Monthly Archives: December 2010

Yalaka

Yalakasın…
Yalakalık senin vazgeçilmez parçan…
Gözün, dilin, kulakların, burnun, çenen…
Tepeden tırnağa yalakalıktan ibaret oluvermişsin…

“Hız seven Başbakan” diyorsun…
Başbakan yabancı konuklarını da arkaya oturtup saatte kaç kilometre hızla gitti Dolmabahçe’den Çırağan’a?…
Saatte 10 kilometre hızla…

Adın, yaşın değişse de ben seni uzaktan tanırım, yalakalığından…
Sen Süleyman Demirel’e de “Beyefendi saçlarınız lüle lüle” demiştin. Oysa Demirel keldi… Turgut Özal’a “Ne kadar da formundasınız” dedin, kilodan öldü…
12 Eylül sonrası Kenan Evren’e de “Paşam, sayenizde demokrasi rayına oturacak” dediğine tanığım.
Geçen gün ne diyordun:
“12 Eylül’ü yapanlardan hesap sorulsun…”

Tayyip Erdoğan “Bize AKP diyorlar, baksınlar, bizim adımız AKP değil, AK Parti’dir” dediğinden bu yana AKP yerine “AK Parti” diyorsun konuşurken-yazarken…
Seni yalaka…

Diyelim ki; CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret edince “Siyasi çıkar için duygu istismarcılığı” yapmış oluyor.
Başbakan Ahmet Kaya’dan diziler okuyunca sana göre:
“İleri demokrasi…”
Tıpkı iktidarın Celal Talabani, PKK, Abdullah Öcalan ile görüşme ve pazarlıklarına “çözüme doğru adımlar” derken… CHP’nin, TBMM’de bir siyasi parti olan BDP ile görüşmesine “Kürtler ile dans” dediğin gibi…

Bence bu ülkenin ciddi sorunu sensin…
Senin yüzünden bu topraklarda yaşayanlar çok acı çektiler… Yalakalık yapayım derken, onlardan gerçekleri sakladın, aldattın, yanılttın… Senin yalakalıkların yüzünden yanlışlar gizli, suçlar örtülü, hatalar kapalı kaldı…
Hep güçlünün yanında olduğun için yalaka, güçlü yaptıklarını doğru, ettiklerini haklı gördü her zaman…
Yine işbaşındasın…
Hiç utanma duygun yok…
Utanmazsın, utanmaz…

Kafasına İzmir Düştü

İzmir ve Hüseyin Çelik…
Hiç birbirine uyuyor mu?..
Güzel bir çiçek vazosunun içine terlik sokulmuş gibi…
Ama o İzmir’i “burnu akan pas içinde bir çocuğa” benzetti önceki gün. Sonra da dört tekerleğine fren takılmış kamyona… Peşinden de kendisi gibi düşünmesini istedi İzmir’in…
Yanlış…
İzmir adamdır…
İzmir narin, zarif…
Onun için genelde “İzmir’e âşık” olunur…
Ama televizyonda Hüseyin Çelik’i görünce, o dakika oradan kaçmak gelir içimden…

Konya ve Kayseri’nin nasıl da mesafe aldığını anlattıktan sonra, İzmir’in gecekondulara boğulduğunu söylemesini dinlediğimde de kaçtı aklım…
Çünkü bu adam, o gecekonduların AKP’ye oy vermiş Anadolu kentlerinden kaçıp gelenlerden oluştuğunu bilmiyor… Sanki İzmirli yalısını, Kordon evlerini, Körfez manzarasını bırakıp gitti, arkalara gecekondu yaptı!..
Ayrıca kendisinin Konya, Kayseri ile kıyaslayıp İzmir’i “sümüklü çocuğa” benzetmesine karşın, İzmirlinin Konya’yı ayrı, Kayseri’yi ayrı sevdiğini… Oralara toz kondurmadığını da bilmeyecek kadar “İzmirli” olmaktan uzak…

İzmir barıştır…
Sevgi ve mutluluktur…
Onun için AKP’lilerin yüzde 70’inin yazlığı var o coğrafyada… Yazları gidip huzur bulmak için…
İzmir aydınlıktır çünkü…
Büyük savaşta yiğitliğini de kanıtlamıştır İzmir, böyle bir zamanda AKP’ye “hayır” diyerek yürekliliğini…
Yalaka değildir İzmir…

İzmir’i içinden çıkartırsanız Türkiye eski Türkiye olmaz… Ama Hüseyin Çelik’i hükümetten çıkartıp attılar, hükümete bir şey olmadı…
İzmir olmadan olmaz…
Ben geceleri İzmir’e gitmenin hayalini kurarım…
Ama televizyondan uzak dururum, ya Hüseyin Çelik çıkarsa, o an nereye kaçacaksın?..
Ayrıca sen kim, İzmir kim?..
İzmir aşkımız…
Sevdamızdır bizim…

Konuş Tayyip Konuş

Ülkede bölücülük ve ayrılık rüzgarları almış başını gidiyor. Adamlar Diyarbakır’da düzenlenen ve MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in de hazır bulunduğu toplantıda neredeyse bağımsızlık istiyor, ayrı bir bayraktan söz ediyor. (Dün de sormuştum, Cevat Bey’in orada ne işi var?)

Demokratik Özerk Kürdistan kurulacak!

BDP’li 99 belediye seferberlik ilan ediyor. Yöredeki tüm levhalara Kürtçe ekleniyor.

Diyarbakır Belediyesi tüm hizmetleri Kürtçe verme hazırlığı içinde. Su ve kanalizasyon faturalan bu dilden kesilecek, nikah, imar, ulaşım, acil yardım, kültür, zabıta, itfaiye gibi hizmetlerde Kürtçe konuşulacakmış.

BDP Başkanı Selahattin Demirtaş buyurdu:

“Türkiye 20-25 idari bölgeye ayrılsın. Bölge meclisleri kurulsun. Her bölge meclisinde, kendilerini temsil eden bir bayrak bulunsun.”

Sevgili okuyuculanm, işlerin adım adım, sinsice ve küstahça nerelere sürüklendiğini görüyorsunuz. Artık her şey apaçık ortada.

Bütün amaçları, bağımsız ve Türkiye’den koparılmış bir Kürdistan (!) kurmak.

Bu işler böyle başlatılır. Önce bir takım saçmalıklarla nabız yoklaması yaparlar. Bakarlar ki işbaşında olan hükümetten, Çankaya’da ikamet buyurmakta olan Abdullah Gül isimli “Başkomutandan” ses yok, şımardıkça şımanrlar ve sinir bozarlar.

Sen ey hükümetin başı Tayyip, Türkiye’de bunlar olurken sen nerelerdesin? Sütre gerisine çekilmişsin, niçin ses veremiyorsun?

Bakınız, burada feryat ediyoruz… Adına Abdullah Öcalan denilen katil, İmralı’da krallar gibi yaşatılıyor. Bir dediği iki edilmiyor. Yargıda hiçbir işi olmadığı halde her hafta avukatlarıyla görüştürülüyor, dışarıya mesajlarını iletiyor, örgütünü İmralı’dan yönetiyor.

Türk devletinin en üst düzey yetkilileri kendisinin ayağına gidiyorlar, rica ve istirhamlarda bulunuyorlar, “Aman Sayın Öcalan, örgütünüze lütfen söyleyin de şu aralar patırtı çıkarmasın, hükümetimiz zor durumda kalmasın” diye yalvarıp yakarıyorlar.

Bir yanda yalvardıkları Abdullah Öcalan!..

Öte yanda ise, cezaevlerine tıktıkları, hastanelerde süründürdükleri ülkenin yurtsever insanları.

Kendi ordusunu düşman bilen, kendi ordusunun elini ayağını kırmak için bilenmiş İslamcı bir iktidar!..

Komutanları tutuklu veya tutuksuz yargılanıyor, emekli ediliyor, açığa alınıyor.

Sen neredesin Tayyip?.. Bütün bu Kürtçülük rezilliklerini görmüyor musun?

Her konuda kürsülere çıkıp nutuk okuyan sen, bu olanların farkında değil misin?..

Konuş Tayyip konuş.

Karşıyaka… Türk Bayrağıdır

Karşıyaka’nın uğradığı saldırıyı, sportif şiddet olarak algılayan, Allah’ın geri zekâlısıdır.
Karşıyaka, Türk bayrağıdır.

Mustafa Kemal tarafından armasında ay-yıldız taşıma onuru verilen ilk ve tek kulüptür.

(İkincisi Kasımpaşa… 1948 Londra Olimpiyatı’nda 6 güreşçimiz altın aldı, Gazanfer Bilge, Mehmet Oktav, Ahmet Kireççi, Kasımpaşa’nın sporcularıydı. Kasımpaşalı Başbakan’ın “faşist” dediği İsmet İnönü, Kasımpaşa’ya armasında ay-yıldız taşıma hakkı verdi.)

(Üçüncüsü Beşiktaş: 1952’de Yunanistan karşısına “milli takım” olarak sahaya çıktı. Dönemin başbakanı Adnan Menderes, armasında ay-yıldız taşıma onuru verdi Beşiktaş’a.)

(Resmi olarak bu üç kulüp, bayraktır… Diğer kulüplerimiz, ay-yıldızı anca göğsünde taşır, isterse 100 kere şampiyon olsun, armasına koyamaz.)

İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran bir başka şehir yoktur dünyada İzmir’den başka… Karşıyaka, İzmir’in Türkler tarafından kurulan ilk spor kulübüdür. Bütün sporcuları Kuvayı Milliye kahramanıdır. Galip Hoca lakaplı Celal Bayar’la birlikte, Ege dağlarında vuruştular. 9 Eylül’de İzmir’e ilk girenler arasındaydılar. Bu nedenle, armasında ay-yıldız taşıma onuru verildi. Bu onuru Mustafa Kemal’in elinden alan, ilk ve tek kulüptür. Başka yoktur.

Hani meşhur ibret öyküsü vardır ya… İşgal sırasında İzmir’e gelen Yunan Kralı, ayağına serilen Türk bayrağını ezip geçmiş, sonra aynı köşkte kalan Mustafa Kemal’in ayağına Yunan bayrağı serilince, “Bize yakışmaz” deyip, kaldırtmıştır… Karşıyaka’da yaşandı o hadise.

Atatürk’ün manevi kızı, tarih profesörü Afet İnan, bizzat anlatmıştır… “Ben sporcunun, zeki, çevik ve ahlaklısını severim” sözünü, Karşıyaka Spor Külübü’nü cumhurbaşkanı olarak ziyaret edip, pırıl pırıl kızlarımızın tenis idmanını seyrettikten sonra söylemiştir.

Kutsal emanet Karşıyaka’dadır.
Zübeyde Hanım orada yatar.

Başka?

Rum Kesimi’ne onlarca Türk takımı gitti bugüne kadar, futbol, basketbol, voleybol, hentbol… Çıt çıkmadı… Peki, Karşıyaka’dan başka bi tek hangi takım saldırıya uğradı? İzmir Tuborg!

Rumların İzmir alerjisidir bu.
9 Eylül’ün kuyruk acısıdır.

Başka?

İzmir işgal edildiğinde, İzmir Metropoliti etekleri uçuşa uçuşa gelmiş, diz çökerek, işgal komutanının çizmesini öpmüş, elindeki haçı havaya kaldırarak, “Evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girersiniz” diye haykırarak, kıyımı başlatmıştı.

Adı neydi o arkadaşın?
Hrisostomos.

Asıl adı, Kalafatis’ti…
Konstantinopolis başpiskoposu Hrisostomos’un adını lakap olarak almıştı. Onu yaşatıyordu.

Peki, Rum Kesimi’nin “Türkiye düşmanımızdır” diyen metropolitinin kullandığı lakap ne?
Hrisostomos!

Kinlerini yaşatıyorlar.

İzmir’deki Hrisostomos, komşularını katletmenin bedelini ödedi… Sonra ne oldu? Türk kıyımı için dua eden bu arkadaş, 1993’te, Yunan kilisesi tarafından “aziz” ilan edildi.

Başka?

İzmir’deki Hrisostomos, Aya Fotini Kilisesi’nin papazıydı. İbadethane filan değildi orası, cephanelikti, teşkilat merkeziydi. 9 Eylül’de yıkıldı. Sonra ne oldu? Atina’da Nea Smyrna, yani Yeni İzmir diye bi semt var. Aya Fotini’nin bire bir kopyası dikildi oraya… İsmi, Aya Fotini… Önüne de Hrisostomos’un heykelini dikip, altına şunu yazdılar: “İzmir şehidi!

Başka?

İzmir’de Hollandalıların Protestan kilisesi vardı, sivri, üçgen çatı mimarisiyle “Ben Protestan kilisesiyim” diye bağırır adeta…
Bu kilise Rum cemaatine verildi.
Adı ne kondu? Aya Fotini!

(Üç beş Rumumuz kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Pek çok Türk’ten daha hayırlı yurttaşlardır. Amacım, onları rencide etmek değil. Ama, bizi keriz yerine koymaya kalkanlara, arada bir nostaljiyapmak lazım… Özellikle, son dönemde, Hrisostomos hakkında kitaplar yayınlayan ve ne kadar iyi insan olduğunu anlatmaya çalışan İzmirli işadamları var mesela… Ne yapmaya çalıştıklarının farkında olduğumuzu bilmelerini isterim.)

Demem o ki…
Karşıyaka’nın uğradığı saldırıyı sportif şiddet olarak algılayan, ahmaktır.

Açılım’cılara hatırlatırım:
Karşıyaka, Türk bayrağıdır.

Başka?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “burnu akmış çocuk“a benzetmiş İzmir’i…
E madem sümüklüyüz, mendilini hazırlasın, onu da yarın hınkırırız artık!

Açılım’ken İyiydi… Şimdi Niye Kaçılım?

Kürdistan kuruluyor…

Yalaka gazetelerden arıyorlar:
“Ne düşünüyorsunuz?”

“Kiboş’a sorun” diyorum.

Haber kanalları zır zır…
“Canlı yayına çıkar mısınız?”

“Kardeşim…
Bizler iki cihanda lekeliyiz.
Ekranlarınızı kirletmeyelim.
Sezen Ak’suyu çıkarın” diyorum.

İnanın, sitem veya kinaye değil.
Samimi görüşüm bu…
Açılım’ı kimle açtıysanız, ona sorun.

Kanaat önderidir…
Nihat Doğan’a sorun.

Bi dergiden aradılar mesela, demokratik özerklik, iki dil, iki bayrak meselesi hakkında ne söylersiniz… “Cengiz Kurtoğlu’ndan dostlar tavernasını söyleyeyim” dedim. Anlamadık dediler. “Bülent’ten ablan kurban olsun sana’yı söyleyeyim isterseniz” dedim. Kapattılar.

Niye kapatıyorsunuz…
Açan onlar değil mi?

AKP, Demet Akalın’a sordu.
Siz niye bize soruyorsunuz?

Yetenek sizsiniz…
Hülya Avşar’a sorun.

Kafasına ampul takıp mitinge çıkan Hakan Şükür’e sorun, Hakan Şükür’e… İçtimaya çağrılınca koşa koşa tekmil vermeye giden Asker Bülent’e sorun… “Dar alanda kısa paslaşma, top çevirme zamanı değil, pası isabet ettirme, gol atma zamanı” demişti başbakanımız… Bu pozisyon gol olur mu? En önde oturan Rıdvan Dilmen’e sorun. Hatta, madem mevzu federasyon… Referandumu potaya sokup, “12 Eylül’de çifte zafer kazanacağız inşallah” diyen Basketbol Federasyonu Başkanı’na sorun.

Akil adam mı kalmadı memlekette?
Recep İvedik’e sorun.

Ezel’e, Polat Alemdar’a, Erman Kuzu’ya niye sormuyorsunuz… Film çevrilmiyor muydu orada? Kameralar yok muydu Dolmabahçe kapısında? Çok gerçekçi rol mü yaptılar yoksa?

Balık Ayhan’a sorun.
Ahırkapı Roman Orkestrası çalsın.
O söylesin.

Ama illa merak ediyorsanız bu işin nereye varacağını… En başta söyledim, “Valla çuk yakışıklı adamsın, üstüne tanımam anacım” diyen, Kiboş’a sorun.

Hazır umreden de yeni döndü, patlatsın canlı yayında yorumunu: “Kimbilirrr buu gidişin, dönüşü olacaaak mııı? Kimbiliiiir, kimbiliiir, kimbiliiir, kimbiiilirr!”

Blok Mu? Çarşaf Mı?

Hatırlarsınız… Üniformalarıyla gelen PKK’lıların memlekete girişi, coşkulu törenlerle kutlandı.

Aslında terörist olmadıkları, olsa olsa sevimli terörişko’lar olduğu açıklanan PKK’lılar, sınır kapısına serilen kırmızı halı üzerinde, protokol tarafından çiçeklerle karşılandı. Ayaklarına mahkeme götürüldü. “Teslim olmaya geldiniz di mi?” diye soruldu, “Hayır, liderimiz sayın Apo çağırdı” dediler. “Pişmansınız di mi?” diye soruldu, “Yo-oo, pişman filan değiliz” dediler. Bunun üzerine, “Yaz kızım, pişmanlık affından faydalanmalarına” denilerek, serbest bırakıldılar. Üstü açık otobüse bindirilip, havayi fişekler eşliğinde, zafer turu attılar. Kurbanlar kesildi, nazar değmesin diye alınlarına sürüldü. PKK’lıların yurda girişi şerefine, yurdun çeşitli karakollarına molotof kokteyli atıldı.

Türkiye armut gibi seyretmişti.

Sıkılınca, haberleri zaplayıp…
Dizi filmlere geçmişti.

Bilahare… Apo’yla yapılan protokol görüşmeleri kısa süre tıkanmış, o tıkanma sırasında,terörişko oldukları açıklanan arkadaşların, aniden, terörist olduğuna karar verilmiş, bazıları tutuklanmıştı. Birinin avukatı, Diyarbakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ydu.

Terörist de olsa, elbette kendini savunma hakkı var, avukatı olmalı… Ancak, ya kendi tutar, ya devlet verir ya da gönüllü olunur. Tanrıkulu’nun durumunu bilmiyorum, merak da etmedim, çünkü, Apo’nun protokolünde yer alan “anadilde eğitim”i gönülden savunduğunu biliyorum.

Ayrıca, hiç eveleyip gevelemiyor, tıpkı BDP’nin istediği gibi, Anayasa’da yer alan “vatandaşlık” tanımının değiştirilmesini, hatta, referanduma sunulmasını mantıklı buluyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanı olur olmaz, bismillah, ilk iş, Sezgin Tanrıkulu’na telefon etti, “Sizi CHP’de görmek istiyorum” dedi. Nereden biliyoruz? Tanrıkulu açıkladı, öyle öğrendik. Ancak, CHP’de görülemedi. Çünkü, Kılıçdaroğlu’nun kendisi bile son dakkada başkan adayı olduğu için, Tanrıkulu son dakkaya yetiştirilip, üye yapılamadı. Gelzaman git zaman, Önder Sav’ın ayıklanmasından hemen sonra, rozeti takıldı, CHP’ye üye yapıldı.

Blok mu? Çarşaf mı?

Kılıçdaroğlu, parti meclisi için blok liste yapıp, Tanrıkulu’nu o monoblok gövdenin içine sokmak istiyor… Ki, monoblok olsun, komple, langırt diye sandığa atılsın.

Peki ya çarşaf olursa?
Delegeler elde kalem bekliyor… Habur otobüsünden inip, CHP otobüsüne binen son dakka yolcusunun biletinin üstü çizilecek, hayatı boyunca CHP otobüsüyle seyahat edenlerin isimleri yazılacak. E böylece, otobüste sınırlı sayıda koltuk olduğu için, muavin olması planlanan Tanrıkulu, bagaja bile giremeyecek.

Başka son dakka yolcusu var mı?
Var da, yerimiz dar.

Haberler şimdilik bu kadar…
Dizi filmlere geçebilirsiniz.

Beşi Beş Kuruştan Beş Maaş Kaç Yumurta Eder?

Bankalar satıldı.
Telefonlar satıldı.

Limanlar satıldı.
Ne Tekel kaldı, ne Petkim…
Fabrikalar satıldı.
Nehirler satıldı.

Maliye Bakanı, bütçeyi açıkladı:
8 yılda 1329 yumurta zenginleştik!

Fol yok, yumurta çok yani.

Kiralardan hiç bahsetmedi.
Kümeste oturun iyisi mi…

Faturaları sarısıyla ödeyin.
Ak’ını kafanıza sürün.
Burhan Kuzu öyle yapıyor.

Tüpe masraf etmeyin, çiğ için.
Hepsini içmeyin…
Civciv yetiştirin.
Daha da zenginleşin.
İşe giderken tavuğa binin.

Hepsini harcamayın, tasarruf edin, faizde kuluçkaya yatırın. Ziraat Bankası altı ay vadeli mevduata “koç yumurtası” veriyor. Aman sakın bankamatikten çekmeyin… Ki, maliye bakanımız, dünya ekonomisinin “kırılgan” olduğunu söylüyor.

Bakın kırılgan dedim, aklıma geldi… Maliye bakanımızın bütçe konuşmasını televizyondan seyreden bi vatandaşımız, e madem bu kadar zenginim demiş, gitmiş bi koli yumurta almış, koliyle taşıması zor olduğu için de, ceplerine koymuş, otobüse öyle binmiş, gel görki, sıkış tepiş… Daha otuz metre gitmeden elini ön cebine atmış ki, yumurtalar kırılmış, arka cebine davranmış, neyse, iki tanesi sağlam… Bunları avucumda sıkı sıkı tutayım da, eve sağ salim götüreyim bari diye düşünmüş… Bi durak sonra, arkadaki adam “Birader iniyor musun?” diye sormuş, yo-oo cevabını verince de, “O zaman malum yerimi bırak da, ben ineyim” demiş!

Ve, sanırım o nedenle, bütçe konuşmasını şu cümleyle bitirdi maliye bakanımız: “Diğer ülkelerle kıyaslayınca, böyle bir ülkede yaşadığımız için çok şanslıyız!”

Şükretmek lazım…
O iki yumurtayı bulamamak da var.

Gençlik İnsanın Başına Hayatta Bir Kere Gelir

Hazır ortalık sakinledi…
Sakin sakin konuşalım.

59 yaşındaki YÖK Başkanı, koltuğa oturur oturmaz, ilk iş ne yaptı biliyor musunuz?

Motosiklet aldı.

İçinde ukteymiş.

Çünkü, sağ-sol, ideoloji meselesi filan değildir aslında yaşananlar… “Gençliğini yaşayamamış insanlar” tarafından yönetiliyor Türkiye… Gençleri anlamama sebepleri bu.

Hani, üniversite yıllarından suratını hayal meyal hatırladığınız, varlığıyla yokluğu bir, hafızanızı zorlasanız bile ismini çıkaramadığınız tipler vardır ya… İşte onlar yönetiyor.

Elbette onlar da 20 yaşında, 25 yaşında oldular, ama, hiç genç olmadılar. Vazgeçtik kafelerde yan yana oturup laflamayı, fakülte kantininde bile kızlı-erkekli ortamlarda bulunmadılar.

Gençliğin adeta uzvudur mesela, gitar… Ne kadar uzak onlara… Plajda yakılan romantik bir ateşin etrafı, dağcılık kulübünün kurduğu kampın çadırı, amfide şamata, kampustaki şenlikte mırıldanan aşk şarkıları veya yılbaşı partisi, belki alt tarafı bi bira… Ne kadar uzak.

Dar çevrelerinin Çin Seddi gibi eşiklerine esir büyüdüler maalesef… Kanları kaynamıştır, istemişlerdir mutlaka. Aşamadılar. Aşanlara kızmaları ondan… Halbuki, hayatında bi kere olsun dağıtmadan, nasıl toparlanır insan? Hangi sınırdan bahsedebilirsin, özgürlüğü tatmadan?

İnanmazsanız, açın özgeçmişlerini… Hayat baharının en güzel dört senesi “şu üniversiteyi bitirdi” diye geçiştirilen, kupkuru üç kelimeyle özetlenmiştir. Anaları babaları, ilkokul dönemi, sonra zart diye atlar, siyaset sahnesindeki binlerce fotoğraf… Arası boştur! Üniversite yıllarına dair hatıra fotoğrafı olabilmesi için, hatıra olması lazım öncelikle… Yoktur.

Sorsalar bana, king bilmeyeni milletvekili bile yapmamak lazım… Ki, briçi kumar zannedip, spor olduğunu kavrayamadan mezun oldular. Zaten, spor ayakkabı giymeden emekli oldu çoğu… Apo’nun bile Bekaa’da kız militanlarla voleybol oynarken fotoğrafı var, bunların var mı? Güya kültür dersi veriyorlar bize, hangisinin halkoyunu oynarken fotoğrafı var? Tiyatro?

Mayo giymeden büyüdüler, mayo… Bülent Arınç, Beşir Atalay… Aileleriyle şezlongda güneşlenirken düşünebilir misiniz? Bırak düşünmeyi, Allah bilir, mahkemeye bile verebilirler beni… Bu kadar normal bir insan davranışı üzerinden kendilerini örnek verdiğim için.

(Bakın, peşin peşin söyleyeyim, mahkemeye verirseniz, Kürşad Tüzmen’i şahit gösteririm… Çünkü, mayo giymeyi anormallik kabul etmeyen Kürşad Tüzmen’e gidin sorun, yumurta fırlatan gençlerin heyecanını da anlıyordur, sahillerin AKP’ye neden oy vermediğini de.)

İyi yönetilen devlet, iyi yönetilen üniversite, iyi yönetilen gazete, iyi yönetilen banka, hepsini inceleyin… Hepsinin başında, gençliğinin hakkını vererek yaşamış yöneticiler görürsünüz.

En vahim gençlik hatası…
Gençliğini yaşamamaktır.

Türkiye’nin durumu vahimdir.

Mümbit

Amerikan Vanity Fair Dergisi, Amerikan ilaç firmalarının deney aşamasındaki ilaçları, iki-üç yüz dolara “kobay” olarak kullandığı Türk vatandaşlarının üzerinde test ettiğini yazdı.

Afyon’da kahvede oturan ihtiyarlara durup dururken göz muayenesi yaptılar, siz katarakt olmuşsunuz diyerek, alayını yatırıp kestiler, hepsi kör oldu. İzmir’de katarakt ameliyatı için hastaneye yatan kadının dosyasını karıştırdılar, katarakt duruyor, rahmini aldılar. Balıkesir’de dünyaya gelen bebeğin, göbek bağıyla birlikte sol serçe parmağı kesildi. Mersin’de by-pass olan kadına, 0 RH+ yerine, beş ünite, AB RH+ kan verildi, komaya girince vaziyet anlaşıldı, yırttı. Şanlıurfa’da yanık tedavisi için gelen çocuğa AIDS’li kan verildi, dönüşü yok. Denizli’de isimleri aynı, soyadları benzer Emine hanımlar karıştırıldı, idrar yolları enfeksiyonu için tedavi gören Emine hanımı apar topar ameliyata alıp, rahmini aldılar. Konya’da bir profesörün, kalçası kırılan hastalara taktığı platini tornacıda yaptırdığı ortaya çıktı. İstanbul’da karın ağrısıyla hastaneye gelen adama ultrason çektiler, hamile çıktı.

Amerikan Vanity Fair Dergisi’ne göre, Amerikan ilaç firmaları son üç-beş seneye kadar Nijerya’da, Hindistan’da, Fas’ta kobay kullanıyormuş… Rotayı Türkiye’ye çevirmişler.

Burhan KUZU Aziz NESİN’i Doğruladı

Sanayi Bakanı’na yumurta atıldı.
Egemen Bağış’a yumurta atıldı.

YÖK Başkanı’na yumurta atıldı.
Haşim Kılıç’a yumurta atıldı.
Çıt çıkmadı.

Burhan Kuzu’ya yumurta atıldı.
Derhal soruşturma açıldı!

Bakan’a yumurta atana soruşturma açılmazken, milletvekiline yumurta atana niye soruşturma açılıyor? Ya da ne bileyim… Burhan Kuzu’nun kafası, Anayasa Mahkemesi Başkanı’ndan daha mı değerli ki, o hadiseye soruşturma açılmadı da, bu hadiseye soruşturma açıldı?

Nedir Kuzu’nun farkı?
Yumurtaya alerjisi mi var?
Öbürlerinin bünyesine dokunmadı da, bunun cildinde kaşıntı mı yaptı?

Üstelik… Aslında, Burhan Kuzu’ya soruşturma açılması gerekmiyor mu?

Hatırlarsınız, Aziz Nesin çıkıp “bu milletin yüzde 60’ı aptaldır” demişti. Yüzde 40 fena bi oran değildi… Buna rağmen, herkes yüzde 60’ı üstüne alınmış ve derhal dava açılmıştı.

Halbuki, millete aptal dememişti… “Zekâ için protein gerekir. Et, süt, yumurta tüketimi az olan insanlar yeteri kadar protein alamaz, dolayısıyla kafaları fazla çalışmaz” demişti.

Peki, kafasına yumurta yiyen Burhan Kuzu, yumurta atan çocuklara ne dedi? “Beyinsizler”dedi… Sonra ne dedi? “Yumurtaları atacaklarına yeselerdi, beyinleri daha iyi çalışırdı”dedi.

Yani?
Aziz Nesin ne dediyse, onu dedi.

E merak ediyor insan…
Aziz Nesin haklıysa, niye yargılandı?
Aziz Nesin haksızsa…
Burhan Kuzu niye yargılanmıyor?