Monthly Archives: January 2011

Soros Darbelerini Halk Devrimi Sanmak!

Kuzey Afrika halkları ayakta!‘ ‘Tunus 23 yıllık iktidara son verdi!

Başkan Obama durumu değerlendirdi: ‘Tunus halkı gurur ve cesaretini gösterdi!

Ardından H. Clinton ekledi: ‘Tunus halkının kararlı mücadelesi, diğer Ortadoğulu liderlere bir uyarı niteliğinde!

Derken Mısır karıştı. Batı basını iri puntolarla yazdı:

Mısır halkı Mübarek’i def’etmek üzere!

Batı basını büyük gümbürtüyle Tunus ve Mısır’ı manşetlere taşıyor. ‘Kendiliğinden bir halk hareketi‘ (Spontan) oluşunun üzerine basıyor…

Türkiye’de birçok aydın, Wiki sızıntılarda olduğu gibi olanları HAYRA YORUYOR!

Tek Dünya Devletçiler’i derinden memnun eden Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki bu kargaşa nasıl oluyor da HAYRA yoruluyor? Biz ŞER kısmına bakalım..

Şablona bakın! Yasemin Sedir, Gül, Lale!

Gürcistan, Sırbistan, Ukrayna, Polonya, derken şimdi de Tunus ve Mısır…

Hepsi aynı adımları izledi.. şablon hiç değişmedi..

Tunus’daki ayaklanmaya verilen ad bile, Soroscu bir darbenin izi.

Yasemin, Sedir, Gül, Lale vs vs ‘devrimleri’!

Bunlar, Amerika’nın milli istihbarat teşkilatına bağlı hedef ülkeleri ayaklandırma, kaos yaratma ve fonlama merkezi NED (National Endowment for democracy) ve Soros’un Açık Toplum Vakfı (Open Society Foundation) imzalı…

Turuncu şablon, her ülkede KAOS YAPILANDIRMA operasyonuyla gelişti…

KAOS önce ekonomiye yerleşecek, kör topal giden karma ekonomide devletin yeri yokedilecek, tüm KİT’ler özelleşecek, İMF Uluslararası para Fonu Stand –by larla hedef ülkelerin gırtlağına çökecekti.

Mısır’da da Tunus’da da diğer bölge ülkelerinde de tüm fabrikalar küresel sermayenin eline geçecek,üretim azalacak, fiyatlar rekor seviyeye çıkacak, işsizlik tavan yapacaktı.

Ekonomik KAOS yapılandırmak, hedefe giden yolda ÖN ŞARTTI:

Hedef ülkelerde Batıya bağlı yönetimler ve yönlendirici elit aşırı zenginleşecek, halk giderek açlıktan ölecekti..

Soroscu ‘sivil ağlar’ sendika, medya ve eğitim sistemine sızacaktı… Halk 90’lardan beri hedef ülkelerin kılcal damarlarına girecek, batı işbirlikçisi hükümetlerce tüm milli kurumları tahrip eden bir süreç başlayacaktı…

Bu sürecin en bariz yanı, işsiz, aç yoksul yığınlara SADAKA dağıtılması, ve üst tabakanın SATIN ALINMASIYDI. Son on yılda Tunus’da ve Mısır’da ve benzer ülkelerde İNSAN HAKLARI AKTİVİSTLERİ ve ‘sol’ görünümlü ‘muhalif’den geçilmiyordu. Hepsi batı tarafından fonlanıyordu…

Belge mi? Tunus’dan geliyor.

DOLAR’ı takip edin!

Özgür Düşünce için El Cahid Forumu (AJFFT) 2009’da 131.000 Dolarlık NED fonu

Kendini ‘demokrasi kültürü’nü Tunus gençliği arasında yaymakla yükümlendiren bu grup

İslam üzerine konferanslar düzenliyor, ‘liderlik’ kursları veriyor, ‘yerel gençlik projelerine’ maddi destek sunuyordu!

Eğitimi Güçlendirme Derneği (APES): 2009’da 27.000 dolarlık NED desteğine mazhar olmuştu. Tunus’da İlk öğretim öğretmenlerine ‘demokrasi’ kültürü aşılamıştı!

Muhammed Ali Eğitim, Araştırma merkezi (CEMAREF) Aynı yıl NED’den 33.500 dolar fon almıştı. Genç Sivil grubun 10 kişilik çekirdek kadrosunu eğitmiş, yaşları 20-40 arasında değişen 50 kişilik ‘aktivist’in yerel gezilerini desteklemişti.

Benzer şekilde Tunuslu gazeteciler, akademisyenler, hukukçular, sendikacılar, insan hakları dernekleri, Tutuklular için Af dernekleri her yıl yüzlerce bin dolar fonla ödüllendirilmişlerdi.

(bkz: http://www.ned.org/where-we-work/middle-east-and-northern-africa/tunisia)

Son 10 yılda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde Ortadoğu işbirliği Girişimi (Middle East Partnership Initiative), ‘Amerikan demokrasisi’ni yaymak için resmi ve sivil, gizli ve açık ajanlarıyla harıl harıl çalışmaktaydı.

Vakit gelince aç yoksul ve kafası karıştırılmış insanlar, ‘eğitilmiş’ liderlik kurslarından geçmiş yerel birimler tarafından yönlendirilecek, halkın öfke ve isyanı, küresel çıkarlar çerçevesinde değerlendirilecekti..

Yoksa neden tüm CFR medyası teneke çalıp oynasındı ki!

Obama , Clinton ve Soros’un yüzünde neden güller açıyordu?

Neden Şimdi!?

Bu ülkelerde yıllardır kıyamet kopuyordu.

Aralık 2006’dan beri sayıları yüz binleri bulan bir işçi hareketi Mısır’ı sarsıyor ve dünya basını bundan hiç sözetmiyordu. Haberler tek bir satırla bile BBC, CNN de yeralmamıştı.

TRT’de Sınırlar Arasında programı için Kahire’deyken, ABD istihbaratı ve Vatikan ile ilintili hem ‘gazeteci’ (daha önce Sudan’da bir kilise aktivisti!) Liam Stack ile röportaj yapmıştım: Görüşü ilginçti: Eğer grev dalgası Ortadoğu’daki diğer ülkelere sıçrarsa bu felaket olurdu…O nedenle batılı haberciler sessizdi.

Konuştuğum grevci işçiler, ne batıdan, ne sendikalardan ne de Müslüman kardeşler’den en ufak bir destek alınmadan işçi hareketinin olgunlaştığını söylemişlerdi.. (Bkz: Böl ve Yut: Mısır bölümü)

Çoğu derhal içeri atılmış, dışarıdaki işçi liderleri, her an başlarına bir şey gelebileceği için grev ve yürüyüş filmlerini bana teslim etmişlerdi. Sınırlar Arasında’da yayınlamıştık.

Benzer durum, Ürdün, Yemen, Cezayir, için de geçerliydi.

Halk ayaktaydı. Büyük yürüyüşler, grevler, sokak çatışmaları oluyor, batılı siyasiler ve medya üç maymunu oynuyordu…

2011’e adım atarken düğmeye basıldı! İri puntolarla Tunus, Cezayir, Mısır, Yemen, Ürdün manşetlerde!

Bu ülkelerin her birinde ABD’nin 20-30 yıldır desteklediği baskıcı liderler var. Orduları ABD’den büyük maddi destek alıyorlar…

ILIMLI İSLAM teorisyeni Daniel Pipes Washington Post’da yazıyor:

Tunus’daki gibi nispeten kansız, kolay bir darbe, diğer İslam ülkelerinde diktaların yıkılmasına yardımcı olabilir!

Acaba bu coğrafya için ‘Tek çözüm Ilımlı İslamdır!‘ diyen Pipes, geleceğe dair ipuçları mı sunuyor?

‘Yeni Ortadoğu’ inşası

Göya ‘kendiliğinden’ halk hareketleri ile ABD 2006’da Lübnan’da açıkladığı YENİ ORTADOĞU’yu mu inşaa ediyor?

Bu aşamada sorulan soru: Suudi Arabistan’a sığınan Tunuslu Bin Ali, Mısır’da sadece tek ayağı üzerinde duran Mübarek 30 yıldır ABD ve AB’nin ekonomik ve siyasi emir ve desteğiyle halklarına cehennemi yaşatmıyorlar mıydı? Şimdi ne değişti?

Şimdi ‘terörle savaş’ bahanesinin ‘Amerikan demokrasi’ dalgasıyla yumuşatılması zamanı geldi…

Bunun ipuçlarını hem Soros hem Kemal Derviş 2 yıl once vermişti. ‘Daha çok sosyal demokrasi!‘ demişlerdi!

ABD eski dışişleri bakanı Rice 2005’de : ‘Fas’dan Pakistan’a 22 ülkenin sınırları değişecek!’ dememiş miydi!

Bunun anlamı: ‘Ülkeler küçük parçalara bölünecek, şehir devletler, küresel sermaye gruplarının hakimiyetine girecek. Daha çok yerelleşme, daha az ulus devlet formülü yerleştirilecek.’ idi.

Anti Amerikan hissiyatın çok güçlü olduğu bu coğrafyada, patlamaya hazır işsiz ve yoksul kitlelerin gazının alınarak değişime itilmesi zamanı geldi.

AMA bu iki taraflı işleyen süreçtir.

İlk petrol savaşında, 1900’lerin başında, benzer paylaşım süreçlerinden geçen coğrafyanın genetik hafızası, kutuplaşan dünyada beklenmedik bir çıkışa imza atabilir… Batının büyük korkusu işte bu minvaldedir!

Gerekçe: Başbakan Milleti Ayrıştırıyor!

Televizyonlar, Galatasaray Başkanı Adnan Polat’ın basın toplantısına daha fazla zaman ayırsa da altı dil bilen iktisat profesörü ve uluslararası ilişkiler uzmanı AKP Antalya Milletvekili Yusuf Ziya İrbeç’in Meclis’te açıkladığı istifa gerekçeleri, bu partinin Türkiye’yi nereye sürüklediğini net bir şekilde gösteriyor.

İrbeç, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, “Açılım politikalarının milletimizin yüreğinde Habur ve benzerleri ile açtığı yara hepimizin malumudur. Seçim sonrası yapılacak Anayasal değişikliklerle milletimizin ve ülkemizin birlik ve bütünlüğünün bozularak bu yaranın daha da derinleşeceği endişesini taşımaktayım” dedi.

İrbeç, takip edilen politikalarla milletin sosyolojik, psikolojik ve coğrafi yönden bölünme sürecine sürüklendiğini söyledikten sonra “Bu kaygılarıma sebep olan hadiselerin başında, Başbakan’ın, her konuşmasında toplumu ayrıştırmaya yönelik söylemleri gelmektedir. Şahsen, milletin ismini telaffuz etmekten kaçınan bir tutuma karşı tepki vermek zorunluluğunu hissediyorum. Ülkemizin anayasal adı Türkiye’dir ve üzerinde vatandaş sıfatıyla yaşayan herkes Türk’tür. Bu, bir alt kimlik değildir. Oysa Başbakan, söylemlerinde, milletimizi bütünleştirici bir unsur olan Türklüğü, sürekli ve anlaşılmaz bir biçimde alt kimlik haline getirme çabası içindedir.

AK Parti’ye oy vermiş, aynı endişeleri taşıyan milletvekili arkadaşlarımın ve vatandaşlarımızın olduğunu da biliyorum” dedi.

Görüldüğü gibi hiç tanışmadığımız İrbeç’in istifa gerekçeleri, bizim yıllardan beri Tayyip Erdoğan’a yönelttiğimiz eleştirilerle birebir aynıdır. Biz bu eleştirileri, diğer partileri desteklemek için değil, Türkiye’nin kuruluş felsefesinin Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından tehdit edildiğini gördüğümüz için yapıyorduk. Ayrıca AKP’nin alternatifi olması gereken partileri de bizim kadar eleştiren yoktur.

Demek istediğim şu ki yüzde 85’i “Türk’üm” diyen bir toplumun, AKP gibi Türklüğü Anayasa’dan bile silmek ve alt kimlik haline getirmek isteyen bir partiye oy vermesi, akla, mantığa uygun değildir.

Peki o halde AKP, hesaba oy kullanmayanları da dahil edersek halkın üçte birinin oyunu nasıl alabiliyor?

Çünkü halk, ülkenin gündemiyle değil, ekmek kavgasıyla meşguldür ve birçok televizyon röportajında da görüldüğü gibi önemli oranda vatandaşımızın ülkenin nereye götürüldüğünden haberi bile yoktur!

AKP’nin kendi medyasını da oluşturarak giriştiği propaganda yöntemleri de ülkede büyük bir kafa karışıklığı meydana getirmiştir. Öyle ki Türk adıyla meselesi olan AKP, seçimlere yakın “Tek millet, tek devlet” sloganı ile milliyetçilerden bile oy alabilmektedir.

Referandumda evet çıkmasının sebebi ise diğer siyasi partilerin, sivil ve askeri bürokrasinin geçmişteki hatalı uygulamalarına sadece AKP’nin karşı çıkıyor olmasıdır.Birçok vatandaşımız bu düzenin değişmesi adına AKP’ye destek verdi. Geçmişte “Bu düzen değişmeli” diyen Bülent Ecevit gibi Tayyip Erdoğan da aynı umut dalgası üzerinde sörf yaparak bugünlere kadar geldi.

Normal şartlarda, damarlarında Türk kanı dolaşan veya vatandaşlık bilinci ile kendisini Türk hisseden bir kişinin AKP’ye oy vermesi intihar demektir!.. İnsan bindiği dalı keser mi? Türklük, bu halkın en önemli ortak paydasıdır. Bir terör örgütü, belli bir etnik kökene mensup vatandaşların bir kısmının aklını çeldi diye bu sosyolojik gerçek değişmez. Fakat, AKP İslâm kimliğini de istismar ettiği için halkın desteğini alabildi.

Şimdi deniz bitiyor işte. Bir kişinin istifasıyla ne olur diye düşünmeyin! İrbeç’in istifa gerekçesi, AKP’nin millet vicdanında mahkûm olması için yeterlidir.

Yeter ki muhalefet, muhalefet olsun!..

Sabahattin

Boğaz’daki restoranlarda bi levreğe 500 lira ödeyip, sırtını Boğaz’a dönerek oturan öküzler var bu ülkede… O nedenle, üç tarafımız denizle çevrili olmasına rağmen, ahalinin çoğu yüzme bilmez. O nedenle, denizi olmayan ülkeler dünya yelken şampiyonu çıkarırken, dünyanın en güzel midye dolmasını denizi olmayan, benim canım Mardinlilerim yapar.

İşte bu nedenle, Erzurum’da başlayan Üniversite Kış Oyunları’nı çok önemsiyorum. “Milat” olarak görüyorum. Çünkü, papağan gibi tekrar edilmesine rağmen, zannedildiği gibi “zengin sporu” filan değildir. Hatta, iddianın aksine, zenginlerin yapamadığı spordur!

Kanıt mı?

Açılış töreni yapıldı, ay-yıldızlı bayrağımızı Sabahattin Oğlağo taşıdı. Alaskalı eskimo gibi soyadı var ama, Muşlu o… Adını ilk defa duyanlar “afferin çocuğa şekerim” diyecek, eminim… Halbuki boru değil, 2002 Salt Lake City, 2006 Torino, 2010 Vancouver, üç olimpiyata katıldı. Çocuklarımızı spora yönlendiren Muş Valiliği’nin mucizesi, kayaklı koşuda rakipsiz Türkiye şampiyonu, Atatürk Üniversitesi Spor Akademisi öğrencisi o.

Atatürk Üniversitesi… İkinci kanıtım.

Türkiye’de 156 üniversite var, milli takımda sadece 35 üniversiteden sporcu bulunuyor, 121 üniversitenin “üniversite oyunları”yla alakası yok maalesef… En çok katkı sağlayan ise, 23 sporcuyla, Atatürk Üniversitesi… Öğrencilerin gelir durumu, şehrin ekonomisi,üniversitenin imkânları bakımından sıralama yapsak, herhalde bu 156 üniversite arasında 100 küsuruncu sıralarda gelir. Ama “zengin sporu” zannedilen milli takımda, en başta.

Ha, denebilir ki, Erzurum’da dağ var, kar var, ondan… Kardeşim, karlı dağın kralı Kayseri’de var, şahane tesis var, biri Abdullah Gül adıyla, dört tane de üniversite var. Ama, milli takımda numunelik, bi sporcu bile yok ordan… Kayak bilmeyen Abdullah Gül, üçüncü kanıtım.

Tekirdağ’ın adı dağlı ama, doğru dürüst dağı mağı yok, en yüksek rakımlı yeri, Çankaya Köşkü’nden bile aşağıda… Buna rağmen, Namık Kemal Üniversitesi’nden hiç olmazsa bir tane milli sporcusu var, artistik patende, ismi Damla… Damlaya damlaya göl olur elbet.

Kocaeli Üniversitesi’ni kutlamak gerek, tek başına 17 sporcusu var milli takımda… En çok sporcu gönderen şehir, başkent; Hacettepe’den 10, Gazi’den 7, Ankara Üniversitesi’nden 6, Bilkent’ten 5, ODTÜ’den 4, Atılım’dan 1, Ufuk’tan 1, toplam 34… En çok üniversiteden sporcu gönderen şehir İstanbul; Bilgi’den 12, Aydın ve İstanbul Üniversitesi’nden 2’şer, Boğaziçi, Galatasaray, Koç, Sabancı, Marmara, Okan, Haliç ve Doğuş’tan 1’er, 24 sporcu…

5 bin yıllık tarihi boyunca yapılabilmiş en büyük kardan adamı sadece 5 milimetre boyunda olan İzmir’imi ayıplamıyorum haliyle… Hiç olmazsa, artistik patene bir sporcu göndermeyi başaran Dokuz Eylül Üniversitesi’ni tebrik ediyorum. Malum, biz çipurayız… Kış sporlarının daha çok, müzik eşliğinde sıcak şarap, sucuk-ekmek tarafıyla ilgileniyoruz.

Eskişehir Anadolu’dan 9, Kars Kafkas’tan 7, Polis Akademisi, Uludağ, Açık Öğretim ve Niğde’den 3’er, Kastamonu’dan 2, Bolu İzzet Baysal, Sivas Cumhuriyet, Van 100’üncü Yıl, Kuzey Kıbrıs Doğu Akdeniz, Ağrı İbrahim Çeçen ve Aksaray Üniversitesi’nden 1’er…

Ayrıca, ABD’de okuyan 5, Kanada, İngiltere, Fransa ve Ukrayna’da okuyan 1’er sporcumuz var milli takımımızda.

Evet, mutlaka rezaletler yaşanacaktır organizasyonda… Elektrikler kesilecek, yarışmalar yarım kalacak, hakemler soyulacak, pistlere giren adamlar kayakçılarla çarpışacaktır, çığ bile düşmesi muhtemeldir… Dünyanın en iyisini yaptık ayaklarıyla dikilen tesislerde kaç paralık voli vurulduğu, hangi bademlerin köşeyi döndüğü elbette ortaya çıkacaktır.

Ancak, milattır.

Kış sporları, zengin sporu değildir.
Biraz merak, yeterlidir.
Başta futbol manyağı basınımız, tüm Türkiye’nin… Muşlu Sabahattin’in taşıdığı bayrağın peşinden gitmesini diliyorum.

Dönek Döndü

Sekiz yıl geçti…
Tam sekiz yıl sonra, Türkiye’nin başına ne geldiğini anladılar da AKP’nin yaptıklarından endişelenmeye başladılar ve döndüler dönekler…
Sekiz yıl…
Sekiz yılda çocuklar yürümeyi, konuşmayı, kendi başlarına çiş yapmayı, okumayı, yazmayı, istemeyi, düşünmeyi, anlamayı öğreniyorlar…
Leylekler sekiz kez şaşırmadan gidip-döndüler…
Cansız toprak tam sekiz kez canlandı da ürünler verdi; bakliyattan hıyara kadar…
Ayılar tam sekiz kez kış uykusundan uyandılar…

Dönek?..
Sekiz yıl dincilerin eteğine yapışıp gittikten… İktidardakilerin yaptıkları yıkımı görmezlikten geldikten… Her Allah’ın günü yaşanan hukuk dışı, çağdaşlık dışı, ahlak- dışı rezaletlere methiyeler dizdikten sonra…
Dönek döndü…

Bu arada ne oldu bakın:

  • Devletin tüm sivil kurumları tarikatın eline geçti…
  • Yargı içindeki karşı yapılanma anayasa değiştirilerek tamamlandı…
  • HSYK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay bitti…
  • Büyük medyada karşı görüş silindi…
  • Üniversiteler, YÖK-MÖK gitti…
  • Askerler sindi…
  • Yandaş sermaye tüm sektörlerde öne geçti…
  • AB yattı…
  • Umutlar Araplara bağlandı…
  • Anadolu’da büyük dinci-muhafazakâr dönüşüm sağlandı…

Kısacası, o bildiğimiz Cumhuriyet Türkiye’si tükendi…
Dönüp bakın, sokakları dahi değişti buraların…

Şimdi uyandı dönek…
Tam sekiz yıl sonra…
Şu yukarıdaki büyük istila dönek sayesinde sağlandı aslında… Onun dünyanın ve toplumun gözüne tuttuğu örtü, gizli-saklı amaçlara sağladığı perde altında gerçekleştirildi…
En öne onu koydular, kervan yürüdü…
Ve iş işten geçtikten sonra…
Haberler geliyor:
“Dönek döndü…”

Danıştay’dan Dönmezse Çemberden Döner

Hayır diyen darbecidir” diyen Başbakan, suçsuz bulundu… “Evet diyen gaflet içindedir” diyen Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Tansel Çölaşan, suçlu bulundu.

PKK’yı buyur edip halay çektirdiler. Hizbullah’ı sokağa salıp halay çektirdiler. Anne-babasıyla yemek yiyen bebeleri sigaya çekip, gözaltına almaya kalktılar.

(İmza vermeye gelmeyen domuz bağcılara bir hafta dokunmadılar, hepsi vınn… Efendi gibi her sabah imza vermeye geleni, demek ki suçlu bu diye, operasyon yapıp tutukladılar.)

Cep telefonundaki numaraları “delil” kabul edilip, hapse tıkılan teğmenin cep telefonuna, bizzat polis tarafından, dinci terör örgütü üyesinin cep telefonu rehberinin monte edildiği ortaya çıktı. Teğmen 29 aydır içerde… “Suç delili” rehberin sahibi olan kişi, dışarda.

(Son durum şu: Kurucusu olduğu iddia edilen Ergenekon örgütünün kurulduğu tarihte ilkokul üçüncü sınıfta olduğu için… Henüz 9 yaşındayken, devleti yıkmak için, 85 yaşındaki İlhan Selçuk’un yardımcısı olamayacağı için… Terörist denilen “kaynana”sına kısa mesaj atmış gibi görünmekle beraber, aslında “bekâr” olduğu için… Zaten “delil” kabul edilen telefon numaralarının da yalan olduğu ortaya çıktığı için… Tutukluluk halinin devamına!)

Deveyi havuduyla götür, serbest.
Islık “çal…”
Suç.

Ağzını burnunu kıran, kafasına tabanca dayayıp, baltayla tehdit eden kocasına karşı koruma isteyen kadıncağızın talebi reddedildi… Delik deşik ederek öldürdü manyak herif, göğsünden girip sırtından çıkan 26 santimlik kasap bıçağının “öldürücü olmadığı”na karar verildi.

Haliyle diyorsunuz ki…
Nasıl oluyor da oluyor?

Şöyle oluyor…
Adliye’ye zabıt kâtibi almak için çağrı yaptılar, binlerce üniversite mezunu işsiz başvurdu, sınavı geçen adayların mezurayla boyunu ölçtüler, 1.75’ten kısa olanları elediler!

1.75 zabıt kâtibi
1.85 savcı
1.90 hâkim
Yargıtay Başkanı Tanjeviç
Danıştay 12 dev adam

Şaka bir yana, başbakanımızın bu boyla özel yetkili savcı olması normal de…
Adalet Bakanı’nın bu şartlarda değil zabıt katibi, mübaşir olması bile imkânsız yani.

Seks

Cumhuriyet seks’enyedi yaşında.
Seks’enbir şehrimiz var.

Yasama organı
Yürütme organı
Yargı organı
En az üç yani.

Anayasa madde seks’en…
Milletvekili tarifi.

Seks’en şehirden vekil çıkardı AKP.
Seks’enbirinci Tunceli’den ne çıktı?
Yüzde seks’enbir hayır.

Zaten, niye gitmiştik sandığa?
12 Eylül seks’enden.

Hakkındaki dava sayısı seks’endört.
Başbakan muhalefete seslendi…
Benim boyum bir seks’en beş.

Bakan’a cetvel hediye ettiler hemen.
Seninki kaç santim?

Elektriğe bir yılda yüzde seks’en, emekliye bir yılda seks’en lira zamcık yapıldı. Sigara tüketimi yüzde seks’en bir arttı. Seks’en iki bin ithal koyun geldi. Erbakan seks’en dört yaşında genel başkan oldu. Tohumun yüzde seks’en beşi dışardan… Türkiye insani gelişmede seks’en altıncı sırada… Ahalinin yüzde seks’en yedisi kan grubunu bilmiyor. Öğretmenlerin yüzde seks’en sekizi borç batağında… Dayak yiyen kadınlarımızın oranı yüzde seks’en dokuz.

Kafamıza takılan numara olduğunda güzel güzel 118’i arıyorduk… Durup dururken n’aaptı bu arkadaşlar? 118 seks’en… E fındığı da viagraya çevirip, aganigi naganigi yapmışlardı zaten.

Geçen yıl 41 tane mesir macunu kapan Bülent Arınç, bu yıl rekor kırdı, 120 tane kaptı, “Nasıl anlatacağımı bilemiyorum, mükemmel bi şey, bize bu heyecanları yaşatanlara teşekkür ediyorum” dedi…
Sonra da, CHP milletvekiline ikram etti, “Sizin ihtiyacınız var” dedi.

Sahi, neydi bunların şarkısı…
Bana her şey seni hatırlatıyor!

AKP’lilerin İlacı İki CHP’li

MECLİS’te zaman zaman ilginç tartışmalar yaşanır. Milletvekilleri birbirine ağır suçlamalar yöneltirler.

Ama bir süre sonra söylenen sözler Meclis’in har gürü içinde unutulur.
Bugüne kadar iktidar partilerinin damarına basan muhalefet milletvekilleri çok oldu.
Onların eleştirileri nedense iktidar grubunu çok kızdırır, laf atmalar olur.
Kürsüdeki hatibin de istediği zaten budur, hemen eleştiri dozunu artırır.
Bazen iş çığırından çıkar, tartışmalar küfürleşmeye, yumruklaşmaya kadar gider.
Bu dönemde de AKP’lileri kızdıran iki CHP’li milletvekili var.
Onlar ne zaman kürsüye çıkıp konuşsalar AKP’lilerin nedense tüyleri diken diken oluyor.
Bunlardan biri CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç, öteki de Yalova Milletvekili Muharrem İnce.
Hem İnce, hem Genç sözlerini esirgemeyen iki milletvekili.
Eleştirilerini öyle dolanarak değil, damardan yapıyorlar.

Kamer Genç ağırlıklı olarak yolsuzlukları dile getiriyor, ayrıca iktidarı laik demokratik cumhuriyete karşı politikalar yürütmekle suçluyor.
Bu suçlamaları yaparken de lafını hiç esirgemiyor.
Kamer Bey yıllardan beri söyleyeceğini direkt dile getiren bir milletvekili olduğu için iktidar karşıtı insanlar tarafından çok seviliyor.
Nereye gitse büyük ilgi görüyor. CHP toplantılarında en fazla alkışı o alıyor.
Halk, içinde biriken kızgınlığı seslendirdiği için Kamer Bey’e sempati duyuyor.
Bu nedenle Tunceli halkı ister bir partinin listesinden girsin, ister bağımsız aday olsun Kamer Bey’i hiç tereddütsüz parlamentoya gönderiyor.
Onun kendi sesleri olduğunu biliyorlar.

Muharrem İnce de öyle… Kürsüde gerçekleri hiç çekinmeden dile getiriyor.
O nedenle AKP grubundan büyük tepki görüyor ama o buna aldırmıyor ve söyleyeceklerini net olarak seslendiriyor.
Muharrem Bey’in yıldızı geçen yıl 25 Aralık günü Meclis’te yaptığı konuşma ile birden parlayıverdi.
Yaptığı konuşma öyle bir ilgi ile karşılandı ki, bütün internet siteleri bu konuşma ile doldu taştı.
İnce’nin konuşmasını yüz binler okudu. Konuşmanın en çarpıcı bölümü şöyleydi:
“… 2002’de AKP iktidara geldiğinde, ilk işiniz gömlek değiştirmek oldu, sonra sakallarınızı kestiniz, ciplere bindiniz, orman içi villalarınızdaki havuzlarınızda yüzmeye başladınız. Habur’da teröriste kibar,Ankara’da işçiye gaddar oldunuz. Silivri’de faşist hukuk, Silopi’de liboş hukuk, Deniz Feneri’nde işleyen hukuk düzeni icat ettiniz…”
Bu konuşmadan sonra Muharrem İnce hem AKP’ye karşı olan insanların, hem de partisinin yıldızı haline geldi.
Şu anda CHP’nin grup başkanvekili.
Geçtiğimiz günlerde önce İçişleri Bakanı Beşir Atalay, sonra da Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ile söz düellosuna girdi.
İnce’nin sinirlerine son derece hâkim olması tartıştığı kişileri iyice kızdırıyor ve onları yanlış yapmaya zorluyor.
Beşir Atalay tartışma sırasında kendini tutamayıp İnce’yi yalancılıkla suçladı.
Daha sonra “Kimseyi rencide etmek gibi bir amacım yok. Görüşmeler içinde sürçü lisan olabiliyor” dedi.
Çubukçu ise o kadar sinirlendi ki, arkadaşları kendisini sakinleştirmek zorunda kaldı.
Meclis tartışlarında en büyük hüner insanın sinirlerine hâkim olabilmesidir.
Bunu yapamayanlar daima zor durumda kalırlar.

Soyadı Gibi Yerli Marka Otomobil

Patronlara sipariş veren Başbakan, “Soyadınız gibi yerli marka otomobil yapın” dedi.

Bertaraf olmak istemem ama, “soyadı gibi yerli” marka otomobilimiz zaten var.

Üstelik, bizim Başbakan, başbakan olduğundan beri var.

Alman otomotiv devi Volkswagen, sekiz sene önce, bir milyar Euro yatırım yaparak, çok çocuklu aileler rahat rahat sığıp turlasın diye, geniş, ferah bi model tasarladı. Adını da tour kelimesiyle, önceki modeli Sharan’ı birleştirip, “Touran” koydu. Devasa bütçeli uluslararası reklam kampanyaları hazırladı. Tam bangır bangır piyasaya sürecekti ki… Zırrr, telefon!

  • Alloo, Volkswagen mi?
  • Evet, buyrun.
  • Touran çıkıyormuş.
  • Evet, çıkıyor.
  • Zor çıkar hemşerim.
  • Nası yani?
  • Touran benim!

Arayan, Mehmet Turan’dı.

Henüz çocukken, 1972’de ailesiyle Almanya’ya göçen, dil sorunu yüzünden okuyamayan, çıraklıktan başlayıp Hamburg’un arka sokaklarında tamirhane açan, Konyalı Mehmet Turan.

Kendi çapında vites mites gibi bi şeyler geliştirmiş, kimse kapmasın diye de, 2000 senesinde Alman Patent Dairesi’ne başvurup, soyadını tescil ettirmişti… Hem de, sağlam olsun diye, sadece Turan’ı değil, Touran, Tuoran, Turoan, Toruan gibi versiyonlarını da bağlamıştı.

Volkswagen’in yönetim katına adeta bomba düştü. 22 dakika sessizlik oldu! Yedişer tane diploması olan CEO’lar, müdürler 22 dakika birbirine baktı… Galiba ayvayı yemişlerdi.

Avukatlar inceledi.
Galiba’sı fazlaydı.

Düşündüler, taşındılar, çok uyanıklar ya, isim hakkından vazgeçmesi karşılığında beş bin Euro teklif ettiler, bir de hediye duvar saati gönderdiler; saat başında kuş çıkıyordu içinden… Bizim Mehmet, saftirik ya, pek beğendi teklifi, hediye saati tamirhanenin duvarına astı, teşekkür olarak “Touran’ı piyasaya çıkaranı oyarım” içerikli mahkeme kararını gönderdi!

Avukatlar inceledi.
Oyar…

Volkswagen’in yönetim katı ilk şoku atlatmıştı. Bu sefer 12 dakika sessizlik oldu.

Uzatmayayım…
370 bin kişi çalıştıran, 300 milyar Euro değerindeki Alman gururu, diz çökmek zorunda kaldı. Altı sıfırlı olduğu öne sürülen çeki verdiler kuzu gibi, hem helallik aldılar, hem isim hakkını.

“Soyadı gibi yerli” marka otomobilimiz var yani O

(Alman’ın elinden çatır çatır patenti alan Türk zekâsından devletin haberi olmazsa… Alman’ın çıkıp İstiklal Marşımızın patentini almasına şaşmamak lazım sanırım!)

Ha diyorsan ki, yerli soyadından değil, yerli üretimden bahsediyoruz… Bordrolu işçiyi yolunacak kaz görürsen, ahaliyi dünyanın en pahalı benziniyle gezdirirsen, gümrük duvarını ardına kadar indirip, vergileri köküne kadar bindirirsen, el arabasına binmediğine şükret.

Aman Haberal’ı Sıkı Tutun Ha

Neymiş efendim…
Yanlış bacağı kesmişler.

Kardeşim… Hükümetimizi dinleyip “aile hekimi”ne gideceğine, el âlemin hekimine gidersen olacağı bu, tanıyamamıştır bacağı… Ben mesela her ihtimale karşı işe gelmeden uğradım aile hekimime, “Bak arkadaş, bu sağ, bu sol, sonra karıştırdım filan anlamam, ona göre!”

(Bu tür haberler olduğunda, her nedense “kasap gibi doktor” başlıkları atılır. Halbuki, bonfile isteyene pirzola, biftek isteyene incik vereni görmedim bugüne kadar… Bunlara kasap demek, kasaplara hakaret.)

Frankeştayn’ı serbest bıraktıkları gün, taksitle böbrek satan arkadaşları yakaladılar bu arada… Garibandan tiko para 5 bine alıyorlarmış, peşin fiyatına vade farksız 25’e satıyorlarmış.

E organ’izasyon taksitle olunca…
Ceset de bonus’lu oluyor haliyle.

Abisini morgdan alan vatandaş, son bir kez yüzünü görmek için kefeni araladı ki… Rahmetlinin yanına, bi tane kadın bacağı, bi de bebek cesedi koymuşlar. Meğer rahmetlinin bacağı daha önce diz altından kesilmiş… Onu kalçaya kadar tamamlamışlar, bebek ekstra.

DNA testi yapacaklarmış iyi mi…
Adama kadın bacağı takıp, bebek monte etmişler, hâlâ kromozomda molekül arıyorlar!

(Buna benzer hadise, Haydarpaşa Numune’de yaşanmıştı. Kadının biri vefat ediyor, hastabakıcıya veriyorlar, morga götür diye… Asansöre biniyor, peşinden sedyeyi çekiyor, en alt kattaki düğmeye basıyor. Bismillahirrahmanirrahim, kadın ayağa kalkmaya başlıyor. Hem de öyle böyle değil, tavana kadar dikiliyor… Meğer, rahmetlinin saçı asansörün kapısına sıkışmış… Hastabakıcı kafayı yedi tabii, rapor verip emekliye sevk ettiler, son gördüğümde kapıda ayakkabı boyacılığı yapıyordu. Sonra n’ooldu bilmiyorum.)

Neyse… Allah’tan Profesör Haberal’ın hastane odasını gece yarısı bastılar da, memleketin sağlığını koruma altına almış oldular… Ki, maazallah bi fenalık yapmasın ordan.

CMYLMZ Nostradamus

Cem Yılmaz büyük adam arkadaş…
Türk Telekom Arena reklamında ‘Akustiğe bak’ dedi…
300 kişi ıslıkladı, on bin gibi ses çıktı…

‘Saha alttan ısıtmalı’ dedi…
Gerçekten birilerinin altı ısındı açılış gecesi…

‘Çizgiden çıkmamak lazım’ dedi…
‘Protesto yapan Galatasaraylıların babaları belli değil’, ‘Kim yaptı lan o stadı size. Geri zekalı kuş beyinliler’ gibi çizgi dışına çıkıldığında neler olabileceğini bize gösteren açıklamalar okuduk…

‘Stadımızın altın anahtarını veriyoruz’ dedi…
Başbakan ‘Anahtar TOKİ’de. Daha vermedik, anlaşmalar daha yapılmadı’ açıklaması yaptı…

‘Mekan oynatıyor’ dedi…
Mekanın sadece oynatmadığını, ıslıklattığını, yuhalattığını gördük…

‘Çıkarken ışıkları kapatın bir zahmet’ dedi…
Daha girer girmez ampulleri kapatmak istedi seyirci…

Bir tek eksik var yalnız. bayrak direğiyle ilgili kehaneti gerçek olmadı.
Orada da bir tek zamanlamayı tutturamadı.
Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı protesto ile ilgili soruşturma başlatmış. Sorumluları bulup cezalandıracakmış…
Kamera görüntülerini inceleyerek korner direğinin nereye gideceğini bulmaya çalışıyorlar yani…
Hep söylüyorum…
Cem Yılmaz büyük adam…