Türkiye’ye hizmet edemez deyişini burada okuyabilirsiniz:
    http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/05/06/114367.asp

    Bu arada Süleyman Demirel Merve Kavakçı’nın dış ülkelerle olan irtibatından haberda olduğunu ve kendisinin bir provakatör olduğunu canlı yayında anlatıyor:
    http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/05/04/113991.asp

    Araştırdıkça neler çıkacak daha dersiniz?

    Merve Kavakçı’nın Amerikan vatandaşı olduğunu da ekleyelim ve tabi ki de kanıtlayalım:
    http://www.milliyet.com.tr/1999/10/23/siyaset/siy02.html

    Tabi ki siyasal islamcıların hep bir ağızdan kullandığı mazlum rolünü Merve Kavakçı şu şekilde özetliyor:
    “Ben mazlum halkın temsilcisi olarak geldim Millet Meclisine”

    Eee ama neden mazlum halkın temsilcisi Amerikan vatandaşı çıkıyor?

    Siyasal islamcıların kimlere ve hangi odaklara hizmet ettiği çok iyi bir şekilde anlaşılmaktadır.

    CIA bağlantılı bı sahtekarlar ülkemizi birkaç parçaya ayırmak istemektedirler.

    Son olarak Kavakçı’nın ailesinin ne olduğunu gösterelim. Hangi örgütlerle bağlantıları var dersiniz kavakçı ailesinin:
    http://www.milliyet.com.tr/1999/05/04/siyaset/siy00a.html

    Ayrıca Milliyet gazetesinin 4 Mayıs 1999 tarihli “Bol Soruşturmalı Bir Aile” adlı haberi okumanızı tavsiye ederim…

    Küçük bir not daha size: “Simit satan adama simitçi dendiği gibi, İslamı satan adama da İslamcı denir”

    Saygılar…

    100 yıl önce türban mı vardı? Bu yeni bir din mi?

    Hukuk Bilmez AKP Kalemşorları

    Vatan Gazetesi yazarı Mustafa MUTLU, bakın Hukuku tanımayın, savaşın diyen AKP kalemşoru.. Haddini bil! başlıklı yazısında neler yazmış:

    Anasaya Mahkemesi, türbana üniversite kapılarını açan Anayasa değişikliğini iptal etti ya, gazeteciliği kendilerine kılıf edinen AKP’li militan kalemşorlar veryansına başladı…

    Hedefleri Anayasa Mahkemesi!

    Dün “Cüppeli Demokrasi” manşetiyle çıkan Star Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu öyle bir yazı yazmış ki, resmen halkı isyana, hukuk tanımamaya, savaşmaya davet ediyor!

    Yeni Şafak’ta görev yaparken, bizzat “manevi babası” Başbakan Erdoğan’ın girişimleriyle Star Gazetesi’ne Genel Yayın Yönetmeni olan bu “takkeli liboş“, açık açık Anayasa Mahkemesi’ni diktatörlükle suçlamış…

    Yetmemiş, bakın neler demiş:

    Anayasa Mahkemesi anayasa değişiklerini görüşürse, reddeder veya onaylarsa bunun adı demokrasi olmaz. Böyle rejimlere otokrasi denir, diktatörlük denir ama asla demokrasi denemez. (…) Devleti ve rejimi temsil eden irade, kendi gizli kitabından ürettiği fetvayla millete yasak koydu. Bunu da en gözü kara, en cüretkar bir yolla; hukuku öfkesine ve düşmanlığına barut yaparak gerçekleştirdi. (…) Anayasa ile mücessem hale gelen temel sözleşme artık bozulmuştur. (…) Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz. Hukukçular bunu yapabildiğine göre, sıradan insanlar da hukuk tanımayabilir; kim ne diyebilir ki! (…) Bu ülkede bir oyun oynanmıyor; aksine her şey çok açıktır. Açık olan bir savaşın başladığıdır.

    ***

    Ey Kara Mustafa:

    Sen kimsin ki demokrasinin de olmazsa olmazı olan laik rejimi savunan Anayasa Mahkemesi’ni böylesine aşağılayabiliyor, üyelerini alçakça hedef gösterebiliyorsun?

    Daha da önemlisi, halkı savaşa tahrik edebiliyorsun?

    Allahtan ki halkımız, senin gibi tahrikçilerin oyununa gelmeyecek kadar sağduyulu!

    Haddini bil, kendine çekidüzen ver ve hemen hem Anayasa Mahkemesi’nden, hem de hukuka uymamaya ve savaşa davet ettiğin Türk halkından özür dile…

    Sen sırf birilerine yaranmak uğruna, koskoca ülkeyi ateşe atmaktan çekinmeyebilirsin…

    Ama bu ülkede bu tür tuzaklara artık kimse düşmez kara adam!

    Olan sana olur, yeşerdiğin bataklıkta boğulur gidersin!

    Yüksek Ahlak Sahibi Şeriatçılarımız

    Vatan Hainleri yine döktürmüş:

    Yüksek bir manevi içtenliğe, yüksek bir ahlaka sahiptir bizim dinci, şeriatçı yazarlarımızın, insanlarımızın…Kadına asla bir mal olarak, bir eşya olarak bakmazlar… Hele hele bayanlarımızı asla bir doğum makinesi olarak görmezler… Hele ki sadece kişisel zevkleri için bir araç olarak hiç görmezler… Öyle ya.. Biz cumhuriyet kadınlarımızın haklarını savunurken, onlara çağdaş eğitim vermeye çırpınırken onlar buna karşı çıkarlar… Gencecik kızlarımızın kıçını başını açarmış medeni eğitim… Bale okulları bilmem ne yetiştiriyormuş… Ahlak misyonerlerimiz her türlü çağdaş olayın karşısındalar!! Tecavüz haberi oldu mu hemen etiket yapıştılır:

    Bunlar dinsiz!! Allahsız!! Ahlaktan yoksun it köpek!! Bunlar müslüman olamaz!! Dinimizde kadına çok büyük bir değer verilmiştir. Gerçek bir müslüman bunları asla yapmaz…

    Eee yapmaz tabi… İşine gelince Türkiye’nin %99’u müslüman, şeriat gelmeli… İşine gelince ülke de bu kadar hırsızlık, soygun, talan, yağma, fuhuş varken bunları yapan hep o %1 azınlık… Bu nasıl iştir?? Bence ortada şeriatçı diye gezinen, hacı hoca takılan kişilerin hayatlarına bir göz atalım: Cinayet mi, tecavüz mü, çok eşlilik mi, kadına dayak mı aradınız?

    Örnek verelim Hüseyin Üzmez tek değil…

    Fehmi Koru’nun kayınpederi Süleyman Karagülle. Süleyman Karagülle 1928 doğumlu.Geçen yıl Kırgizistan’da 18 yaşında bir genç kızla evlendi.Yani kendisinden tam 60 yaş küçük bir kadınla.

    Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez. Hüseyin Üzmez 1931 doğumlu yani 75 yaşında. 2003 yılında, 72 yaşındayken 22 yaşındaki Ayşe Yılmaz ile evlendi.. Süleyman Karagülle’nin eşi ile yaş farkı 60 iken, Hüseyin Üzmez’in eşi ile arasındaki yaş farkı 50.

    Haydar Baş‘a da bir göz atalım… Dr. Haydar Baş’ın tam 18 çocuğu var!! Konu yargıda.. Çünkü 18 çocuğun hepsi Haydar beyin 50 yaşını aşmış bir bayandan olma ihtimali biraz az. İşte bu konu mahkemede. Mahkeme sonucunu da buradan duyururuz…

    Yok yahu bunların hepsi uydurma!!! Sayacak daha pek çok insan var ya aslında… Ne de olsa bunlar 5 vakit namaz kılar… İmanı itikatı yerinde insanlardır… Ne diyelim… Hayran kaldık bu maneviyata, ruhani hayata, şeriat düşüncesine…

    Fakirliğin Sebepleri

    İşte üniversitelerde olay yaratan araştırma konusu: Fakirliğin Sebepleri:

    • Günah işlemek
    • Yalan söylemek (Yorum yok)
    • Sabah vakti uyumak (Tüm üniversite gençliği yandı, fakir olcanız)
    • Bir gün bir gecede sekiz saatten çok uyumak (kestirmelerim zaten o kadar)
    • Soyunup çıplak yatmak (Ben aynen böyle yatıyorum ama daha çok şükür fakirlik başgöstermedi.. E bekliyoruz, kısmet 🙂 )
    • Çıplak iken abdest bozmak (Ohoo duşa girmeden önce ağız tadıyla zıçamayacaz)
    • Bir yanı üzerine yaslanıp ekmek yemek
    • Ekmek kırıntılarını yere dökmek
    • Cenabet iken ağzını yıkamadan yemek
    • Soğan ve sarımsak kabuklarını yakmak
    • Geceleyin evi süpürmek
    • Çöpleri evin içinde biriktirmek
    • Yaşından büyüklerin önünde yürümek
    • Anne ve babasını isimleri ile çağırmak (Tüm yabancılar fakir, biz zengin.. İyi valla, memleketi alacak paraları kalmamıştır bunların o zaman)
    • Eline geçen çer çöple dişlerini kurcalamak
    • Toprak ve çamur ile ellerini ovalamak
    • Eşik üzerinde oturmak
    • Kapının bir kanadına dayanmak (Yassah gardaşum behleme yapma)
    • Helada abdest almak
    • Elbisesini üzerinde dikmek
    • Yüzünü yıkayınca yeniyle ya da eteği ile silmek
    • Evde örümcek yuvasını saklamak
    • Namazı kılmada gevşek davranmak
    • Sabah namazını kıldıktan sonra camiden erken çıkmak
    • Her sabah çarşıya erken gitmek
    • Çarşıdan eve geç dönmek
    • Dilencilerden ekmek kırıntılarını satın almak
    • Kendi evladına beddua etmek
    • Biti ateşe atmak (Bunu kim icat etmiş ya)
    • Gece kapların ağzını açık bırakmak
    • Mumu, kandili nefesle söndürmek (Osurarak söndürmeyelim, alevle yanarız yoksa)
    • Boğumlu kalemle yazmak (Rotring diyor heralde)
    • Dişi kırık tarakla taranmak
    • Anne, baba ve üstadına duayı unutmak
    • Sarığını otururken sarmak
    • Ayak donunu ayakta giymek
    • Dilenciye kızıp boş çevirmek
    • Kısıp ihtiyacından az harcamak
    • İsraf edip haddinden çok harcamak
    • Geçim işlerinde gevşek davranmak
    • Kapısız evde yalnız yatmaktır.

    Neden Marifetname’den örnekler vermediğimiz bir kenara; bu adamların cehalet boyutunu ortaya koymadığımız diğer bir tarafa. Aslında şu İbrahim Hakkı’dan da yazmak lazımdı ya: hani kadın fazla inlerse çocuk arsız olur; perşembe birlikte olursanız çocuk bilmem ne olur gibi bilimsel yaklaşımlarını da koymak lazım.. Yok yok.. Bir daha kesin söz, koyacağım onları da bulup. Koyacağım ki görelim işin gerçeğini ve hep birlikte gülelim.. Bakalım kimmiş şu sakalının bir teline bile kurban olmak için can atılan, eteği öpülen, adından söz ederken yerlere göklere sığdırılamayan sözde bilginler..

    Ah Bunlar, Vah Bunlar

    Ah bunlar, vah bunlar. Neler dediler, ne çıktı:

    Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelere türban serbestisi getiren anayasa değişikliğini iptal kararını alırken, yapılan başvuruyu “şekil yönünden” inceleyip karara bağladığını söyledi.

    Kanadoğlu, ANKA’ya yaptığı açıklamada şöyle dedi:

    Bir varsayım üzerine konuşuyoruz. Her şeyden önce, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 2., 4. ve 148. maddesine göre anayasa değişikliğini iptal ettiğini ve yürürlüğünü durdurduğunu açıkladı. Anayasa’nın 148. maddesine göre dediği için şekil yönünden incelendiğini gösteriyor. Esasa bu durumda girilemez. Teklif ve oylama çoğunluğundan önce, teklif edilebilir bir metin olup olmadığına bakılır. Teklif edilebilir bir metin olmadığına karar verildikten sonra Anayasa’nın 2., 4. ve 148. maddesine göre iptal edildiğini açıkladılar. Ben şekil yönünden iptal ettim diyen mahkemeye, sen bunu esasa girip iptal ettin de diyemezsin. Teklif edilebilir olup olmadığını incelemek esasa girmek değildir.

    Durup durup bir de şöyle yazılar yazmışlar, iyi etmişler: kafa yormuşlar, ama zamanlarını ne yazık ki boş yere harcamışlar:

    Meclis’i Kapatın, “Demokrasicilik Oyunu”nu Bırakın!…

    Hem böylece formalite icabı sandık başına gidip vaktini boşa harcayan vatandaş da mağdur olmaz !!..

    Anayasa diyor ki; “Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler…” Peki ‘Mahkeme’ ne yaptı? Değişikliği esastan görüşerek iptal etti. Kısaca, ‘milli irade’nin büyük bir kısmını temsil eden 411 vekilin kıymeti harbiyesi yoktur’ dedi. Milli iradeye rağmen, Anayasa’nın vermediği yetkiyi kullandı Anayasa Mahkemesi… Hukuk devletinden, demokrasiden bahsetmenin ne gereği var artık?!.. Millet adına kararları atanmışlar veriyor nasıl olsa.. Öyle tek tek parti kapatmayla da uğraşmayın… Onca vekilin maaşı, masrafları, devlete külfet… Meclis’i kapatın olsun bitsin… Hem böylece formalite icabı sandık başına gidip vaktini boşa harcayan vatandaş da mağdur olmaz !!..

    Daha önce demiştik… Kandırılmışız!.. ‘Meclis, milli irade’ falan palavraymış… Hakimiyet kayıtsız şartsız ‘atanmışlar’ınmış!…

    Haklılarmış!… Rejim tehlikedeymiş!.. İcap ederse yaparlarmış!.. Demokrasi tehlikesini(!) bertaraf etmek için ‘oligarşik bürokrasi’ devreye girermiş!…

    Safmışız !… Laikliği din ve vicdan özgürlüğünün teminatı zannetmişiz!… Meğer ‘laiklik’, ‘faşizan statüko’nun selameti için, demokrasiye darbe indirmenin meşruiyet kılıfıymış!..

    İdrak edememişiz… ‘Derin Devlet’i, ‘Derin Çeteler’den ibaret zannetmişiz… Meğer ‘hukukun üstünlüğü’ne karşı ‘üstünlerin hukuku’nu üstün tutma vazifesini üstlenmiş ‘hukuk çetelerimiz’ de varmış!…

    Çoğunluğa sahip olmakla, olmazmış ‘demokrasi’!.. 411 oy da olsa, değilmiş yeterli… Ancak, ‘Çoğulcu demokrasi’ deyip durmuşlardı… Bir türlü anlayamamıştık!.. Meğer Meclis’le bir alakası yokmuş.. ‘Çoğulcu demokrasi’de asıl olan, ‘Mahkeme üyeleri’nin ‘çoğunluğu’ymuş!..

    Ancak şu anlaşılmıştır ki;… Biz ‘demokrasicilik oyunu’na fazla kaptırmışız kendimizi.. Meğer bu ülke kendi halkına teslim edilemeyecek kadar değerliymiş !!!…

    Sözlere bakıp çay demliyoruz:

    • Meclis, milli irade falan palavraymış…
    • Hakimiyet kayıtsız şartsız atanmışlar’‘ınmış!…
    • Laikliği din ve vicdan özgürlüğünün teminatı zannetmişiz!…
    • Meğer laiklik, faşizan statüko‘nun selameti için, demokrasiye darbe indirmenin meşruiyet kılıfıymış!..
    • Çoğulcu demokrasi‘de asıl olan, Mahkeme Üyeleri‘nin çoğunluğu‘ymuş!..
    • Biz demokrasicilik oyunu‘na fazla kaptırmışız kendimizi..
    • Meğer bu ülke kendi halkına teslim edilemeyecek kadar değerliymiş!..

    Ne yani, meclis çoğunluğuna sahip olanlar, ülkemizin yönetim şeklini değiştiriyoruz veya 2 çocuktan fazlasını yapmayanlar şu kadar ceza ödeyecekler veya her ev sahibi evini satıp bedelini şu hesaba yatıracaklar gibi olamayacak kanun düzenlemeleri veya anayasa değişikliği yaparlarsa, Anayasa Mahkemesi veya mahkemeler, biz bunları esas açısından inceleyemeyiz, yasama organının çoğunluğunca verilen bir karara bizim diyeceğimiz bir şey yok mu diyecekler?

    Yani Meclisin çıkaracağı her yasa veya değişiklik mutlak doğru mudur? Eğer öyleyse, o zaman yargıya, mahkemelere ne gerek var. Meclis çoğunluğuna sahip olanlar, bu çoğunluğa güvenerek, kanunlarda veya anayasada her istediği değişikliği gerçekleştirebilirler mi? Eğer gerçekleştirebilirlerse, o zaman ülke ve cumhuriyet risk taşımaz mı? Milli irade=yasama organı mı sadece. Milletin iradesini kullandığı organlardan biri de yargı değil mi?

    Demokrasinin katli, özgürlüklerin tamamen yok edilmesi, halkın dışlanması ve milli unsurların ekarte edilerek meydanın işbirlikçi medyaya, ergenokoculara ve masonlara bırakılması karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek sahiplerinin tavırları çok ama çok önemli..

    Türk insanı darbelerle, baskılarla, değerlerinin temelden oynanması ve yoğun dejenerasyon çalışmalarıyla artık başedebileceğini göstermeli. yoksa 3-5 kişinin ve “derin güc”ün oyuncağı olmaya devam edecek maelsef!

    Bunlar anayasanın verdiği hangi karara saygı duydular?

    Bunlar her konuda haklı. Atatürk boşuna “iktidar sahipleri gaflet ve dalalet hatta hıyanet içerisinde bulunabilirler” dememiş. Bunlar Atatürk’ün hangi sözüne itibar etmişler? İmkanları olsa Atatürk’ün ilk olarak adının geçtiği başta anayasanın 2. maddesi olmak üzere, tüm maddelerde değişikliğe giderler. 6. madde’yi telaffuz bile edemezler, işlerine gelmez (egemenlik ile ilgili). 9. maddeyi tanımazlar (yargı ile ilgili). 10. maddeyi işlerine geldiği gibi yorumlarlar. 11. maddeyi de tanımazlar. Diğer maddelere de bakılabilir.

    Anayasayla bu kadar kavgalı olanların Anayasa Mahkemesi’nin kararına saygı duymaları mümkün mü?

    Cehalet yenilmesi gereken en büyük düşmandır.

    Biz bu cehaleti yenemez isek, daha çok duvara çarparız.

    Başörtüsü Kıçörtüsü Konusunda Çiziktirmeler

    Başörtülü veya başı açık bir bayanın neyi nasıl yaşadığı beni ilgilendirmiyor. Hatta başörtülü kızlara içinde bulundukları çelişkiden ötürü de çok üzülüyorum; artı düşünemedikleri için de kendilerine bir kere de nezaketen üzülüyorum! Sonuçta onlar toplumdan bir kısım siyasetçiler tarafından çizilerek ayrılmış ve kandırılmış kişiler. Tamam, bir yandan her genç kız gibi onlar da güzel görünmek, beğenilmek ve sevilmek istiyorlar; diğer yandan da sözüm ona sosyal baskılar nedeniyle başörtüsü takıyorlar. Ancak bu kızların tesettürün felsefesiyle hiçbir alakaları olmamaları ve bu bakımdan çevrelerini kandırmaları sebebiyle de eleştirme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Kafanızı çalıştırın ve bu anlamsız çevre baskısından kurtulun. Yoksa bir önceki mesajımda ikinci resimdeki gibi sözler sarfetmeye başlayacaksınız yakında. Şahsen türbanlanarak örtünmenin insanın doğasına veya fıtratına uygun olmadığını, ayrıca farz da olmadığını bir gelenek halinde sürüp gittiğini düşünüyorum. Reyhan GÜRTUNA başını açtıktan sonra durumu ne güzel özetledi: ”ohh dünya varmış” diye?