Metalci Selamını İçeri Almak

Bu tabi işin şakası. Fakat nedense bizim muz cumhuriyetinin birinde bu olay gayet normal bir şekilde karşımıza çıkıveriyor birden, ne hikmetse… Taze avukat arkadaşın biri de çıkıp bu durum için: suça kalkışma durumu bu, aynı fuhuşa teşvik gibi birşey diyerek beni benden alıveriyor. Yani farz-ı misal, ökküzmenin biri kalkıp selam verilmez selamı da alınmaz adamın tekine tutup onu insan yerine koyduğu için selam veriyor, öbür ayucuk tosuncuk içi dolu turşucuk da kalkıp selami abinin yerine selamı veren abiyi huoop diye içeri aldırtıveriyor! Olay evet aslında çok basit, ama niye yine biz?

Metal ve metalciler üzerine bir yazı

Efendim, geçtiği bir güzergahta, Başbakan’a metalci boynuz işareti yapan bir kaç genç göz altına alınıp bir tam güne yakın sorgulanınca, konu değişik boyutlarıyla gündeme düşüverdi. Haklar, özgürlükler kısmını hızla geçiyorum; Basında yeterince tartışıldı. 1980 sonrasının uysal nesillerinin “metalci selamı” yapmasının bile hoş görülmemesi normaldir. İlk eğitimden, orta öğrenime, şansları varsa yüksek liseden (üniversite demeye dilim varmıyor) çalışma hayatına kadar, kafalarına vurula vurula yetiştirilip sokaklara salıverilen bu yeni nesillerin etliye sütlüye karışması hiç istenmedi ki. Ellerine elektronik oyuncaklar verildi, bilgisayarların başındaki hayali dünyalara esir edildiler ve sadece muhafazakar ahlakın sınırları içinde uslu uslu oturup kendi küçük dünyalarında yaşayıp gitmelerine müsade ettiler. O küçük dünyaların sınırlarının ötesi onlara ait değildi. Böyle masum bir şekilde, protesto amaçlı filan bile değil, sadece selamlamak için başbakana işaret yaptıklarında bile kafalarına bir sopa vurmak yeterliydi.

Bundan beş sene kadar önceydi. Yngwie Malmsteen konserine girmek üzere, Harbiye açıkhava sahnesinin önünde bekliyorduk. Kapılar kapalıydı ve dışarıda siyah tişörtler giymiş gençlerle beraber kuyruktaydık. Biletimiz cebimizdeydi ve konserin saat 20:00′de başlayacağı duyurulmuş olmasına rağmen saat 20:45′e geliyordu. Ne bir itiraz vardı, ne ses yükseltme. Kuzu kuzu bekleşiyorduk. Sonra kapılar açıldı ve içeri girdik. Bir 45 dakika daha kuzu kuzu bekledik.Bir Rock konseri için gelmiştik ve sahnenin hemen önündeki protokol locasının mühim davetlilerinin gelmesini bekliyorduk. Böylece konser 1,5 saatlik bir gecikme ile başlamıştı ve Malmsteen gitarının tellerine ilk notaları vurana kadar da uysal kalabalıktan en küçük bir sızlanma sesi bile çıkmamıştı.Bizim ülkemizde “Rokçılık” ve “Metalcilik” de işte ancak bu kadar oluyordu. Bir iki metal selamı yap, kafanı sallayarak müziğe eşlik et, konser bitince “ne konserdi be abi” de, ertesi gün git sana dünyadaki fiyatların iki katına satılan CD’leri satın al, üzerinde albüm kapağının resmi basılı siyah tişörtünle Bağdat caddesinde iki tur at, senden büyük rakçı/metalci yok.

Gelelim cehaletin doruklarındaki gazete yazarlarımıza. Onlar dünyadaki hiç bir dalganın üzerinde surf yapmadıkları, o kültürlerle hiç bir alışverişleri olmadığı ve neyin ne olduğunu kenarından köşesinden bile bilmedikleri için, gece yarısı hortlak görmüş gibi irkiliverdiler. Vay efendim, “başbakana şeytan işareti yapan bu yoz kültürlü gençler isyana mı kalkışıyorlar? İyi olmuş deyyuslara, bir günü karakolda geçirmişler, az bile yapılanlar!”

Muhafazakarlık dünyanın her yerinde aynıdır. Bilmediğinden, tanımadığından, ezberine aykırı olandan korkar. Aklına hemen kötülük işaretleri gelir, geceyarısı vampir görmüş biri gibi sarmısağa sarılır.

Korkmayınız efendim; o metalci boynuzu tağyir, tebdil, ilga amaçlı kullanılmaz. Daha çok bir sempati ve iyiniyet gösterisi olarak yapılır. İçinde biraz batıl inanç vardır ve metalcilerin büyükbabası Ronnie James Dio’nun yaygınlaştırdığı bir işarettir. O da babaannesinden öğrenmiştir. Babaannesi ise cadı filan değildir, inançlı bir katoliktir.

Peki bu “yoz kültür”ün kaynağı ne? Metalci deyince neden akla hemen şeytan, satanizm filan geliyor? Hikaye uzun, ama meraklı bir beyin için günümüzde internet de dahil olmak üzere araştırılacak bir sürü kaynak var. Aklınıza hemen kiliselere saldıran İskandinav metalcileri gelmesin. Onlar türün içinde marjinal kalanlar. Bir de tabi ticari başarı elde edebilmek için her türlü acaipliğin mübah olduğu bir garip dünyada yaşıyoruz; Kimi 45 yaşından sonra estetik cerrahlarının elinde yontuluyor, kimisi de böyle işin cılkını çıkartıyor. Siz hemen galeyana gelmeyiniz.

Gelelim rock’ın ve metalin kökenlerine. Hikaye uzun. Bir anlatmaya başlarsak sayfalar tutar. Biz kısaca özetleyip neyin ne olduğunu anlamaya çalışalım:

Metalci deyince dünyada herkesin aklına aynı şeylerin gelmediğinden başlayalım. İskandinavya’ya doğru uzandığınızda, metalci deyince akla genellikle “gırtlaklanan biri” gibi genizden çıkarttıkları sesle şarkı söyleyen Death Metalciler gelir. Amerika’da travesti görünümlü Mötley Crüe, İngiltere’de British metalciler, yeni yetme gençler arasında Rap’le karışık gürültüler çıkartan Limp Bizkit, Korn, Faith No More, Rage Against the Machine gibi gruplar… (Matrix filminin sonunda Neo gökyüzüne uçarken, fonda çalan Wake Up şarkısını hatırladınız mı? İşte Rage against the Machine grubu o.) Eski kuşak rockçılara sorsanız size Black Sabbath, Motörhead filan diyeceklerdir. Bir de pop metal var; Bir zamanlar yıldızı parlayıp sönen Europe, Bon Jovi filan gibi temiz yüzlü çocuklar bu kategoriye giriyor.

Metal ne zaman ve nasıl doğdu? Kimine göre Steppenwolf’un 1968 tarihli Born to be Wild şarkısı ile, kimine göre 1960′ların sonu-70′lerin başında Led Zeppelin’in Whole Lotta Love ve Black Dog şarkılarıyla. Kimine göre Deep Purple’ın Black Night, Highway Star gibi şarkılarıyla, kimine göre de Uriah Heep’in 1970 tarihli Very ‘Eavy…Very ‘Umble albümünün açılış parçası olan Gypsy ile. Kimilerine göre de Black Sabbath’ın 1970′lerin başındaki albümleriyle. Bu dalgayı kimin başlattığı önemli değil. Genel kabul türün, 1960′ların sonu ile 1970′lerin başına tarihlenmesi gerektiğinde.

Bu tarihlerin özelliği nedir dediğimizde, karşımıza çok tipik bir sosyonomik gerçek çıkıyor: 1960′ların sonunda boğa piyasası bitiyor, iyimserlik dalgası geri çekiliyor ve teknoloji çağı içinde aya ayak basılmasıyla beraber bir dönem sona eriyor. Meşhur ’68 kuşağı gençler sahneye çıkıyor. Dünyaya dalga dalga bir negatif duygusal trend yayılıyor.

Her ekonomik kriz, en fazla çalışan kesimleri hırpalar. En büyük hak kaybına bu kesimler uğrar. Doğal olarak negatif duygusal trendin idolleri de bu kesimlerden çıkar. İşte Rock müziğinin sertleştiği ve metale doğru evrildiği bu dönemde de öyle oluyor. Başta İngiltere’nin işçi mahallelerinden gençler, ellerinde gitarlar ve davul bagetleriyle bir anda sahneye çıkıveriyorlar. Onların karşı çıkışı ve isyanı, abilerine göre daha bireysel, apolitik ve uçuk. Arada derede kaldıkları için bu isyanı giyim kuşamlarında, “kötülük sembolleri”nde, saç ve sakallarında, daha sonraki dönemde bileklik, zincir gibi aksesuarlarda ortaya koyuyorlar. Hollywood sineması, o dönem korku filmleriyle zirveye çıkarken, gençler bir karşı kültür geliştirip, o dönemde korku filmlerinin anti-kahramanları ile benzeşmeye başlıyorlar. Abilerinin ve ablalarının artık bıktırıcı hale gelmiş entellektüel tartışmalarına da isyan ediyor gençler ve kendi pop kahramanlarını buluyorlar. Böylece Aleister Crowley gibi acaip adamlar bu yeni-rock kültürünün içinde kendisine yer buluyor. 1970′ler biterken, gençlerin büyük çoğunluğu, bu gürültülü türden kopmaya başlıyor. Önce bir Punk dalgası gelip geçiyor. Müzikal virtüözite yerine, basit tınılar ve bıktırıcı tekrarlarla iş, görüntü fetişizmine dönüşüyor. Sonra Michael Jackson, Madonna gibi pop figürler ana gövdenin önemli bir kısmını pop dalganın içine çekiyor. 1980′lerle beraber yeni Sağ yükseliyor. Artık isyan değil muhafazakarlık, sosyalizm değil neo-liberalizm, “kötücül” semboller değil uysal ve “iyicil” semboller moda. Ama yeni Sağ, çalışan kesimlerin üzerinden bir kasırga gibi geçiyor. Bu kasırga, 1950 ve 60′lardaki bütün kazanımları birer birer yok ediyor. Tüketim toplumunun cazibesi, çalışan kesimlerin itirazlarına müttefik bulmasını güçleştiriyor ve ikinci bir çalışan sınıf alt kültürü bu dönemde yükselmeye başlıyor. Bu dalga da İngiltere’de filizleniyor. Bu dalganın pop kültürdeki yansıması ise, New Wave of British Metal. Başı, Iron Maiden, Judas Priest, Motörhead, Diamond Head, Angel Witch gibi gruplar çekiyor. Bu yeni British metal dalgasında gitar sayısı ikiye çıkıyor.Davul ve bas biraz daha sertleşiyor. Bu gruplar Evil (kötülük), Devil (şeytan), Beast (Şeytan ya da Anti-christ) gibi konuları fazla işledikleri için de, kısa sürede isimleri Sataniste çıkıveriyor. 1980′lerin sonunda yeni bir dalga geliyor. Bu türde tempo ve agresyon iyice artıyor. Metallica, Slayer, Megadeth gibi gruplar başı çekiyor. Bu da isyankar bir tür ve 80′lerin sonu ile 90′lara damgasını vuruyor. Bir sonraki dalga ise, İskandinavya’dan yükseliyor. Norveçli ve İsveç’li grupların başını çektiği Death Metal’de hem işlenen konular, hem de müziğin sert ve aşırı vurgusu muhafazakarları iyice rahatsız etmeye başlıyor. Bütün bu sert ve isyankar vurgular, heavy metalin potasında eriyince, yükselen iyimserlik dalgası içinde bir çalışan sınıf alt-kültürü olarak metalciler marjinal meczuplar olarak sürekli muhafazakar çevrelerden eleştiri alıyorlar. Bazı metalci gençler intihar etmek, satanist deneyimlere girişmek gibi vahim işlere girişince, Judas Priest, Twisted Sister gibi grupların elemanları mahkeme önüne çıkıp savunma yapmak zorunda kalıyor. Medyanın abartılı başlıklarla verdiği bu gibi haberlerle de, aslında gençleri umutsuzluk içinde savuranın bu metalci sapkınlar olduğu kamuoyuna duyuruluyor. Her şey yolunda ama bu sapkınlar gençleri kötü yola sürüklüyor propagandası o kadar güçlü ki, şeytanın, kötülüğün “öteki” üzerinde sembolleştirildiği bir dünyada günah keçisi de bulunmuş oluyor.

Dalga 2000′lerde yön değiştirmeye başlıyor. Finansal krizlerle ilk sinyalleri gelen kötümserlik dalgası büyüdükçe, metalci grupların sayısı artmaya, metal konserleri dolup taşmaya başlıyor. Medya, popçuları yıkayıp yağlamaya devam ededursun, hiç bir medya desteği olmaksızın metal grupları ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyor. Yaşı artık 50′leri aşan üyeleriyle Iron Maiden’ın Hindistan’dan Avustralya’ya, Japonya’dan Orta Amerika’ya, Güney Amerika’dan Kanada’ya uzanan turnesinde stadyumlar, meydanlar dolup taşıyor. Konsere giremeyenlerin sayısı, bilet bulabilenlerin sayısını aşıyor. Polonya, Brezilya, Hollanda, İsviçre, Doğu Avrupa gibi bir önceki metal dalgasına dışarıdan bakmış ülkelerden çıkan yeni gruplar yepyeni müzikal deneyimlere girişiyorlar.

Kısacası, nesiller gelip geçiyor, ama metal daha büyük kitleleri kucaklayarak yoluna devam ediyor. Örneğin Iron Maiden turnesinin dökümanter kayıtlarında Avustralya’lı bir aileyi görüyoruz. Anne-babanın yanında bir genç, bir de onlu yaşlardaki kız hep beraber siyah tişörtleri ile konsere gidiyorlar. Japonya’da 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu kendisine uzatılan mikrofona “stay heavy” diyor. Costa Rika’da 20′li yaşlarında bir genç konsere girmek için birbirini ezen arkadaşlarını göstererek “işte budur” diyor. Peru’da, Şili’de en ön sıralarda 10′lu yaşlardaki çocuklar, dedeleri yaşındaki adamların şarkılarının İngilizce sözlerine eşlik ediyor. Arjantin’de koskoca bir stadyumu dolduranların hepsi birden “fear of the dark”ı söylüyor.

İşte metal böyle bir şey. Çok yüzeyinden geçerek bu dalgayı anlatmaya çalıştım. Bizim cahil ve bilgisiz gazete yazarlarımız siyah tişörtlü birini görünce “satanist” diye yerinden hoplayadursun, 20. yüzyılın son çeyreğine ve 21. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş bir dalgadır metal. Mumbai’de banliyö treninden sarkarak, tam üç ayda biriktirdiği parayla konsere gelen Hintli’yi, Honduras’ta konsere gidebilmek için, izin alamadığı işinden istifa eden çalışanı, Brezilya’da çocuğunun adını Steve Harris koyan rahibi, maça giderken uçağın pilotunun Bruce Dickinson olduğunu öğrenince hep bir ağızdan Aces High’ı söyleyen İngiliz milli futbol takımını, konserlerde en ön sırada yer tutan İran’lıları, Dubai’de konser alanını dolduran Arapları, heavy metalin köklerini araştıran Kanadalı antropoloji öğrencisini aynı zevklerde birleştirir.

Leave a Comment