Bilmiyorsan SUS! Da Adam Sansınlar!

Konumuz son günlerin popüler ismi Roni MARGULIES. Kerameti kendinden menkul, büyük özgürlükçü, liberteryen solcu Roni dünkü yazısında yine döktürmüş de döktürmüş.

Aslında ne bu tarz adamları ciddiye alıp cevap yazmak için zamanım var, ne de kendime böyle bir görev edindim. Ama bu sefer Roni’nin ağzından dökülen inciler sağda solda sürekli duyduğumuz, Recep Sultan ve tebaasının da ağzından hiç düşmeyen “Türkiye ekonomisi iyi durumda, krizden en az etkilenen ülke biziz” zırvalığı olduğu için hiç üşenmeden birkaç saatimi buna ayırmak şart oldu. Büyük ekonomist(!) Roni bu savını desteklemek için de Gayri Safi Milli Hasıla rakamlarını göstermiş, ekonomi güçlü bir şekilde büyüyor tezine sarılmış. Dediğim gibi bu zırvalığı son zamanlarda duymaya alıştık.

Peki, bunun en ufak bir doğruluk pay var mı? Elbette ki yok.

Arkadaşın ekonomi hakkında hiçbir şey bilmediği ortada olduğu için en başından ele alalım. Dünyada kriz neden çıktı? Krizin çıkması sürpriz miydi?

Krizin çıkmasının en temel sebeplerinden biri Amerika’da (ve İngiltere’de) önüne gelene konut kredisi, öğrenci kredisi, taşıt kredisi, vb. krediler verilip bu kredilerin daha sonra menkul kıymetlere dönüştürülmesi.

Örnekle açıklamak gerekirse, diyelim bir banka 1000 kişiye konut kredisi verdi ve bunların 300 tanesi aşırı riskli, 200 tanesi orta derecede riskli ve 500 tanesi güvenli.

Banka bu üç yüz tane aşırı riskli konut kredisinin her birinin 300’de birini, 200 tane orta riskli kredinin her birinin 200’de birini ve güvenli kredilerin de her birinin 500’de birini alarak bir havuz oluşturuyor.

Daha sonra bu parçalardan menkul kıymet denilen (Security) kısa vadeli (ortalama 3 ay) kağıtlar basılıyor ve bunlar dünyanın her yerindeki yatırımcılara satılıyor. Menkul kıymetler de Junior, Mezzanine ve Prime olarak ayrılıyor.

Junior menkul kıymetler en riskli olan kredilerden oluşuyor ve getirileri çok yüksek, çünkü borcun ödenememe ihtimali yüksek. Yukarıya doğru çıktıkça getiri de azalıyor, borcun ödenememe riski de.

Bu menkul kıymetler kredi derecelendirme kuruluşları tarafından notlanıyor, yatırımcılar da bu notlara göre bu kağıtları alıyorlar. Böylece banka için kime kredi verdiğinin hiç bir önemi kalmıyor, çünkü banka bu borçları elinde tutmuyor, bütün risk kağıtları alan yatırımcıların üzerinde oluyor. Bankaların konut ve diğer kredileri menkul kıymete çevirmelerine 1999’da izin verildi Amerika’da. Bundan önce bankaların ne kadar kredi verebilecekleri mevduat munzam karşılık oranları (Reserve Requirement Ratio) ile sınırlıydı. Yani bir banka 100 liralık mevduat topladıysa bunun %10’unu rezervlerinde tutmak zorundaydı ve dolayısıyla ancak 90 liralık kredi verebiliyordu. Ancak menkul kıymetlere izin verildiği anda artık bankalar bu kısıtlamadan kurtuldular, çünkü menkul kıymetler bankaların bilançolarında görünmüyordu ve bu karşılık oranlarına tabi değillerdi.

Böylece gerçekten önüne gelene her kredi verilmeye başlandı, ödeyemeyecek dahi olsalar. Çünkü eğer krediler ödenemezse menkul kıymetleri elinde tutan yatırımcılar bütün zararı üstlenmek zomunda kalıyorlardı.

Amerika’da halen bankaların eksik belgeyle, hatta gelir belgesi dahi olmadan verdikleri kredilerden dolayı onlarca sahtekarlık davası görülüyor.

Bunların yanına Avrupa’da ve dünyanın geri kalanında 2000’de patlayan dot.com balonunun yarattığı resesyondan çıkmak için aşırı derecede düşürülen faizler, Japonya’da 20 senedir devam eden %0 faiz politikası da eklenince dünya üzerinde kredi genişlemesi tamamen kontrolden çıktı. (Büyük ekonomist Roni Bey acaba Türkiye’de binlerce insana verilen Japon Yen’ine endeksli konut kredilerinden haberdar mı? Japonya’dan %1’le borç alan yerli bankaların döviz kuru riskini krediyi alana yıkmak için kredileri yene endekslediğini, böylece olası bir Yen’in değerlenmesi durumunda artacak ödemelerin krediyi alanların üzerine kalacağını hiç duydu mu?)

Bütün bunlarin doğal sonucu olarak 2001-2008 arasında dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş (eğer merak ediyorsa açsın rakamlara baksın) para ve kredi genişlemesi yaşandı. Bunun da elbette bütün dünyadaki ekonomilere çeşitli etkileri oldu.

Bu inanılmaz parasal genişleme Türkiye’nin de içinde bulunduğu kalkınmakta olan ülkelere inanılmaz bir spekülatif yabancı sermaye akısına yol açtı. 2002’den itibaren Türkiye her sene artan finansal sermaye akışı yüzünden çok yüksek oranlarda büyüdü.

Tabi Roni gibi ekonomiden anlamazsanız Türkiye’nin rekor büyümelerinin AKP politikaları yüzünden olduğunu zannedebilirsiniz. Ama aynı dönemde dünyada neredeyse gelişmekte olan bütün ülkeler büyüme rekorları kırdı, sadece Türkiye değil. Bunun temel sebeplerinden biri elbette bu parasal genişleme yüzünden Amerika, İngiltere ve Avrupa’dan gelen aşırı talepti. Bu zaman içerisinde örneğin Çin, parasının değerini aşırı düşük tutarak ihracatını rekor seviyelere çıkardı, büyüme rekoru üstüne büyüme rekoru kırdı.

Gelelim Türkiye’ye. Biraz önce söylediğim gibi 2002-2008 yılları arasında Türkiye’ye giren sıcak para, ondan önceki 20 yılın toplamından fazla! Bu zaman zarfında TCMB bütün bu olanları seyrettiği için Türk lirası saçmalık seviyesinde değerlendi dolar kuru 1.15TL’lere kadar indi. Bütün dünya parasının dolar, Euro ve Yen karşısında değerlenmesini önlemek için yarışırken, Çin bunun için bütün Avrupa ve Amerika’yı karsısına alırken TCMB sadece seyretti, ekonomiden anlamayan bakanlar, başbakanlar güçlü Türk Lirası ile övünmekle meşguldü o sıralar. Neden?

Nedeni çok basit: Türkiye’nin büyümesi yıllardır tamamen döviz kurunun düşük olmasına, aşırı ithalata, yüksek cari açıklara ve borsadaki artıştan doğan servet etkisine bağlı. Bu 1980’den beri böyle. Bu konuda yazılmış onlarca makale var, Türkiye’nin spekülatif yabancı sermaye akışı oldukça büyüdüğünü, bu sermaye akışı kesildiği anda hemen küçüldüğünü, döviz kurunun arttığını, cari açıkların hemen cari fazlaya dönüştüğünü Türkiye ekonomisini takip eden herkes biliyor ve bu dediğim gibi onlarca makalede defalarca gösterildi. 2002-2008 yılları arasında yaşanan da tamamen 2001 krizinden sonra bu döngünün, Avrupa, Amerika ve Japonya’daki ekonomi politikalarının da etkisiyle, tekrar başlamasından ibaretti. Yani başka bir deyişle Türkiye’deki ekonomi politikasından neredeyse bağımsız bir biçimde ülkeye akan paralar döviz kurlarını düşürdü, ithalatı ve cari açığı patlattı. Türkiye 2007 yılında kendi cari acık rekorunu yeniledi! (Bilmeyenler için açıklayalım, cari denge en basit tabiriyle bir ülkenin döviz gelirleriyle döviz harcamaları arasındaki farktır. Eğer kazandığınızdan fazla döviz harcıyorsanız cari denge eksi çıkar ve bu paranın bir yerlerden ülkeye girmiş olması gerekir ki harcanabilsin.)

Türkiye’nin sürekli bu döngüye girmesinin ana sebeplerinden biri ara mali ve yüksek katma değerli malları üretememesi. Bu yüzden döviz kuru düşüp içerdi talep arttığı anda ithalat patlıyor (cep telefonu, araba, dayanıklı tüketim malları vb.) Sermaye girişi kesildiği anda her şey anında tersine dönüyor, döviz kuru yükseliyor, ekonomi küçülüyor, cari acık cari fazlaya dönüşüyor. Yani Türkiye 1985’ten beri ancak başkalarının biriktirdikleriyle büyüyebiliyor. (Sermaye girişlerine kısıtlama 1985’te kaldırıldı.)

2008’de de aynen bu oldu. Eylül 2008’de kredi krizi patlayınca Türkiye’den çok yüksek oranda sermaye çıkışı oldu, döviz yükseldi, işsizlik %16’lara dayandı, zaten sadece ham madde ve ara mali ithal edip güya ihracat yapan sanayi üretimi çakıldı. Utanmadan Türkiye krizden en az etkilenen ülke oldu diyenler, açsın 2008 yılında dünyada en çok küçülen ekonomilerin listesine baksın, Türkiye’nin ilk 5’te olduğunu görecekler. Ama asıl önemli olan sonra ne olduğu. Krizle mücadele için dünyada eşi benzeri görülmemiş bir para basma yarışına girildi, Amerika’da 2 trilyon dolar, İngiltere’de 300 milyar sterlin, Avrupa ve Japonya’da da benzer oranlarda para basıldı. Monetarist iktisatçıların yönettiği merkez bankaları dünyayı daha önce görülmemiş oranda paraya boğdular. Bu para bir yandan bu ülkelerde borsaları coşturup hazine bonolarındaki faizleri düşürürken, basılan paraların önemli bir kısmı yeniden aynen kriz öncesinde olduğu gibi gelişmekte olan ülkelere akmaya başladı, borsalar çıldırdı, gelişmekte olan ülkelerin hazine bonolarına inanılmaz bir talep oluştu. Tabi bu cahiller gibi dünyada olup bitenden haberiniz olmazsa sadece Türkiye’de bunlarin yaşandığını, bunun da hükümetin mükemmel ekonomi politikasının sayesinde olduğunu zannedersiniz.

Ama öteki yandan örneğin Brezilya sermaye girişlerine kısıtlama koydu, Amerika’ya defalarca kere bastıkları paraların gelişmekte olan ülkelerde yeni balonlar yarattığını söyledi ve en son G20 toplantısını protesto etti. Aynı şekilde Malezya gibi birkaç ülke daha spekülatif sermaye girişlerine kısıtlama koyma yoluna gitti. Ama bizim merkez bankası her zamanki gibi bütün bu olan biteni seyretmeye devam etti (Kasım 2010’a kadar). Merkez Bankası’nın tek görevi enflasyonla mücadele olarak tanımlandığından ve düşük döviz kurları ithalata bu kadar bağlı bir ülkede enflasyonu sürekli aşağıya çektiğinden düsen kurlar adeta merkez bankasının ekmeğine yağ sürdü.

İşte bu sebeple Türkiye’ye 2009 Mayıs’ından beri yeniden IMKB yine kontrolden çıktı ve kriz öncesinin de üzerindeki rakamlara yükseldi. Dediğim gibi bunun sadece Türkiye’ye özgü olmadığından, gelişmekte olan onlarca ülkede aynı şeylerin yaşandığından haberiniz olmazsa hükümetin yalakalığını yaparsınız bu sözüm ona solcular gibi.

Bakın ne buyurmuş büyük Marksist iktisatçı:

  • Güler SABANCI Türkiye ekonomisinin, 2010’da beklenenden çok daha güçlü bir yükseliş gösterdiğini vurguladı. Sabancı, büyümenin yüzde 8’i geçebileceğini, kriz öncesi GSMH rakamlarının geçilmiş olacağını kaydetti.

Kim takar SABANCI’yı? Ne anlar ki ekonomiden?

  • Üçüncü çeyrekte Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi yüzde 6,9’la İsveç olurken, son altı çeyrektir kesintisiz büyüme sergileyen Türkiye yüzde 5,5 ile onu izledi. Türkiye’nin yılsonunda Avrupa’nın büyüme şampiyonu olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Büyüme de neymiş? Bize ne?

  • İmalat Sanayi Üretim Endeksi Kasım ayında yüzde 9,7 artış kaydetti.

Aman, sen de!

  • İşsizlik Eylül ayında yüzde 11,3’e indi.

İnsin, kim takar?

İlginç memleket vesselam! Sağcısı padişahları tartışmaz, Kemalist’i Kemal’i tartışmaz, solcusu ekonomiyi tartışmaz!

Türkiye’nin en büyük sanayi grubunun CEO’sunun ağzından ekonomi analizi yapan Marksist! Marx mezarında ters dönmüştür kesin. Madem bu kadar meraklısın büyüme rakamlarına Roni, yarın da bu büyümenin nereden geldiğini anlat da görelim. Bu büyüme sürdürülebilir mi onu anlat.

Büyümenin ne kadarı düşük döviz kuru yüzünden çıldıran ithalata, ne kadarı borsanın artmasıyla finans sektöründe oluşan inanılmaz karlara bağlı onu anlat. Bahsettiğin sanayi üretimi büyümesinin ne kadarının ara mali ithal edip montaj yapan araba, dayanıklı tüketim mali endüstrilerinde olduğunu anlat. Hatta sana bir de tüyo veriyim. Aç 2000 yılının rakamlarına bak, büyüme rakamlarına, sanayi üretimi rakamlarına, cari acık rakamlarına, bir karşılaştır bakalım bugünle ne göreceksin. Hatta 1985’ten beri bak bakalım bu rakamlara, sürekli aynı şeyin yaşandığını görebilecek misin? Türkiye 6 çeyrektir büyüyormuş. Evet, Mayıs 2009’da gelişmiş olan ülkeler deli gibi para basmaya başladığından beri büyüyor, sürekli artan cari açıklarla, finans sektöründe yaratılan suni karlarla ve bunun toplam talebe olan etkisiyle büyüyor. Daha bundan haberin yok, bir de iktisatçılık taslıyorsun.

Gelelim diğer konuya. Neo-klasik iktisadın dahi büyüme rakamlarının ekonominin gidişatı hakkında bir gösterge olmadığını kabul etme noktasına geldiği bugünlerde, büyümenin toplumun refahına olan etkisinin kesinlikle birebir olmadığını gösteren yüzlerce makale yayınlanmışken büyüme rakamlarıyla hükümet şakşakçılığı yapmanın adı Marksizm olmuş. Saçma sapan enflasyon sepetleri kullanarak verilen düşük zamlarla reel ücretlerin düşürüldüğünü, reel ücretlerin (yani alım gücünün) düşmesinin (ve elbette ki rekor seviyede yabancı sermaye girişinin) işsizliğin düşmesindeki ana etkenlerden biri olduğunu bilmiyorsun. İşçi sınıfının gelirinin ne kadarını besin, barınma, ulaşım ve yakıt için harcadığını ve bu kalemlerdeki enflasyon oranını bilmiyorsun. Çok sevdiğin hükümetin son icraatının dolaylı vergilerle (KDV, Özel Tüketim Vergisi vb.) halkın sırtına binerken yabancılara hazine bonosu alımlarında vergiyi sıfıra indirmeyi planlamak olduğunu bilmiyorsun.

Türkiye’nin en büyük iki et üreticisi firmanın (Banvit ve Koç Grubu) daha bu hafta ithal et fiyatlarıyla rekabet edemedikleri için üretimi durdurma kararı aldığını bilmiyorsun, saçma sapan büyüme rakamlarıyla ekonomi iyiye gidiyor diyorsun. Bu saçmalıkları benim ekonomi birinci sınıf öğrencilerim bile iddia etmez.

Ekonomistin görevi bugünün rakamlarına bakarak yağcılık yapmak değil, sürdürülebilir bir büyümenin olup olmadığını ve asıl önemlisi kağıt üzerindeki büyüme rakamlarının halkın refahına ne kadar katkı yaptığını araştırmaktır. Evet Roni, işine gelmese de Türkiye ekonomisi berbat durumda ve 1985’ten beri sürekli içinde olduğu döngünün çıkış evresinde. Sana söyleyeyim ne olacağını: Amerika, Avrupa ve Japonya para basmayı durdurduğu anda, ya da bu ülkelerde borç krizi çıktığı anda (ki ikisi de yakında olacak, tek sorun ne zaman olacağı) bütün bu paralar Türkiye’den çıkar ve 2001’de, 2008 Eylül’de ne yaşandıysa aynısı olur. Tabi birkaç farkla: Yıllardır devam eden düşük döviz kuru yüzünden yok olmuş bir sanayiyle, hayvancılıkla, tarımla birlikte. İşte o zaman bu ülkenin insanları yiyecek ekmek dahi bulamaz.

İktisat çok enteresan bir bilim. Bilen de bilmeyen de saatlerce ekonomi üzerine ahkam kesebiliyor, çünkü herkesin ekonomi hakkında öyle ya da böyle bir fikri var.

Ama öte yandan, ekonomik ilişkiler öylesine karmaşık ki, eğer yığınların cehaletine güvenip, Roni gibi doğru düzgün bir şey bilmeden atıp tutmaya başlarsanız, bunu da ulusal gazetelerin birindeki köşenizden yapmaya başlarsanız, bir gün bilen biri gelip ağzınızın payını verir, susar oturursunuz.

Ne yalan şöyleyim, geçenlerde kafasına yumurta yediğinde Roni, bunu yapanlara hak vermemiştim. Ama şu son yazısından sonra kendisinin müstehakı koli koli likit Unakıtan yumurtalarıdır.

Eskiler ne güzel söylemiş: Bilmiyorsan sus da adam sansınlar!

Not: Solcular ekonomiyi tartışıyorlar Roni, hem de her gün. Yanlış yere bakarsan göremezsin tabi.

Gerçekten Marksist iktisat okumak isteyenler Erinç YELDAN’ın, Korkut BORATAV’ın makalelerine baksınlar. Bağımsız Sosyal Bilimciler

Dr. Devrim YILMAZ
York Üniversitesi Ekonomi Bölümü

Leave a Comment