Tag Archives: Bekir COŞKUN

Ya Keramet Ya İnternet

Hoca Efendi Hazretleri çağdaş bilimlere kızıyordur…
Niçin?..

Çünkü eskiden kendisi keramet gösterip uçardı…
Müritleri de uçurabilirdi onu ama, en çok cemaatin dilinde dolanıp dururdu Hoca Efendi Hazretleri’nin gece uçtuğu…
Duyanların itikadı bir iken bin olurdu…
Ama elin gâvuru uçağı icat etti…
Müritler de başladı uçmaya…
Uçan uçana…
(…….)
Eskiden Hoca Efendi Hazretleri aynı anda birçok yerde görülürdü..
Cemaattekiler onun İstanbul’da oturduğu gece, Kudüs’te, Halep’te, Hicaz’da görüldüğünü anlatırlardı birbirlerine…
Duyanların itikadı bir iken bin olurdu…
Elin gâvuru televizyonu icat etti…
Nazlı Ilıcak ile Nuray Mert bir gecede üç kanal üzerinden bin şehirde gözüküyorlar bile…
(…….)
Hoca Efendi Hazretleri gaipten haber alırdı…
Misal “Yağmur yağacak” derdi…
Yağmur yağmadı, zaten yağmadı… Yok yağdıysa cemaat Hoca Efendi Hazretleri’nin keramet göstererek gaipten haber aldığını anlatırdı dilden dile…
Duyanların itikadı bir iken bin olurdu…
Elin gâvuru meteoroloji uydusunu icat etti, yağmurun saatini de veriyor, damlaların büyüklüğünü de…

İşte; çağdaş bilim Hoca Efendi Hazretleri’nin palavralarını bir bir ortaya çıkartıyor…
Bu yüzden çağdaşlığa da, onun bilim dallarına da için için kızıyor Hoca Efendi Hazretleri…
Bir de gözü açılan insanlar İnternet üzerinden örgütlenip, Hoca Efendi Hazretleri’nin tarikat örgütlenmesinin üzerine çıkınca… Büyük medya susturulduktan sonra, toplum kendi medyasını yaratınca…
Ve cemaat istilasına karşı insanlar İnternet üzerinden örgütlenmeye başlayınca…
Emir geldi:
İnternet’i sansürleyin…

İşte; İnternet’in başına gelen bu…

Siz de direnin…
Elletmeyin…

Şifre: Badem Bıyık

Ös Se Ye Me’nin Ye Ge Se sınavında bir dolap dönmediğine:
Cumhurbaşkanı kefil oldu…
AKP kefil oldu…
Bayan Milli Eğitim Bakanı, sağ gözündeki rimel ile sol gözündeki rimelin eşit olup olmadığını düşünürken “Yani ne kadar güzel bir şey yapıldı” diyerek kefil oldu…
Dinci medya kefil oldu…
Yanaşma kefil oldu…
Yalaka kefil oldu…
Siz hâlâ gizli şifre arıyorsunuz…

Sonra kopya çekerler” diye öğrencilerin kemerlerini, bozuk paralarını, küpelerini, yüzüklerini, silgilerini, saatlerini kapıda ellerinden aldılar…
Sıra türbanlı öğrencilere gelince…
Kafayı, kulakları, sırtı, boynu, çeneyi, omuzları örten türbanlara -içine müzik seti sığar- kapıda selam durdular…
Bakıyorsunuz hâlâ:
Gizli şifre var mı?..

Ös Se Ye Me, ilk kez haremlik imtihan salonları kurdu…
Kimi salonlara sadece türbanlı öğrencileri aldılar, erkek öğrencileri sepetlediler başka yerlere…
1 milyon 700 bin öğrenci ile eşit ve adil uğraşmak gerekirken, türbanlı kızların belli salonlarda toplanması için özel bir çaba ve özel bir formül geliştirdiler…
Yine de gizli şifre diyorsunuz…

Hadi neyse…
Ös Se Ye Me’nin badem bıyıklarını da mı görmediniz?..
Şifre istiyorsunuz…

Yok illa gizli şifre lazımsa…
Şıkları büyükten küçüğe doğru sıralayınız:
a- Cumhurbaşkanı, b- Başbakan, c- Bakan, d- Hocaefendi, e- Hiçbiri…
Soru anahtarını yönlendirin…
Eh…
Çözebiliyorsanız çözün…
Ne çıktı?..
Hiç…
Zaten Cumhurbaşkanı da Ös Se Ye Me’ye kefil olarak bunca iddianın bir “hiç” olduğunu söyledi size…

Koca Türkiye’nin yargısından medyasına, üniversitelerinden ordusuna kadar istila etmedikleri yeri kalmadı…
Ele geçirmedikleri alan…
Zapt etmedikleri kurum…
Girip yerleşmedikleri delik…
Millet uyanmadı da…
Gizli şifre mi lazım usta?..

Korku Evi

AKP, CHP, MHP, siyasetin üç büyük partisi…
Birinci parti:
Referandumu kazanınca Genel Başkan ve Başbakan Hocaefendi’ye seslendi, destek ve ilgisi için teşekkür etti…
İkinci parti:
Genel Başkanı erotik bir kasetle bir anda gidince Hocaefendi’ye seslendi, ilgisi olmadığı için teşekkür etti…
Üçüncü parti:
Devlet Bahçeli
, daha dün oturup Hocaefendi’ye mektup yazdı, “Türkiye’nin geleceği bakımından” daha açık tavır koymasını rica etti, teşekkür etti…

Sonra diyorsunuz ki:
İmamın bu kadar gücü var mı?..

Üç büyük siyasi liderin ağzından…
Referandumdan aşk kasetine kadar…
Ve “Türkiye’nin geleceği” bakımından…
Böyle her şeyi kontrol edebilen, her şeye uzanan, her şeyin içinde olan, devlet dahil bir başka güç var mı memlekette?..
Yok…

Yargı ondan soruluyor…
Polis ondan soruluyor…
İstihbarat ondan soruluyor…
Eğitim ondan soruluyor…
Mülkiye ondan soruluyor…
Sağlık ondan soruluyor…
Medya ondan soruluyor…
Kaset ondan soruluyor…
Referandum ondan soruluyor…
Yetmedi, koca MHP Genel Başkanı oturup mektup yazıyor, “kararlı ve net tavır koymasını” istiyor “Türkiye’nin geleceği” bakımından…

Niçin gelip Çankaya’ya oturmuyor?..
Oldu, olacak…
Memleketin geleceği” açısından…

Çünkü…
Çünkü gücü gizliliğinde
Gizli…
Esrarengiz…
Gözükmez…
Kapılar açılıp kapanıyor, giren-çıkan gözükmüyor…
Varlıklar yer değiştiriyor, el fark edilmiyor…
Talimatlar veriliyor; kelimesiz…
Orada, ama kimse yok…
Tıkırtılar geliyor…
Ayak sesleri var…
Ama cisim değil…

Korku evi burası…
Bu yüzden siz de korkuyorsunuz, devleti yönetenler de…
Ve liderler teşekkür ediyorlar…
Daha fazla korkmamak bakımından…

İmam

Hiç kimse okumadı kitabı…
Ama en çok şeyi bu kitap anlattı…

Kimse okumadığı gibi, zaten kitabı gören de yok…

Ama iyi kitap…
Kimsenin okumadığı ve kimsenin görmediği kitabı üstelik herkes anladı da…
Bir davetiyeyi üç kez okuyup genelde anlamayan bizim kuzen bile bunu okumadan, hatta görmeden “anladım” dedi…
Ve anlattı…
Dinledik…
Ömründe hiç kitap okumamışlar, kitap okumayı aklından geçirmemişler, yaşamında eline kitap almamışlar, kitap yüzü görmemişler…
Kitabın anlatmak istediğini anladılar…

Bir:
Demek ki İmam var…
İki:
İmamın ordusu var…
Üç:
İmamın ordusu devleti ele geçirdi…

Kitabın bize anlattığına göre…
(Görmüş, okumuş değilim…)
İmamın istila planı başarılı oldu…
Önce devletin en önemli kurumlarına yerleşildi…
Sonra “mülkiyeyi, adliyeyi ele geçirinceye kadar sabırla” beklendi… “Kılcal damarlara girilinceye” kadar sessizce ilerlendi…
“Zamanı gelince harekete” geçildi…
Tüm bu istilaya karşı duranlar bir şekilde yok edildi…
Kimisi korkutuldu, kimisi susturuldu, kimisi hapishanelere dolduruldu, kimisinin başına çoraplar örüldü, kimisi kendini vurdu, kimisi kahrından öldü…
Ve devlet istila edildi…
Öyle bir an geldi ki imamın ordusu; gazeteleri, matbaaları basarak, henüz yayımlanmamış kitapları dahi imha etmeye başladı…
İmam başarmıştı…
Kitap bunu anlatıyor…

Anlamayan yok…
Bizler sekiz senedir anlatamadık da…
Okumadıkları, görmedikleri kitap anlattı anlaşılan…
İmamın dönek yanaşmaları dahi, yüz karası bu kitap imha operasyonunu izleyince, ilk kez “bu olmaz…” diye yazdılar…
Anlamışlar…

Kitabın hepimize anlattığı en önemli şey ise:
Koca Türkiye dizine vurup da bir şey yapamıyorsa…
Artık çok geç…

Ampul Kafa

Soruyorlar bir de:
“Neden hep Müslümanlar dayak yiyor?..”

Böyle oluyor işte…
Makinist yerine imam yetiştirirsen, makinist yetiştiren kazanır…
Çünkü bu uçaklar, tanklar, gemiler, denizaltılar mevlit okununca gitmiyor…
Makinist istiyor…

Bak; gelişmiş, büyük, güçlü uluslar, kadın-erkek el ele çalışıyorlar…
Ampul kafa bilim adamı da cinsiyetleri tanımlamak için “Erkek fiş, kadın prizdir…” diyebiliyor…
Demek ki başka türlü anlatamadı…
Erkek hadi neyse, onu “tornavida” diye de anlatabilirdi…
Ama kadını anlatmak için yeryüzünde bunca çiçek varken, onu evin duvarında sabit “priz”e benzetmesi…
Kendi ampul kafası ancak öyle çalıştığı içindir…

Aslında kazanan ilim…
Bilim…
Emek…
Akıl…
Sadece Amerika’da 5 bin 758 üniversite var…
57 Müslüman ülkedeki üniversitelerin toplam sayısı ise sadece 530…

Ampul kafanın anlamadığı bu…
Çağdaşlığı reddediyor…
Modern hayatı lanetliyor…
Müspet ilimleri beğenmiyor…
Sanata tükürüyor…
Heykeli yıkıyor…
Darwin’e kızıyor…
Kadını fiş takılacak “priz” gibi tanımlıyor…

Sonra oturuyor dünyada olup-bitenleri izlemeye…
Ve İtalyan gözlüğü takıp, Amerikan buluşu televizyona bakıp, Fransız telefon şebekesi üzerinden (Oldu mu size Libya’yı vuran koalisyon gücünün bizim evlerdeki uzantısı) soruyor:
“Niye hep Müslümanlar dayak yiyor?..”

İşte onun için zaten; medeniyet, çağdaş yaşam, laiklik diye sızlanıp dizimize vuruyoruz…
Türkiye’nin öbür Müslüman ülkelere göre daha bağımsız, daha güvende, daha güçlü, daha önde, daha saygın olmasının sırrıdır bu…
Öbür Müslüman ülkelere örnek gösterilmesinin sebebidir…
Mustafa Kemal’in kurduğu laik cumhuriyet hâlâ var olduğu içindir…
Şimdi bunu yıkmak istiyor işte, ampul kafa…

Başbakan Beni Hedef Gösteriyor

BAŞBAKAN BENİ HEDEF GÖSTERİYORBekir Coşkun… Türkiye yazarlar vitrininde bir marka…

Sevenleri ile sevmeyeni neredeyse başa baş geliyor…

Cumhuriyet Gazetesi’ndeki huzur veren sade odasında dört saate yakın süren sohbetimizde, tek bir an bile samimiyetinden şüpheye düşmedim. Yuvarlak cevaplar değil, yürekten cevaplar verdi sorularıma.

Son zamanlarda Başbakan’ın konuşmalarında ‘göbeğini kaşıyan adam’ lafını sıkça kullanması canını sıkmış olmalı ki, “böyle devam ederse Başbakan’ı mahkemeye vereceğini” söylemişti.

-Sizin kadar sevgi dolu, eleştirilere açık, sakin bir adam, ne oldu, nasıl tepkiler aldınız ki, işi mahkemeye götüreceğinizin sinyallerini bile verdiniz?

“Benim ‘göbeğini kaşıyan adam’ derken kimi kastettiğimi benim okuyucularım, az çok gazete okuyan, idrak yeteneği olan herkes biliyor zaten. Neredeyse son zamanlarda her kürsüye çıkışında söylemeye başladı Başbakan. Niye söylüyor sık sık, çünkü o kesime ‘bakın sizi aşağılıyor bunlar’ diyerek bir türlü oy hesabı yapıyor aslında.

BAŞBAKAN BENİ HEDEF GÖSTERİYOR

Başbakan ‘darbe yapacaklar, statüko beni yok etmek istiyor’ diye geçen seçimlerde rol oynadı. Şimdi de ‘bakın size göbeğini kaşıyan adam deyip hakaret ediyorlar’ diyerek duygusal yandaş arıyor kendine. Ayıp ediyor Başbakan beni hedef gösteriyor.”

Telefonları susmuyormuş, ana avrat sövenler, hakaret dolu mektuplar geliyormuş.

Alışıyor insan bir süre sonra bu duruma, hatta görmezden geliyorum çoğu zaman, ama sonuçta açıkça hedef gösteriyor beni… Öldürülen birçok gazeteci meslektaşım, zamanında bu tür hedef gösterildikleri için öldürüldüler, durduk yerde öldürülmedi hiçbiri.

“O dinci, göbeğini kaşıyan adam, yani şeriatçı, tarikatçı kesim gazete okumaz; neyin ne olduğunu bilmez. Nereden öğreniyor kime küfür edeceğini, kimi öldüreceğini? Bakıyor, Başbakan ne dediyse, onun gösterdiği kişiyi hedef alıyor, öldürüyor” diyen Coşkun, sivil hayatta yaşadığı bir takım sıkıntıları şöyle dile getiriyor:

“Mesela, kişisel ya da evimin bir işi ile ilgili belediyeye ya da başka bir kamu dairesine gittiğimde, oradaki memur benim adımı görünce ‘bu adam bu işi burada zor yaptırır, bu evrakı, bu raporu biraz zor alır’ gibi sözler söylüyor, bu tip sıkıntılar oluyor. Mesela teknem için ‘bu adam teknesini bizim limandan alsın götürsün’ diyenler oldu.”

GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM DEĞİŞTİREMEZ Mİ

-Hiç umut yok mu, sizce bu göbeğini kaşıyan adam ülkenin geleceğini olumlu açıdan değiştiremez mi?

“Değiştirmez. Göbeğini kaşıyan adam şu an seçim geliyor diye çok sevinçli, resmen bayram ediyor… Geçen sefer üçlü koltuk, buzdolabı, çamaşır makinesi gelmişti; bu defa inşallah halı, televizyon, bilgisayar gelir diye bekliyor. Böyle ikiyüzlü, sahtekâr bir adam, bu göbeğini kaşıyan adam.

Vergi vermeyen, bulduğu hazine arazisini parselleyip satan, ev yapan… Kömür, nohut, erzak yolu gözleyen, inanılmaz bir adam. Dünyanın her yerinde var ama, özellikle geri kalmış ülkelerde göbeğini kaşıyan adam, bulundukları toplumun gelişmesini, düzelmesini engelleyen kesimdir.

Mısır halkı bile bir yerden sonra canına tak etti ve harekete geçti.”

MISIR’DA YAŞANANLAR

-Ne düşünüyorsunuz Mısır’da yaşananlar hakkında?

“Herkes Mısır’ı konuşuyor ama ben Türkiye’nin durumunun Mısır’dan daha kötü olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin kurtuluşu Mısır’dan çok daha zordur. Çünkü Mısır’daki yönetim, demokrasiden bir zırnık nasip almamış, ucube bir yönetim ama Türkiye’de tam demokrasiye oynayan bir ikiyüzlülük var. Bizimkiler ‘demokrasi var’ diyerek dünyayı dahi kandırmış durumdalar ama olmadığı gayet açıkça ortada. Mısırlılar kurtulabilir bu sıkıntıdan ama, böyle giderse Türkler kurtulamaz.”

-Önümüzdeki Haziran’da yapılacak seçimlerin sonuçlarıyla ilgili bir tahmininiz var mı?

“AKP tek başına iktidar olamayacak, söyledikleri gibi yüzde 58, yok yüzde 60 oy falan alamazlar, zor biraz. Sokakta insanlara bakın, AKP’yi geçen seçimlerde destekleyen iyi niyetli insanlar bile artık inanılmaz küfür boyutunda sözlerle hayal kırıklıklarını dillendirmeye başladılar.

Kahvelere gidin bakın, birçok kahvede Tayyip Erdoğan konuşurken televizyonu kapamaya başlamışlar. Toplum olup bitenden etkilenmiyor zannediyorlar ama etkilenmez olur mu hiç.

CUMHURİYET’TE MUTLU MU

-Cumhuriyet’te keyfiniz yerinde mi? Mutlu musunuz yeni gazetenizde?

“Hem de çok mutluyum, meslek hayatımın en güzel günlerini yaşıyorum. Son derece itibarlı bir yerdeyim. Artık her yerde ‘horoz’ gibi yürümeye başladım.

İnsanlar Cumhuriyet Gazetesi’ni okusun ya da okumasın, Cumhuriyet Gazetesi’ne karşı bir güvenleri var. Önemli bir kurum olduğunu ve hep var olması gerektiğine inanıyorlar. Ayrıca burada çok özel, iyi, olumlu bir ekip var. Tek sorun tirajımızın biraz düşük olması, ama bunu da kırmaya çalışıyoruz.

Biliyorsunuz Cumhuriyet reklam veremiyor, promosyon dağıtmıyor. İtibarı, saygınlığı var ama parası yok Cumhuriyet’in. Bu nedenle fiyatını indiremiyor çünkü, arkasında bir müteahhit patron yok, bir grup yok, şeyh yok, tarikat yok. Hırsız, uğursuz, dolandırıcı bir patron yok; bütün gücü ve geliri okuyucunun verdiği 1 lira. O 1 lira ile ayakta duruyor.

Okuyucu bugün için belki ekonomik nedenlerden dolayı biraz sıkıntı çekiyor Cumhuriyet alırken. Özellikle öğrenciler için 1 lira fazla olabilir ama, bu bir hesap meselesi. Diğer gazeteler 1 lira değil, daha ucuz ama Cumhuriyet her gün bir küçük kitap sunuyor okuruna.

Bakın benim bir iddiam var, hep söylüyorum: Bir ay boyunca her gün Cumhuriyet alın, okuyun. Bir ay sonra inanın, daha önceki birçok düşüncenizi terk edeceksiniz ve birçok konuda çok daha geniş ve doğru bilgilere sahip olacaksınız. Sadece bir ay düzenli okuyun ve test edin bu söylediğimi. Göreceksiniz, konuşurken söyleyecek daha çok sözünüz olacak, tartışırken her konuda daha çok fikir beyan edebileceksiniz.”

Birkaç okuru denemiş, bir ay düzenli okumuşlar Cumhuriyet Gazetesi’ni ve aramışlar Bekir Coşkun’u, teşekkür etmişler. ‘Söylediğiniz gibi çok değişti bakış açımız, fikren zenginleştik’ demişler. Bekir Bey çok memnun olmuş haklı çıkmasına.

YENİ GAZETE ÇIKIYOR MU

“Yeni bir gazete daha çıkaracaktı Cumhuriyet… Ne oldu, ne zaman çıkacak, vazgeçildiğine dair duyumlar aldım doğru mu” diye sordum.

Usta kalem soruma şöyle yanıt verdi: “Neden yeni bir gazete çıkarma kararı verdiklerini bilmediğim gibi, niye vazgeçmiş olduklarını da bilmiyorum. Bir sürü yeni proje yapmak istiyor Cumhuriyet yönetimi, ama dediğim gibi tüm bunlar para ile olacak işler, para yoksa sermaye yoksa zordur”

– Kısa süre önce bir panelde, Cumhuriyet Gazetesi’nin internet sitesi hakkında yapıcı bir eleştiriniz ve tavsiyeniz olmuştu. Yönetimde karşılık buldu mu tavsiyeniz?

“Baksanıza diğer gazeteler de paralı yapmaya başladı internet sitelerini. Sabah Gazetesi paralı internete geçti. Daha birçok gazete, satışları düştüğü için internet sitesini kapamayı ya da paralı sunmayı düşünüyor son zamanlarda. Ben yazar olarak isterdim ki, gazetelerin hepsi 5 kuruş olsun, internet açık olsun, herkes istediğini okusun. Ama ne yazık ki, gazeteler para kazanarak yaşamak zorundalar.

Cumhuriyet’in bu durumda kara geçmesi zor, ancak kendini döndürüyor Cumhuriyet. Sermaye kesimi Cumhuriyet’e reklam vermiyor. Bırakın onu, tüm kamu kuruluşlarında Cumhuriyet yasaklandı.

Ben geçenlerde Kültür Bakanı’nı, Ertuğrul Günay’ı aradım. Cumhuriyet Gazetesi yönetiminin haberi olmadan şahsım adına, bir yazar olarak aradım. Sordum Bakan Bey’e ‘neden kütüphanelere Cumhuriyet’in girişini yasakladınız? Rica ediyorum eski bir dost, bir yazar olarak, bırakın lütfen Cumhuriyet de diğer gazetelerle beraber kütüphanelere girsin’ dedim.

Bakın THY almıyor, deniz yolları, tren yolları almıyor Cumhuriyet. Müşterilerin önüne kendi tarikat gazetelerini götürüp koyuyorlar, ama Cumhuriyet’i asla sokmuyorlar kurumlarına. Bir sürü yere sokmuyorlar Cumhuriyet’i. İktidarın etkisinde olan kurumlara da sokmuyorlar, orada çalışanlar okuyamıyor Cumhuriyet Gazetesi’ni.”

HALA CEVAP YOK

Bu telefon görüşmesi 10 gün önce yapılmış. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay telefonda “tamam, konuya hemen bakıp size döneceğim” demesine rağmen, hala arayıp bir açıklamada bulunmamış.

Coşkun, “Acı bir durum. Bir yazar bir bakanı arayıp, uyguladıkları bir yasaklama ile ilgili “Niçin? Neden?” diye bir soru soruyor, ama bakandan net bir cevap alamıyor. Bu çok acı üzücü bir durum. Kültür Bakanı Günay, tarikatların ya da dinci kesimin kültür bakanı mı sadece? Ülkemizde çıkan tüm gazeteler gibi, Cumhuriyet Gazetesi niye okunmasın, niye engellensin ki? Niye insanların tercihine bırakılmıyor?” diye tekrar soruyor Odatv aracılığı ile. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’dan hala bir cevap beklediğini, belirtiyor.

-Son zamanlarda gündemi fazlaca meşgul eden Defne Joy Foster olayında, yazdıkları dolayısıyla okurların tepkisini çeken Hıncal Uluç hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Sırf Hıncal Uluç değil, genel olarak bir şey söylemek istiyorum. Bunların birer dizüstü bilgisayarları var. Ellerine alıyorlar bu bilgisayarı, o gün nereye koyacaklarını düşünüyorlar, nerede yazacaklarını. Bir bakıyorsunuz, götürüp bir kadının bacaklarının arasına koyup yazıyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz, başka bir gün genç bir insanın masumiyetinin içine götürüp koymuşlar, oradan yazı yazıyorlar.

Başka bir gün bakıyorsunuz, başka bir insanın tertemiz dünyasının içine götürmüş, koymuş bilgisayarını, oradan yazıyorlar. O ellerindeki bilgisayarları nereye koyup, yazı yazacaklarını bilemiyorlar. İğrenç biçimde hep başka bir yere koyup koyup yazıyorlar…”

-Takip ettiğim kadarıyla, siz bu olayla ilgili bir yazı kaleme almadınız. Neden?

“Ben o konuda yazı yazmayı bile düşünmedim, utanç duydum yazılanlardan dolayı. Bakın bir genç kadın var, üstelik bir anne. Bir delikanlı var, Ahmet Altan’ın oğlu Kerem. Bir yaralı, acılı eş var, öte yanda içi kanayan bir anne var. Bu durumda, her açıdan üzgün, bitkin bunca insanın arasında, bunların dizüstü bilgisayarları ellerinde, bir bacak arasına koydular, bir yüreklere koydular, bir cesede, resmen bir ölünün üstüne koydular. Ardından insanların duygularına koydular, koydular ve yazdılar. Yani inanılır gibi değil.

Bütün Türk medyası o günlerde, Ankara’da eylem yaparken dövülen işçileri; hayvanat bahçesinden çalınıp, kesilip, insanlara yedirilen midilli atlarını görmedi, duymadı. O günlerde yanlış tedaviden ölen insanları, AKP’nin Türk ayrgısına vurduğu en şiddetli darbeyi, torba yasasıyla hırsızı uğursuzu affedişleri, o günlerde köşelerde yer almadı. Ne yer aldı köşelerde? Bir genç kadın ölmeden önce “ilişkide oldu mu olmadı mı, içkiden mi öldü, öptü mü öpmedi mi, yattılar mı yatacaklar mıydı” gibi utanç verici konular konuşuldu yazıldı. Çok az kısmını tenzih ediyorum ama, Türk yazarları açısından yüz karası bir haftaydı o hafta.”

NELERİ TAKİP EDİYOR

-Merak ediyorum; hangi yazarları okur, hangi internet sitelerini takip eder Bekir Coşkun?

“Her gün ellinin üzerinde yazara göz atıyorum. Hepsini tabii sonuna kadar okumuyorum ama bakıyorum, ilginç bulduklarımı okuyorum. Bazıları da benim kendi damak tadımdır. Severek, bayılarak okurum, isim saymak istemem şimdi; arada unuttuklarım olur, kırarım istemeden onları, sonra çok üzülürüm.

Bizim evde gazeteler gelsin gelmesin, ailecek medyanın farklı bir penceresi olduğunu düşündüğümüz Odatv’ye mutlaka bakarız. Kapı olsaydınız menteşeleriniz çürürdü. Bazen günde 30 kere açıp kapayıp, baktığımız bile oluyor Odatv’ye.”

Bu keyif veren sözlerin ardından Yılmaz Özdil’i sordum.

-Sizi ‘Türk kahvesi tadında, vazgeçilmez’ olarak tanımlamıştı, siz nasıl buluyorsunuz Yılmaz Özdil’i?

“Biz bir aileyiz aslında, düşünce bazında, kimlik ve idealler açısından bir aileyiz. Şimdi bir ağabey küçük kardeşini kıskanabilir mi? Onun yükselişinden mutsuzluk duyar mı? Tiryakisiyim bizim Yılmaz’ın, bizim Emin Çölaşan’ın. Her gün illaki okurum. Hiçbir yazısını okumadığım insanlar da var, mesela Nuray Mert, ömrümde hiç okumadım onu.

Bekir Coşkun, Türk medyası üzerine yıllar önce bir iddiada bulunmuş. O iddiayı şu an kazandığını anlatan Coşkun, şimdi yeni bir iddiada daha bulundu:

“Ben kaç yıl önce dedim ki bizim medya camiasına ve yazılı basınımıza; ‘ya adam gibi gazetecilik yapacaksınız ya da bu okur internet dünyasında kendi medyasını yaratır.’ Dediğim oldu, artık gazetelere çok ihtiyacı yok aslında okurun. İnanılmaz iyi köşe yazarları var internette, inanılmaz iyi haberler yapılıyor. Cıvıl cıvıl dinamik, genç bir ekip, ciddi gazetecilik yapıyorlar internette.

İddia ediyorum; bu gün hiçbir gazete çıkmasa, inanın internetteki o gençler, sizler alıp götürürsünüz olayı. Bakın toplum yavaş yavaş ‘büyük Türk basını’ dediğimiz basını terk edecektir. Göreceksiniz, okur artık bilinçli. Türk Medyası ya toparlanıp, adam gibi gazetecilik yapacak ya da o kâğıttan ibaret gazeteler yok olacak. Onlar da bu tehlikeyi anladılar aslında, açıkgöz ya bunlar, şimdilerde tüm basılı gazetelerin internet siteleri var artık. Gazetede yaptıkları cingözlüğü şimdi internette yapıyorlar.”

VE MUSTAFA BALBAY

“Ya içeridekiler” diyorum, Mustafa Balbay ve diğerleri… Daha cümlemi tamamlamadan, sorumu sormadan, yüzünde acı bir tebessüm beliriyor. “Çok üzülüyorum” diyor, çok… “Gel gel bak, Mustafa Balbay’ın odasına sadece üç metre uzakta oturuyorum.

Odadan dışarı çıkıyoruz, sadece üç adım sonra Mustafa Balbay’ın odasının kapısı buz gibi çarpıyor yüzümüze. “Çok üzülüyorum; bir yazarın oda kapısının hep kapalı olması, ne acı. Okuyuculardan gelen mektupları koli koli biriktiriyorlar odasında. O mektupların aylardır sahibi tarafından açılmıyor olması çok üzücü, çok kötü İsyan ediyorum. Ey hukuk neredesin, diyorum; bu kadar mı uzaktasın ey hukuk…

Üç metreydi gittiğimiz mesafe ama, bedenen ve ruhen yorulmuş, omuzlarımız düşmüş, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk edasıyla döndük odaya. Bir süre sessizlik… Çaresizliğin dondurucu sessizliği ardından, “ne olacak peki, sizce hukuk neyi bekliyor işlemek için?” diye sordum.

“Seçimi bekliyor, seçimi… Şimdi onları serbest bıraksalar, halk anlayacak gerçeği ve ‘demek ki bu Ergenekon işi, kirli küçük bir çete dışında yokmuş ve bu masum insanları da o ufak, kirli Ergenekon çetesi ile aynı çuvalın içine koymuşlar’ diyecek. O yüzden seçime kadar serbest bırakmazlar onları. Böyle bir ülke olabilir mi peki? “Seçime kadar tutalım içeride, yalanımız ortaya çıkmasın” diyen bir hükümet olabilir mi? Oluyor işte, Türkiye’deki demokrasi bu kadar işliyor…” diyen Bekir Coşkun, Odatv okurları için özel olarak iletmemi rica ettiği mesajıyla bitiriyor konuşmasını:

Odatv okurlarının gerçekten çok duyarlı bir kesim olduğuna eminim. Hatta onları tanıyor gibiyim, kimliklerini, duygularını, yapılarını biliyorum. Nasıl evlerde yaşadıklarını, nasıl bir kültüre ve sosyal yapıya sahip olduklarını gözümde canlandırabiliyorum. Onların umut dolu, aydınlık yüzlerini görebiliyorum… Türkiye’nin son gerçek sahipleri onlar.

Türkiye’ye sahip çıkacak kesim onlar ve bu son dönemeç artık. Sadece dört ay kaldı seçime ve sizlere çok büyük görev düşüyor. Bu seçimi de Cumhuriyet ve demokrasi karşıtları kazanırsa, çok pahalıya patlayan, altından kalkılması çok güç bir durum olur ülkemizde. O nedenle Odatv okurlarından, bu dönemde ellerinden geldiği kadar ‘neden Türkiye’nin laik, demokratik, çağdaş uygarlığı seçmesi ve bunun için çırpınması gerektiğini’ çevrelerindeki bütün insanlara bıkmadan, usanmadan, sakince anlatmalarını rica ediyorum. Bu sorumluluk aslında seçimlere kadar aklıselim, ülkesini seven her kişinin asli görevidir.”

Dönek Döndü

Sekiz yıl geçti…
Tam sekiz yıl sonra, Türkiye’nin başına ne geldiğini anladılar da AKP’nin yaptıklarından endişelenmeye başladılar ve döndüler dönekler…
Sekiz yıl…
Sekiz yılda çocuklar yürümeyi, konuşmayı, kendi başlarına çiş yapmayı, okumayı, yazmayı, istemeyi, düşünmeyi, anlamayı öğreniyorlar…
Leylekler sekiz kez şaşırmadan gidip-döndüler…
Cansız toprak tam sekiz kez canlandı da ürünler verdi; bakliyattan hıyara kadar…
Ayılar tam sekiz kez kış uykusundan uyandılar…

Dönek?..
Sekiz yıl dincilerin eteğine yapışıp gittikten… İktidardakilerin yaptıkları yıkımı görmezlikten geldikten… Her Allah’ın günü yaşanan hukuk dışı, çağdaşlık dışı, ahlak- dışı rezaletlere methiyeler dizdikten sonra…
Dönek döndü…

Bu arada ne oldu bakın:

  • Devletin tüm sivil kurumları tarikatın eline geçti…
  • Yargı içindeki karşı yapılanma anayasa değiştirilerek tamamlandı…
  • HSYK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay bitti…
  • Büyük medyada karşı görüş silindi…
  • Üniversiteler, YÖK-MÖK gitti…
  • Askerler sindi…
  • Yandaş sermaye tüm sektörlerde öne geçti…
  • AB yattı…
  • Umutlar Araplara bağlandı…
  • Anadolu’da büyük dinci-muhafazakâr dönüşüm sağlandı…

Kısacası, o bildiğimiz Cumhuriyet Türkiye’si tükendi…
Dönüp bakın, sokakları dahi değişti buraların…

Şimdi uyandı dönek…
Tam sekiz yıl sonra…
Şu yukarıdaki büyük istila dönek sayesinde sağlandı aslında… Onun dünyanın ve toplumun gözüne tuttuğu örtü, gizli-saklı amaçlara sağladığı perde altında gerçekleştirildi…
En öne onu koydular, kervan yürüdü…
Ve iş işten geçtikten sonra…
Haberler geliyor:
“Dönek döndü…”

Adam Olacaksınız!..

Öyle eskisi gibi değil işler…
Her şey değişti…
Hâlâ anlamadıysanız, anlayacaksınız…
İmamı “Başbakan” yaptınız, içki içmek istiyorsunuz birader…
Olmaz öyle şey…
Adam olacaksınız!..

Yok öyle açık havada bira-mira…
Rakı dört yanı kapalı yerde, sigara dört yanı açık yerde içilecek… Yok eğer, illa ikisini bir araya getirmek istiyorsanız…
Bir içeri, bir dışarı…
Koşacaksınız…
Adam olacaksınız!..

“Çok mesafe aldık, çoğu gitti azı kaldı, inşallah onu da yaparız…” dediğine göre adamımız…
Maazallah “aksırıp-tıksırırken” biri gördü mü diye sağa-sola bakacaksınız…
Şeriatçıdan demokrasi beklemek gibi bir ahmaklığı kim yapabilir?..
Ve kızlardan 45 santimetre uzak duracaksınız…
Adam olacaksınız!..

Kars’takine kafayı taktığına bakmayın siz, bütün heykeller “ucubedir” aslında imama göre…
Ben söyleyeyim; sanat görmek istiyorsanız, ha bire şiir okuyor ya size… Onun şiirini bunun, bunun şiirini öbürünün adı ile… Artık hangi şiir kimindir, siz anlayacaksınız…
Adam olacaksınız!..
Duyuyorsunuzdur; aralıksız “ahlak, terbiye, edep” diyor…
‘Oy’unu satan avantacı-beleşçiye 2 katrilyonluk kömür gönderirken… Ve böylece sağladığı iktidarda yandaşları bin defa köşeyi dönerken… Demek ki siz daha çooook benzini dört liradan yakacaksınız…

Sekiz yıldır biz ve okurlarımız anlatamadık gitti…
Sıradan petrol zengini bir Arap ülkesine benzemeyi istikrar ve büyüme sandınız… Cumhuriyeti yok etmeyi, laik hukuk devletini tekmelemeyi ise demokrasi…
Şimdi ben en çok; bu iktidarın “müthiş demokratik açılımlar yaptığını” söyleyenlerin, iki satır eleştiri yazısı yazınca, hapse atılmak üzere mahkemeye verilmelerine gülerim…
Yok öyle eleştirmek-meleştirmek…
Adam olacaksınız!..

Üç Günden Beri Galatasaraylıyım

Galatasaraylılar kömürü kabul etmediler…
Bu nedenle üç günden bu yana Galatasaraylıyım…
Bir gurur yoksulluğunun ortasında, kim bilir kaç insan kendini Galatasaraylı hissetti, o gururun ucundan-köşesinden bir parça tatmak için…
Hani aç kalmış kuşların ekmek kırıntısına koşması gibi…

Spor yazısı deyince, futbol camiasını ve taraftan yıllarca “ülke sorunlarına duyarsızlıkla” suçlayan bir yazar olarak, ömrümde ilk kez taraftarım…
Ve takımımı açıklıyorum:
“Galatasaray…”

Kimi yöneticileri ya da oyuncuları, kendi seslerinden korksalar dahi, Galatasaray bir gecede halkın takımı oluverdi… Bundan böyle takım gol yediğinde oturup ağlarım bile…

Niçin?..
Çünkü; üniversitesinden medyasına, ordusundan yargısına, aydınından halkına kadar herkesin sindirildiği ve susturulduğu bir zamanda, Galatasaraylıların önlerine konulan 600 trilyonluk ikrama(!) kanmayıp, demokratik tepkilerini bir ağızdan göstermeleri az şey midir?..

“Galatasaraylılığın centilmenliğine yakışmadı”, “Misafire bu yapılmaz”, “Spor ahlakına aykırı” gibi savlar normal zamanlar için doğru olsa bile; çıkar uğruna yalakalık, saygısızlıktan daha büyük suçtur…

Ayrıca “Bize stat yaptı… Yan yolları da koydu…” diyerek Türkiye’de olup bitenleri görmemezlikten gelmek… Ve orada o kömür alanlardan farksız “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye zıplamak…

Yakışır mıydı spor insalarına?..
Bu bir dönüm noktası da…
Anı kitapları o geceyi, karşıdevrimin “kırılma yeri” olarak gösterecekler gelecek kuşaklara…
Göreceksiniz…
Bundan böyle kendi partisinin devşirme kalabalıkları ya da kapalı alanlar dışında hiçbir yerde huzur içinde konuşamayacaktır padişah…
Çünkü…
Çünkü “Tribünler” diyordunuz…
İşte tribünler…

Muhteşem Memleket

“Muhteşem Yüzyıl” dizisi için “Tarihe mal olmuş şahsiyetin mahremiyetine hassasiyet gösterilmedi” diyen 74 bin kişi kızdı ve RTÜK’e başvurdu diyorlar…
Eeee millet hassas…
Şu bizim muhteşem sekiz yılda insanların yatak odalarına girildi, kadınlarının-kızlarının mahrem bantları yandaş medyaya dağıtıldı, iç çamaşırlarının olduğu çekmeceler taşındı…
Hassas vatandaş rahatsız olmadı…
Kendisi de zaten telefonla eniştesiyle konuşmaya korkuyor hımbıl…
Ama dizide Kanuni Sultan Süleyman’ın mahremiyetine girildiğine kızdı…

Dizide gördüğünüz (ki ben ömrümde ilk kez bir diziye oturup baktım) o sevimli küçük Veliaht Mustafa var ya…
İleride Sultan Süleyman onu boğduracak… Koklayarak öptüğü bebeğini, dilsiz cellatlar boğarken de hırıltılarını yan çadırda dinleyecek…
İyi mi?..

“Muhteşem Yüzyıl” dediğiniz, yağmaya ve istilaya dayalı ekonomisi, bebek yaşta annesinden-babasından koparılmış devşirmelerden ordusu, adı ve kimliği değiştirilmiş insanlardan oluşan devleti, saçından sürüklenerek getirilmiş el kızlarının hamama sokulup sokulup padişaha sunulduğu, kalanlarının paylaşıldığı, babanın oğlu, kardeşin kardeşi boğdurduğu ve ha bire kafaların kesildiği öyle bir yüzyıl işte…
Eksik bile; ya sarayın “oğlan”larını gösterselerdi…

AKP’nin Batı’dan uzaklaşıp Araplara kayması “Neo Osmanlı” diye tam da millete yutturulurken… Ve o gaza gelmiş muhteşem zat eski Osmanlı topraklarında kılıç kuşanırken oldu bunlar…

Ve dizide “milli ve manevi değerlerin rencide edilmesine” kızdı demek ki vatandaş…
Atatürk’e televizyonda hakaret ettiler, kılı kıpırdamadı…
“Türk” kelimesini ekranlarda aşağıladılar, tınmadı…
Cumhuriyetimizi tekmeliyorlar, alınmadı…
Ama diziye bakınca “milli ve manevi değerleri” incindi…
Muhteşem memleketin…